kitabimdakumlarvar

Okumak zamanla sınırlı, yazmak hayal gücü ile sınırsız


Yorum bırakın

Merdivenlerdeki Kadın

Tam Türkçeye tercüme edilmemiş kitapları Türkçe bir edebiyat bloğunda anlatmanın manası yok, artık almanca yazayım diyordum ki, Merdivenlerdeki Kadın’ın 2016’da Türkçe olarak Doğan Kitap tarafından yayınlandığını gördüm.

Merdivenlerdeki Kadın, Bernhard Schlink’ten, dünyaca ünlenmiş Okuyucu’nun yazarından yeni sayılabilecek bir kitap. Mannheim’daki kitapçıda Bernhard Schlink’in kitapları göz önünde yerlere konuyor. Belki de beni Diogenes Yayınevi’nin beyaz kapaklı kitapları çektiği için bana göz önünde geliyordur diyeceğim ama değil. Okuyucu Amerika’da satış listelerinde ilk 30’a giren ilk alman kitabıymış. Aldığı ödüller de cabası. Bernhard Schlink kendi halinde görünmekle beraber, başarılı hikayeler çıkaran bir adam. Hukuk geçmişi olan ve yıllarca yargıçlık yapan Schlink’in her kelimesi yerinde ve ölçülü. Okumayı seven biri konusuna bakmadan herhangi bir kitabını alıp rahatlıkla kitapçıdan çıkabilir, pişman da olmaz. Aynı zamanda dilinin de çok anlaşılabilir ve sade olduğunu düşünüyorum (ki bu edebiyatçılar arasında bazen mumla aranan bir özellik oluyor).

Merdivenlerdeki Kadın’ı bir yıl kadar önce almıştım. Kafam rahat olan bir zamanda keyif için okumak üzere bekletiyordum. Çok da iyi yapmışım. Paul Auster’ın bitmeyen 4321’inden sonra okunması kolay geldi. Üstelik uygulamada yaşlı erkeklerin ağzından anlatılan hikayeleri okumakta zorlanıp, genelde okumaktan vazgeçmeme rağmen.

Merdivendeki Kadın’da hikaye çok basit bir düzlemde kurulmuş. Bir tablo, resmi yapılan kadın, ressam, ressamı yaptıran adam ve avukat. Erkeklerin üçünün de kadına aşık olmaları veya aşık olduklarını sanmaları ama aslında kendilerini kadın üzerinde gerçekleştirmekten, onu hevesleri için kullanmaktan öte geçmemeleri… Yıllar sonra tekrar karşılaşan insanların 70 yaşında olmalarına rağmen ilişkilerindeki tavırlarının, kadına karşı tutumlarının aynı olması ve aslında hiç bir şeyin değişmemesi, yokluklarının varlıklarından iyi olması…

Hikaye böyle basit olmasına rağmen, olayın Avustralya’da geçmesi, içinde 70 yaşında bir avukatın bilgeliğini taşıyan, hayatın anlamına dair anlatımların olması stressiz bir okuma sağlıyor.

Hayatta neleri riske ederiz, neye başarı deriz, ne zaman mutlu olduğumuzu düşünürüz? Bu sorular tek sırada sorulduğunda çok sıkıcı gelebilir, bunu mu okuyacağım denebilir belki. Ama bunlar okuma esnasında olayların içinde, yaşanmışlıklarla, farkına varmalarla zorlamadan geliyor. Hayatın anlamını sorgulatmıyor. O yüzden hiç de sıkıcı olmuyor. 244 sayfayı çok kısa sürede bitirdim. Sanırım 12 gün içinde parça parça okudum, öyle çok da vakit ayırmadan, bir baktım sona gelmişim.

Kitabı incelemek için şuraya bir tık  ->  Kitap Yurdu

DSC_0120.JPG


Yorum bırakın >

Antikacı vitrini.

Bir bakışta mutluluk veriyor, filmleri hatırlatıyor.

Antikacılar filmlere hep benzer şekilde dahil edilir: araştırmacı kişinin çok özel, az sayıda basılmış bir kitabı bulması gerekiyordur. Bunun için antika kitapçıları gezer. Eline geçen bir kitabın içinden hazine haritası çıkar. Harita gizlice kitabın arasından alınır, saklanır, haritacılıktan anlayan tanıdıklara gösterilir, haritanın sırrı çözülmeye çalışılır. Bu arada birinin hazine haritası bulduğunu duyan mafya, hırsız çetesi, yan kesici, aç gözlü akraba hazinenin peşine düşer. Haritanın sırrı çözülür ve hazineye en önce ulaşmak için mücadele başlar… Biraz Karayip Korsanları biraz Salak Milyoner, azıcık da sihir katarsak Harry Potter.

Okumaya devam et


Yorum bırakın

Karanlıktan Sonra

Karanlıktan Sonra, Mayıs 2017’de Türkçe olarak Doğan Kitap tarafından ilk baskısı çıkan bir Haruki Murakami eseri. Japonca olarak ilk basım tarihi ise 2004.

Murakami benim bugüne kadar çok ısınamadığım bir yazardı. Sebebi öncelikle Sahilde Kafka’daki oedipus kompleksi, sürekli bir kafa karışıklığı halini yansıtması ve bu duygu karmaşasının bir yerden sonra beni zorlamasıdır. Buna rağmen ününe saygı duyup bir kez daha şans vermek istedim. Bu kitaptan sonra da Murakami’ye daha çok zaman ayıracağım gibi görünüyor.

Karanlıktan Sonra kısmen düz ve acısız. Betimlemelerle, aşırı duygusallıkla boğulmamış, okur rahat bırakılmış. Sakin sakin Japonya’da sokakta bir gecenin nasıl geçebileceği anlatılmış. 24 saat açık 7/Eleven dükkanları, gece rahat rahat dışarıda dolaşanlar, işinden geç saatte çıkanlar, Tokyo’nun mahalleleri… Başka bir ülkeye ufak bir yolculuk, yeme alışkanlığından, insanların birbirlerine duydukları veya duyamadıkları yakınlıklara kadar. Hepsi bir genç kızın ablası için endişeler taşıdığı dönemde bir geceyi sokakta nasıl geçirdiğini anlatan hikayenin içine yerleştirilmiş.

Farklı olarak, bu kitapta rahat anlatımın içinde nihayet Murakami’nin başka bir yüzü daha görünüyor. Murakami, sadece kendi yarattığı amerikanvari japonları anlatmıyor, tüm toplumlarda geçerli olan bir karakter gelişimini de tanıyor ve aktarabiliyor. Kitaba konu olan iki kız kardeş birbirine taban tabana zıt karakterlere sahip ve Murakami bunu yavaş yavaş konuyu geliştirerek yeri geldiğinde sebepleri ile aktarıyor. Ben okur olarak, kendimi bulduğum satırlarda kitaptan tatmin olduğumu hissettim.

Genel olarak bakarsak, Karanlıktan Sonra için mutlaka okunmalı diyemem, ama neden okunmasın? Eğer rahat bir hafta sonu, kafa yormadan gündelik hayattan uzaklaştıracak bir kitap istiyorsanız, eh çok da kalın olmasın mümkünse diyorsanız, 180 sayfa bir hafta sonunda rahatlıkla okunabilir. Bu kitap yağmurlu kış aylarına daha çok yakışır.


Yorum bırakın

Delirmemek elde değil

Stefan Zweig, alman olmayan bir ‘almanca konuşan’. Viyana doğumlu bir Avusturyalı.  Ülkesini çok seven, orada yapılan ve yaşananlardan utanan, almanlara doğal olarak karşı olan bir aydın. İkinci Dünya Savaşı başlamadan önce, toplumdaki değişikliklerden rahatsız olup önce Birleşmiş Milletler’e, oradan da Brezilya’ya göç etmiş bir Yahudi. Bugün beyin göçü toplayan Almanya’da o zamanlar Zweig’ın değerleri kabul görmüyor. Nitelikli bir yahudi olması kötü ve çok tehlikeli. Savaş başlamadan önceki dönemde toplumdaki değişikliklerden etkilenen Zweig kendisine yönelik direkt bir saldırıya mağruz kalmadan çok önce ayrılıyor Avrupadan, fakat gittiği yerde benlik savaşı vermeye devam ediyor. Çünkü olanları kabul edemiyor. Sevdiği ülkesinden, vatanım dediği yerden savaş süresince gelen haberlerle kahroluyor, en nihayetinde dünyanın gidişatından dolayı yaşadığı umutsuzluktan dolayı savaşın bittiğini görmeden sevgilisi ile birlikte intihar ediyor.

Satranç, Zweig’ın en bilinen eseri. Edebiyata dair paylaşım yapan sosyal medya hesaplarında da en çok fotoğrafı paylaşılan kitaplardan biri. Bu yüzden çoğu zaman Zweig’ı tanımayanlar da Satranç’ı duymuş olabiliyorlar. Bu kitabı bu kadar ünlü yapan ise yazarın yaratıcılığı. Yoksa ikinci dünya savaşını anlatan çok kitap var. Okurken yine dili doğru konuşan olunca edebiyatın ne kadar tatmin edici olduğu fark ediliyor. Zweig da zaten dünya edebiyatına kazandırdığı eserleri ile hiç bir zaman yeterlilik bakımından sorgulanmıyor. Saygınlığı yıllar geçse de değişmiyor.

Satranç’ta Zweig savaşın deli saçmalığını, insanları delirten durumlarını anlatmak için güzel bir senaryo kurmuş. Aslında pek nitelikli olmayan, düşünsel becerileri gelişmemiş bir köylü, oyunun stratejilerini iyi öğrendiği için dünya satranç şampiyonu olmuş, namı almış yürümüş. Kaba, konuşmasını bilmeyen adam satranç tutkunlarını peşinden koşturur hale gelmiş. Bu adamın kimi simgelediğini çok düşünmeye gerek yok. Hitler akla geliyor hemen. Hikayede uzun yol yapan bir gemide dünya satranç şampiyonu ile ‘ya kazanırsam’ umuduyla, ne pahasına olursa olsun bir el oynamak isteyip, yenilmeye razı gelemeyen zenginler bir araya geliyorlar ve hep kaybediyorlar. Bir süre sonra satranç tutkunları arasında aniden beliren yaşlı bir adam, oyunculara önerdiği hamlelerle dünya şampiyonunu zorlamaya başlıyor. Oyunlar daha uzun sürüyor, hatta Satranç şampiyonunun kaybettiği de oluyor. Satranç’ı esas ‘yaratıcı’ yapan mevzu ise yaşlı adamın satranç oyunu ile olan hikayesi. O’nun yıllar önce gestapolar tarafından ‘nitelikli’ ve ‘çok tehlikeli’ bir esir olarak boş bir odaya aylarca kapatılarak toplumdan tecrit edilmesi, burada kendi kendine satranç oynarken en nihayetinde delirmesi… Bu delirme işte o dönemdeki aydınların köşeye sıkışmışlıkları, çıkmazda oluşları, ellerinden hiçbirşeyin gelmemesi ve en nihayetinde dışarıdan bir desteğe ihtiyaç duymalarını anlatıyor. Zweig savaşın bittiğini görememiş ama aslında ‘dışarıdan biri DUR! demeden’ oyunun bitmeyeceğini öngörebilmiş. Bu yüzden Zweig’da bir aydın öngörüsü, başkalarının acılarından üzüntü duyan hassas bir ruh bulunduğunu ve içinde bulunduğu şartları ince bir zeka, güzel bir dille anlatma yeteneği taşıdığını görmemek mümkün değil. Satırlar sadece anlatılan hikaye ile değil, cümlelerin akışı ile de büyülüyor. Yıllar süren savaş, insanların çektiği acı hepi topu 80 ila 100 sayfa kadar süren bir hikayede anlatılıyor. Kitap bittiğinde ne eksik ne fazla denebiliyor, sadece yüreğe bir tutam Stefan Zweig hayranlığı düşüyor.

Eğer Zweig intihar etmeseydi, savaşın bitişini görüp, Yahudilerin tüm güçleri ile almanları utandırmak, kendilerini dünyaya kabul ettirmek için kitaplar yazdıkları, filmler çektikleri bir dönemde yaşasaydı o zaman yorumum bambaşka olurdu. Kıyaslayacak olursak, Anne Frank’ın hatıra defteri de savaş sonrasında savaşı anlamak, insanların hislerini geriden takip edebilmek için bir kaynak ve değerli. Ancak kitabın ne kadar ticari değerlendirildiğini [Amsterdam’da müzeye çevirilen ev, film ve bugüne kadar pek çok dile çevrilip binlerce baskısı yapılan kitap], yahudi sempatisi yaratmak, duygu sömürüsü yapmak maksatlı kullanıldığını görünce asla okuyasım gelmiyor. Bizim gibi olaya dışarıdan bakanlar için ikinci dünya savaşındaki akıl bulanıklığını anlamak maksadıyla okunacak en kullanışlı kitaplardan biri olarak değerlendiriyorum Satranç’ı. Okurken edebiyatın, güzel konuşulan dilin, parlak zekanın verdiği zevkin yanı sıra, olayları belli bir maksat gütmeksizin, dönemi kendi bakış açısından yansıtmak için yazdığını hissetmek mümkün. Genel olarak bakıldığında psikolojik kitapları ile, bireysel olarak tanımadığımız, konuşmadan bilemeyeceğimiz, bazen de hissedip nereden geldiğini bilemediğimiz duygulara dolaylı açıdan ayna tutmayı başaran bir yazar Zweig. Bu nedenle de edebiyatçılar arasında haklı bir yere sahip.


Yorum bırakın

Hırsız

Hırsız için roman yazılır mı? Yazılabilir, ama bir italyan, ispanyol, ne bileyim bir amerikalı yazsa daha normal gelirdi. Oraların mafya hikayelerini okumaya alışkınız. İlk gördüğümde bu yüzden ilginç geldi bir japonun hırsızlıkla ilgili yazması. Haberlerde metroda kaybedilen cüzdan, kuruşuna dokunulmadan bulunuyor diye okuyoruz. 2015’te tek bir cinayetin dahi işlenmediği bir ülkeden bahsediyoruz. Neden Hırsız için bir roman yazmış bu adam? Bu düşüncelerle ve yeniden aslında bilinen ama benim henüz keşfetmediğim bir yazara ulaşmanın zevkiyle aldım kitabı. Kitabın arkasında da Die Welt’ten alıntı bir değerlendirme vardı. Değerlendirmenin tamamı şurada Die Welt . Önce kitabı okudum, sonra yoruma baktım ama okumaya dayanamadım, çünkü çok övmüşler (!).

Kitap klasik denebilecek yan kesicilik hikayeleri ile başlıyor. Yan kesici ama fakirlerden veya günlük kıyafetlerle dolaşanlardan değil, varlıklılardan çalıyor. Kendisi de bir yan kesici gibi giyinmiyor. Herkes gibi giyiniyor, bir iş kıyafeti var. Çarptığı kişinin parasını ve değerli ne varsa alıp, cüzdanı sahibine geri gönderiyor. Mafya tarafından mafyaya çalışmak için zorlanıyor. Daha doğrusu mafyanın beklemesi gerekiyor, adamı tehdit edecek birşey eline geçene kadar. Kaybedecek hiç bir şeyi olmayan Hırsız’ı tehdit edecek bir şey bulamadıkça iletişime geçmiyor. Ancak annesi tarafından hırsızlığa zorlanan bir çocuk bizim hırsızın hayatına girdiğinde mafyanın da eline bir şey geçmiş oluyor. Böylece de esas hikaye ile birlikte Hırsız’ı tanımaya başlıyoruz.

Okurken hırsıza kızgınlık duymamakla beraber, şefkat de duymanızı sağlamıyor yazar. Hırsızlık rutin bir iş, başkasının cüzdanına ulaşma anında yayılan sıcak bir his, tehlike, adrenalin ve bu bir zevk. Bu anlarda yaşıyor -yaşadığını hissediyor- hırsız. İsmi yok. Okudukça merak ediyorsunuz, şimdi ne gelecek, ne olacak diye ve böyle merak ederken de aslında kitabın neredeyse sonuna gelmiş oluyorsunuz. Başkasından en sevdiği şeyi almanın zevkiyle mutlu olan bir adam ve öteki kötüler, kötü olmak için kötü olanlar, başkalarının hayatında söz sahibi olmak için çaba sarf edip bundan zevk alanlar hepsi bir araya toplanıyor.

Aslında bu noktada sadece klişe laflar geliyor dilime, adamın kendisini, amaçsız yaşadığını anlatmak için. Çocukluğunda başlamış hırsızlığa. Onun olmayan ve olamayacak şeyleri başkasından sırf zevk için çalmış, çalmış ki diğerinin mutluluğu kursağında kalsın, halbuki kendisi için bir değeri yok, hırsızlık yaparken de aslında paraya ihtiyacı yok. Bu açıdan bakınca Fuminori Nakamura evrensel bir kitap yazmış oluyor ve eseri Avrupa’da bu kadar övgü alarak okunuyor. Bireyin hikayesinden genel soruna uzanmak, olayları kendi hislerini katmadan, yalın anlatmak az rastlanan bir nitelik. Kitabı alırken Japonlara özgü olayların, kültüre ait bir şeylerin eleştirilmesini beklerdim. Dünyaya açılan yazarlarda genel olarak gördüğüm bu. Kim kendi halkını geleneğini eleştiriyorsa dünyada değer görüyor. Bu konuda Nakamura beni şaşırttı. Hırsızı anlatıyor, mafyayı, gece kulüplerindeki bataklığı anlatıyor, ama tiksinmiyor, aşağılamıyor, küçük görmüyor, değiştirmeye çalışacak bir söylemde de bulunmuyor.

Sonuna kadar merakla, keyifle okunan bir kitap. Tüyler ürpertici bir gerilim değil bu linkte anlatıldığı gibi. Dünyaca ünlü diğer japon yazarlardan farklı olarak bugünü konuşuyor, şimdiki zaman edebiyatı yapıyor. Bu yüzden de yormuyor. Haruki Murakami’nin Sahilde Kafka’sını okurken fenalık gelmişti, oedipus kompleksinden ve sürekli söylemek istediğini söylemeyip ağzında gevelemesinden. Yukio Mişima’nın ölüme olan aşkı, her kitapta ölüp yeniden doğması da ‘hafif’ bunalım yaratıyordu. Japon edebiyatına, günlük hayatına merak salıp, kalın kitaplar okumak istemeyenler için ideal bir başlangıç olabilir Hırsız. Türkçesi Doğan Kitap tarafından basılmış. Okuyacaklara şimdiden keyifli okumalar dilerim.


Yorum bırakın

Ya öyle olmasaydı

17 Aralık’17 – 12.05’18

Neredeyse tam 5 ay sürdü 4321’i bitirmem. Toplam 1126 sayfa. Sayfa sayısı kitabın adını daha ilk duyduğumda ürkütmüştü. Alıp okumaya niyetlendikten sonra Paul Auster’ı bitirememek olası değil benim için. Başka bir yazar olsa ve tarzını beğenmesem bırakırım. Fakat Auster? Tartışmasız en rahat okuduğum, okurken en çok ‘evet hayat böyle’ dediğim, bölünmeden okuduğumda sakinleştiren, empati kurmamı sağlayan Paul Auster. Daha önce 11 kitabını okumuşum. Çoğunu hayatımın en yoğun en stresli zamanında günlük hayattan kaçmak için okumuş ve okurken sakinleşmiş, kendi enerjimle baş başa kalabilmiştim. Çünkü zaten okumak da bir tür meditasyon.

Paul Auster için ‘şimdiki zaman yazarı’ deniyor. Sakin, küçük bir alanda geçen, insanın iç görüsünü destekleyen, ‘evet hata yapıyorum, yaptım ama ne olmuş’ diyen kitaplar yazar. Kitaplarında hep şimdi vardır ve şimdiyi anlatırken de bir dönem geri gidip kendini sorgular, düşüncelerini toparlar, ya öyle yapmasaydım diyebilir, bazen kahramanlarına yanlış olduğunu bile bile öyle yaptım dedirtir. Aslında hepimizin her gün yaptığı. Yaptıklarımız,   yap(a)madıklarımız ve bunların sonuçlarından ibaret hayatımız onun konusu. Paul’ün kahramanları sen, ben, o’dur. Çok uzakta aramaz hikayeyi. Önündeki olayları görür, masanın üzerinde duran defterden koskoca bir hikaye çıkarır.

4321 sayfa sayısıyla 5 kitap bir aradaymış hissini verdiği için başlamadan önce bekledim. Gerçekten okumak isteyince başladım. Bir kişinin ‘ya öyle olmasaydı’ ile değişen hayat hikayesinin 4 türevini okumak eğer yazan başka biri olsa asla değer görmeyeceğim bir içerikti. Ama ya Paul Auster yazdıysa?

Kitabın kurulumu neyse ki isminin düşündürdüğü gibi sıralı gitmiyor. Ana karakter Ferguson ile ilgili bilgiler doğumundan çocuk kendini bilir yaşa gelene kadar toplu anlatılıyor. Sonra çok belirgin bir olayla Ferguson’ların hayatı değişiyor. Babası ölen, babası işkolik olan, babası para kazanmakta güçlük çeken Ferguson ve etrafında dönen aynı insanlarla ilişkisinin nasıl farklı olabildiği, karakter gelişiminin olaylarla ve ailesinden gördüğü sevgi ile nasıl değişebildiği…Yine de en temeldeki eğilimler, inatçılıklar, dik kafalılıklar, yetenekler aynı. Pek çok açıdan kitabın kahramanı benden çok farklı. Ama yine söylüyorum, anlatan Paul. İnce ince, sabırla, hangi kararı Ferguson neden aldı, neden böyle aptalca davrandı…Okuyoruz. Olayların akışı ile hepsini anlatıyor ve o aptallığın gelişimi öyle doğal oluyor ki, ‘öyle yapmasaydı’ demek gibi bir alternatif oluşmuyor. Kahramanının aklındaki en küçük düşünce sızıntısına hakim olarak, 4 kahramanı tek seferde anlatırken her birinin karakterini ince ince işlemiş. 17 yaşındaki Ferguson’lar aynı bölgede hareket ediyor, aynı kişilerle arkadaşlık ediyorlar ama birinde sevgili olduğu kız, diğerinde onu reddediyor, öbüründe kardeş oluyorlar. Ve bu durum 20 sayfada bir değişiyor. Neyse ki hikayenin bu kısmı çok sürmedi, yoksa bilmece halini almaya başlayacaktı. Farklılıklar arttı, isimler tanıdıklaştı ve yetişkin Ferguson’u okumak daha keyifli oldu.

Bazı yerlerde bütün sevgime ve keyifle okumama karşın sanki hiç erkek karakterin anlatıldığı roman okumamışım gibi hissettim. Ergenlik dönemine giren Ferguson ve hayatını, kararlarını yöneten cinsel açlığı. Makul olabilen Ferguson, incinmiş, sabırsız, tutkulu Ferguson, çelik gibi sinirlere sahip Ferguson. Hepsi aynı kıza karşı tutkulu ama kim olursa birlikte olmaktan kaçınmayan Ferguson’lar. Bazı açılardan yine çok gerçekçi, yalancı sahneler yaratmadan hayatındaki eşini arayan, sevgili değiş tokuşu yapan ve yine ‘ya diğer kızla çıksa ne olurdu’ deyip, bir sonrakinde diğer versiyonun olup olmayacağını göstererek hayatı anlatan Paul.

1960’ların sonunda üniversiteye geçişe, o dönemki üniversite hayatına, Vietnam savaşına uzunca yer vermiş. Vietnam’daki savaşa karşıt ne çok Amerikalı olduğunu, savaşı protesto etmek için intihar ettiklerini, askere gitmemek için hapse girdiklerini, kendilerini sakatladıklarını işlemiş. Savaş karşıtlığının ve karşıtlarının konu olmadığı yerlerde siyah-beyaz ayrımını konu etmiş. Siyahların ikinci sınıf insan muamelesi gördüklerini tamamen unutmuşum. Üniversitelere çok az siyahın gidebildiği, polisin siyahları bahane yaratıp öldürdüğü, siyah-beyaz arkadaşlığına karşı toplumun tahammülsüzlüğünün 60’lara hakim olduğunu düşünmezdim. Bu anlamda tarih dersi almış gibi oldum. Biraz da coğrafya, çünkü Yahudilere de rahat verilmemiş belirli bölgelerde ve onlar da rahat edebilecekleri şehirlere taşınmışlar. Böyle puzzle parçalarını birleştirince karşımıza bugünkü Amerikan oylarının coğrafi bölgelere göre dağılımı çıkıveriyor.

Paul Auster 4321 için hayatımın kitabını yazdım diyor. Ben de ona katılıyorum. Betimlemeler, cümle yapıları vs. bunlar Paul Auster’da şiirsel değildir. Çok sıkıcı bir olayı anlatırken kendisi de betimlemelerle boğmaz, öyle yazar ki, tek bir cümlede dahi takılmadan su gibi akar yazı. Ama 4321’in Paul’ün hayatının kitabı olmasının sebebi bundan çok, onun yaşadığı dönemi ve yazarlığa bakışını anlatması. Kahramanların üçünün de eli kağıt kalem tutuyor, fakat hiçbiri yaratıcı yazarlık dersi almıyor. Hatta biri açıkça bu derse direniyor. İşte bunu okuduğum anda bunun Paul Auster’ın kendi fikri olduğunu anladım. Ben de yaratıcı yazarlık kurslarına karşıyım ve en sevdiğim yazarla aynı fikirde olduğumu görmekten dolayı çok mutlu oldum. Kitabın kahramanları günde saatlerce okuyorlar ve biri açıkça kendine haftada 1000 sayfa okuma hedefi koyuyor. Hayatını yapmak istediğin işe adayıp, bunun için emek vermek böyle bir şey.

Ben kitabın bana kazandırdığı tarih bilgisinden, New Jersey, New York, Güney Orange gibi yerlerde hayatın nasıl aktığını izlemekten ve Amerikan siyasetinin kötülüğünü bir amerikalıdan okumaktan tatmin oldum. Bunun yanı sıra, kalınlığına bakmadan yolculuklarda kitabı yanıma aldığım için kitabın muhabbet açmak için güzel bir bahane yarattığını fark ettim. Kitaba bakıp muhabbet başlatanların hiç biri Paul Auster okumamıştı daha evvel. Kalınlığını görüp merak ettiler. Sonra muhabbet birisi ile Ren nehrinin sularının temizliğine, diğeri ile blog yazılarıma ve çocuklarına, bir başkası ile karısından boşanıp tekrar evlenmeye gerek görmediğine vardı. Enteresan amerikalı, alman, türk muhabbetçilerle benim yol boyu kitap okuma hayali yalan oldu. Böyle böyle 5 ay geçti. Okuduğuma pişman olmadığım ve yine beni zenginleştirip aklımdaki düşünce düğümlerini çözen, dinlendiren bir roman.

 

 

 

 


Yorum bırakın

Mezar

’99 Depremi olduğunda Avcılar’da oturuyorduk. Gece depremle uyanıp dışarı çıkmış, sonraki 3 günü ve geceyi parkta geçirmiştik. Daha sonra üzerimizden korkuyu atıp biraz normalleşene kadar Çatalca’daki kulübede kalmıştık. Parkta geçirdiğimiz günlerde ve Çatalca’da elimde bu kitap vardı, iyi hatırlıyorum. Elimden bırakmadan, yemeden içmeden okuyordum.

15 yaşındayken okuduğum bir kitapta ne edebi dil, ne anlatım tarzı ne de başka bir şeye bakardım. Elime alıp okurken keyif alıyor muyum, hikaye ilgimi çekiyor mu, akıcı mı, anlayabiliyor muyum bunlar önemliydi. Zaten hikayelerden, kısa romanlardan daha uzunlarına yeni yeni geçiş yapıyordum. 528 sayfalık bu kitap bütün beklentilerimi karşılıyordu. Bir boksörle ilgili hiç gözlemim yoktu. Bana göre boksörler suç işleme eğilimi yüksek, şiddet seven insanlardı. Boksu spor olarak görmüyordum. Bir gencin boks maçlarından hayatını sürdürecek parayı kazanması çok ilginçti. Şimdi sayfaları karıştırdığımda kısa cümlelerden kurulu, günlük hayattan bir dille anlatılan hikayenin açıkça çok satanlar rafına ait olduğunu görüyorum.

Yazarı tanımak için biraz araştırınca Harold Robbins eserlerinin dünyada çok sattığı, hatta 1970 ve 80’lerin en çok satanı olduğu görülüyor. Mezar’ı Amazon’da A Stone for Danny Fisher adıyla ingilizce olarak bulmak da mümkün. 4.5 puanlık değerlendirme ile (bence) geçmiştekiyle aynı değere satılıyor.

Kitap Türkiye’de 1974 yılında Doğan Hızlan başkanlığında bir kurul tarafından hazırlanarak Altın Kitaplar Dar Dizi altında piyasaya sürülmüş. O zamanlar annem de alıp severek okumuş. Bir dönemin çok satanlarından Mezar’ı okumak isteyenlere sahafları öneririm. Ekşi sözlükte sahaflarda bulunduğu söyleniyor. 😉

Tavsiyeyi beğendiyseniz 💪 linki sosyal medyada paylaşmak için butonlar aşağıda👇

Yorumlarınızı beklerim.

dsc_11421275890033.jpg


Yorum bırakın

It’s Christmas – Neden Noel tatili diye bişey var ve 2017’den dersler

Kaç gündür içimde bir ses bana ‘yaz!’ deyip duruyor. ‘Yaz!’, ‘Yaz, tatildesin!’, ‘Yaz, izindesin. Fırsatın var. Fırsat yarat. Vakitsizlik sebebin yok artık. Blogun güncellenmeli!’

Şu ana kadar bu sesi durdurdum. ‘Yazmak istemiyorum’ dedim. ‘İçimden gelerek bilgisayar başına oturmayınca güzel olmuyor yazdıklarım. Bitirilmesi gereken bir iş gibi bakıyorum ve iyi kötü yazıp bitiriyorum. Sonra memnun olmuyorum yazdığımdan, oturup değiştirecek zamanı da ayırmıyorum. O yüzden ‘Hayır, yazmayacağım.’ dedim. ‘Ne zaman içimden gelecek, kendimi tutamayıp anlatmak isteyeceğim, o zaman yazacağım. Bir kitaptan gerçekten etkileneceğim, o zaman yazacağım! Blog yazıları için düzenlilik önemli, belirli bir günde yayın yapılması önemli evet. Ama ben kendimi zorladıktan sonra ne anlamı var? Yazabilmek için diğer işlerimi kenarda bıraktıktan, bu yüzden suçluluk hissettikten sonra ne anlamı var?’ dedim ve yazmadım.

İşte bunu yapmayı öğrenmek, kendi iç sesimi çiğnememek benim için 2017’nin dersi oldu. Kendi iç sesimi çiğnemiyorum. Kendi iç sesimi çiğnemek suretiyle, kendi kendime tecavüz etmiyorum. Geçtiğimiz yıllarda sorumluluklarımı yerine getirmek adına, elimden gelenin en iyisini yapmak adına öyle çok zaman harcadım ve emek verdim ki, arada dinlenmeyi, tembellik etmeyi unuttum. Tembellik edince birşeyleri yanlış yapıyormuşum gibi hissettim. Sanki makineyim? Sanki evimle ilgilendiğim, çalıştığım, araştırdığım, spor yaptığım, seyahat ettiğim her an ‘olması gereken şeyler’di. Evet, olması gereken şeyler olabilir. Ama ‘olması gerek’ diye hissetmeden de olur, kendimi zorlamadan da olur.

Sık seyahat ediyorum, hem iş için hem özelde ve her şeyi rayında tutmayı, önceliklerimi belirlemeyi rahatça başarıyorum. Yine de ‘yetemiyorum’ hissini üzerimde taşıyordum. Peki neden? Neden yetemiyorum? Aslında ‘yettiğim’ halde, neden böyle hissediyorum? Bitmeyen ‘ToDo List’lerden. Bitmeyen taleplerden, talepleri geri çevirememekten, insanları memnun etmeye çalışmaktan ve yan gelip yatmamaktan… Taa ki sonunda uyuyup kalana kadar. Bir gün öğle saatinde uyanıp, ‘öğlen uyandım, günü harcadım’ diye memnuniyetsiz hissedene kadar! Sabah spora, ordan iki günlük eğitime, eğitimden dil kursuna gidip iki gün sonra başka şehre seyahat edip, dönüşte mobilya bakmak, evi yaşanır halde tutmak, arkadaşla ilgilenmek… Çok güzel. Çok güzel ama yorucu. Ve bu şartlarda hislerime aykırı davranmak gibi, sanki yorulmuyormuşum gibi davranmak gereksiz. Yoruluyorum. Bu yıl çok yoruldum. Çok koştum. Çok öğrendim. Sonunda kabul ettim, en büyük dersimi aldım. Artık kendi iç sesimi çiğnemeyeceğim. Yorgunsam dinlenmek, eşim hafta sonunu benle geçirmek istiyorsa onunla evde kalmak ve evde olmanın tadını çıkarmak, tembellik etmek, kendimi başkaları için gülmeye zorlamamak… Kendimi hiç-bir-şey için zorlamamak. Ama en fazla birinin egosunu tatmin etmek için istemediğim şeyi yapmak, kırmamak için kırılmak, baskın tiplere karşı uyumlu olmak ve yine gülmek istemediğim halde gülmek, yorgun olduğum halde başkasına yardım etmeye çalışmak, istemediğim halde komşuma vakit ayırmak…Sadece normalde zevk alacakken, istemeyince daha da yoran şeyler. Eğer yorgunsam, açsam ve daha bir sürü iş beni bekliyorsa ağustos böceği gibi ortalıkta dolaşamam. Yorgunluk bir histir, hem fiziksel hem zihinsel. İlacı ise dinlenmek. Kendi kendine olabilmek. Bazen konuşmamak, bazen sevdiklerinizle vakit geçirmek. Yapılacak her iş için tam olarak süreceği kadar değil, daha fazla zaman ayırmak ve kendini sıkıştırmamak. Pozitif, negatif, eleştiren, kıran duygusal baskılara katlanmamak… Kendi duygu durumunu yaşamak. Kendine zihinsel acı çektirmemek. İnsan yorgunken mutludur. Pişmanken mutludur. Üzgünken mutludur. O duygu onun gerçeğidir ve yaşaması gerekir. Yaşamak istemiyorsa, bu yine kendi tercihidir. Dışarıdan duygular değiştirilmeye çalışılırsa bu ‘duygusal baskı’ olur. Buna maruz kalmak ve katlanmak mutsuz eder. Ne gerek var ki…

Almanlar Noel’de birbirlerine ‘Besinnliche Weihnachten’ diliyorlar (yani düşünce dolu noeller). Geçmiş yılın hesabı, yaptıklarından aldığın ders ve bundan sonra hayatında yapmak istediklerini düşündüğün, ailene zaman ayırdığın, dinlendiğin birkaç gün. Bunun için ‘bütün dükkanlar’ kapalı. ‘Kendine vakit ayırman gerek. Hep koşamazsın. Hep çalışamazsın. Biraz önceden hazırlık yapıp, sevdiklerine sevgini gösterip birkaç gün dinlenebilirsin. Kendine izin verebilirsin.’ mesajı yatıyor bu birkaç günlük tatilin altında. Evde aileyle vakit geçirip tv seyrettiği için, bir kaç akşam sofra daha özenli hazırlandığı için kimsenin zarar gördüğünü duymadım şimdiye kadar. Herkesin biraz durmaya zorlanması gerekiyor tüketim dünyasında. Mutluluk eşittir gülmek, espri yapmak, satın almak, almak almak almak, baskı yapmak, kendi doğrularını ve isteklerini dayatmak değil ki. Mutluluğun temelindeki tek şey yaptıklarından memnun olmak ve iç huzur. İşte bunun için artık iç huzurumu bozacak şeyleri yapmıyorum. Bekleniyor diye aramıyor, hak etmeyene sevgimi ilgimi göstermiyor, kendimi karşımdakini eğlendirmeye zorlamıyorum. Yıllar önce içimden gelmeden, gerçekte sempati duymadığım insanlara gülümsemenin nasıl bir yük olduğunu anlamış ve bunu bir hayat tarzı haline getirmek istemediğime karar vermiştim. Gülmenin içten gelmesi için, sadece dinlenmek ve istediğini, doğru bulduğunu yapmak, başkasına da pek kulak asmamak yetiyor.

2017’yi bu dersleri uygulamaya almış olarak kapatıyorum ve bu şartlarda mutluyum. ‘Tatlı/ iyi kız’ olmaktan kurtulmak hiç kolay olmadı. Başkalarını memnun etmek, uyumlu olmak üzere yetiştirilmişim. Bir sürü nitelikle donanmışım ama istemediğim şeye hayır demeyi öğrenmemişim. Yaşça büyük olanlara hak verilmiş, isteklerim ‘hayır bu daha iyi’ diye çiğnenmiş. Benim istediğimin benim için en iyisi olduğunu anlamama fırsat olmamış. İstemediğimi yapmayınca suçlanmışım. Bu temelden gelen hatayı anlayıp, alttan almadığım halde sevildiğimi, saygı gördüğümü görmek çok iyi geldi. Kendime inanmanın başarı kapısını açtığına şahit olmak, kararımı açıkça söyleyince insanların da yanımda yer aldığını görmek çok güzeldi. Hem işim için, hem kendi iç sesimi dinlemeyi öğrenmek için verdiğim emek az değildi. Ne kadar kendi isteklerimi yaparsam o kadar başarılı, o kadar mutluyum. Blog yazılarım ise kendimi iyi hissettiğim, gerçekten anlatmam gereken şeyler olduğunu düşündüğümde gelecekler. Yeni yılda sadece pazar günü paylaşım yaparak, hem hobimi hem kendimi korumaya alıyorum. Kitap önerilerinden ziyade bana anlatılan hikayeler ve yaşadıklarımın hikayeleştirilmiş halini yayınlamak artık daha mantıklı ve gerçekçi geliyor.

>>Bu yazının başlığı günlerdir beynimi yiyen, radyoda saat başı çalan; hatta kanal değiştirmek suretiyle 20 dk’da iki defa (istemeyerek) denk geldiğim Queen’in It’s Christmas şarkısından esinlenmiştir. Dinlemek isterseniz burda: It’s Christmas <<<

 

 

 


Yorum bırakın

Okuma Alışkanlıklarım, Tercihlerim

Okuduğum ilk kitap değil muhtemelen, ama okuduğumu hatırladığım ilk kitap Heidi. Sonrasında Denizler Altında Yirmi Bin Fersah ve 80 Günde Devri Alem geliyor. Bugün düşünerek, okuma alışkanlıklarımın neye göre geliştiğini bulmaya çalışınca hiç birinin bir türk yazara ait olmaması ilk dikkatimi çeken şey. Hikaye diye, çok bilinir diye çocuklarımıza değer vererek okuttuğumuz kitaplar hep yabancılara mı ait acaba? Değildir, kendi kitaplarımızı da sevmiş, beğenmiş, okutmuşlardır muhtemelen. Fakat bizim edebiyatımızda çocuk romanı deyince öne çıkan tek bir karakter yoktur. Düşünüyorum, bulamıyorum. Çocuk romanı olup dünyayı gezen, gerçeküstü olan bir şey gelmiyor aklıma. Ömer Seyfettin, Sait Faik Abasıyanık okurduk. Ama onlar da ancak ilkokul son sınıf ya da ortaokulda elimize ulaşırdı, yaşımız ancak onları anlayacak kadar ererdi.

Okuma alışkanlığını kazandığım ilk yılların etkisi midir bilemiyorum, ben en çok yabancı yazarların eserlerini okuduğumu fark ediyorum. Ortaokul benim için Reşat Nuri’nin Çalıkuşu, Halide Edip’in Sinekli Bakkalı, Yakup Kadri’nin Yaban’ı. Çoğumuz için de böyledir sanırım ilk okunanlar listesi. Yıllar sonra evdeki kitaplığımda 11 farklı Halide Edip eseri olduğunu fark ettim. Bu yüzden türk yazarlar arasında favorim O’dur diyebilirim.

Lise yıllarında bir tanıdığımızın kızının ‘dünya edebiyatını şimdiden okumaya başla, gelecekte çok işine yarar’ sözü üzerine dünya edebiyatı eserlerine yöneldim. Tabii bu arada gözden kaçırdığım nokta, bana bu öğüdü veren kişinin üniversitede Edebiyat bölümünde okuduğuydu. Boşuna mı okudum şimdi o kalın kalın kitapları ben? Hayır. Tolstoy’un Diriliş’ini okurken fenalıklar geçirmiş, bütün yaz tatilim boyunca elimde sürüklemiş olabilirim, ama belli ki sevmediğim şeylere katlanmayı bu yolla öğrendim! Şaka bir yana, lise yıllarımda en çok Dostoyovski okudum. Goriot Baba’yı bir kompozisyon yarışmasında okulda birinci olduğumda hediye ettiler. Ben ordan Dostoyovski ile devam ettim. Emile Zola’nın Thérèse Raquin‘i yağmurlu bir kış günde gazetenin kitap hediyesiydi, iki günde okuyup bitirdim. Sonrasında bir Emile Zola hayranı oldum fark etmeden. Gerçekçilik ya da Doğalcılık akımı karakterime çok uyuyordu. Fareler ve İnsanlar, Veronika Ölmek İstiyor, Şeker Portakalı en çok aklımda kalanlar. Lisede oluşturduğum Edebiyat alt yapısının üzerine üniversite yıllarında çok bir şey katamadım desem doğrudur. İş hayatına başlayınca ancak yeniden okumaya başladım. Paul Auster, Paulo Coelho, Marquez ve daha çok bugünü anlatan, şimdiki zaman romancıları dikkatimi çekmeye başladı. Bu saydığım üçlünün öyle çok kitabını okudum ki, bir yerden sonra aynı gelmeye başladıkları için yeniden türk edebiyatına döndüm. Melih Cevdet Anday’ın Raziye adlı eseri tamamen gözümden ve gözlerden kaçmış. Hangi ara tesadüf etti de aldım? Orhan Veli’nin arkadaşı ve türkçeye hakim Melih Cevdet, neden okunmuyor?

Okuma alışkanlığımı geliştirirken elimden geldiğince farklı yazarlara şans vermeye çalışıyorum. Paul Auster’ın 12-13 kitabını okumak mutlaka çok güzeldi, ama bitirdim artık, ruhen de doydum, okuyamıyorum. 1-2-3-4’ü güzel yazmıştır mutlaka, ama 1000 sayfa üzeri olmasaydı iyi olurdu…

Almanya’da yaşadığım süre içerisinde ‘alman yazarların kitaplarını almanca, diğer tüm yazarlarınkini türkçe okuyayım’ diye bir karar aldım. Her zaman buna uyamıyorum. Eskiden hiç dikkat etmezken, artık kimin kitapları Türkçede var, kimin yok biraz biliyorum. Ingrid Noll, Martin Suter, Patrick Modiano buradaki keşiflerim. Şimdiye kadar eserlerini keyifle okudum. Patrick Modiano türkçeye kazandırılmış eserleri olmasına, Nobel ödülü almış olmasına rağmen Türkiye’deki kitapçılarda eserleri ön plana çıkarılmıyor. Son zamanlarda en sevdiğim yazar, nasıl böyle olur aklım almıyor bazen. Tercüme edilmesini istediğim eserleri var Modiano’nun. İlave olarak Ingrid Noll’ün türkçeye tercüme edilmesi türk okurlar için en büyük dileğim. ‘Keyifle okumak’, ‘okuduklarında kendini bulmak’ gibi kavramlar var. Ben bu iki yazarda bunu yaşadım, isterim ki Türkiye’deki okurlar da bu tadı alsın.

 

 


Yorum bırakın

Adanalı

İğneli Fıçı

 

Nasıl anlatsam, nerden başlasam…

Bir aşk hikayesi değil. Korku hikayesi.

5 yaşlarında babaannesine bırakılan bir kız çocuğu varmış. Belki 5 yaşından daha küçükmüş ama artık hatırlamıyormuş kaç yaşındayken yaşadığını bu olayı. Anaokuluna gitsin, annesinin öğretmenlik yaptığı okulda anaokulu yok diye babaannesine bırakmışlar. 5 yaşında annesinden ayrılmak zor gelmemiş sanki. Çocuk, anlamamış ne yaşadığını. Haftaiçi babaannede, haftasonu evinde oluyormuş. Ama bazı haftasonları babaannesinde kalması gerekiyormuş.

Böyle babaannede kaldığı haftasonları için, okuldan erken geldiği günler için, halası ve babaannesi çok pratik bir yöntem bulmuşlar. Çocuğun uyuması gerekiyor ya da gerekmiyor, sadece ortalıkta dolaşmaması lazım. Ne yapsınlar? Çocuğu korkutarak uyumaya zorlamak doğru gelmiş (?). Apartman görevlisi adam yapılı, esmer biriymiş. Memleketi Adana olduğu için lakabı da Adanalı’ymış. Bu iki muhteşem kadın çocuğu apartman görevlisi ile korkutmayı akıl etmişler. Uyusun diye yatırıp, uyumazsan seni Adanalı’ya vericez, o böyle uyumayan çocukları toplayıp iğneli fıçıya atıyor demişler. Çocuk da yatakta kalıp, tekrar gelip kaldırmalarını beklemiş. Uyumuş mu, uyumamış mı, korkarak çocuk uyur mu bilmiyorum.

Hikayenin baş kahramanı ben olmasam, yazarken babaannemlerin yatak odasında, battaniyenin altına büzülüp, kapının çalıp, Adanalı’nın çöpleri alıp gitmesini beklediğimi, sonra kalktığımı hatırlamasam belki yazarken daha farklı hissederdim. Bu şartlar altında hiç uyuyabildim mi acaba?

Olayın üstünden nerdeyse 30 yıl geçmiş. Nasıl hatırlıyorum hala? Demek ki korkmuşum. Demek ki bir kerelik değilmiş korkutma. Adanalı: ‘çocuğu korkutmayın benden’ diyormuş. (Bu sözü amcam bile hatırlıyor hala.) Hadi adamdan korkuttun, o bir birey, tehlikeli biri diyelim. ‘Çocukları toplayıp iğneli fıçıya atıyor’ ne demek? Türk filmlerinde böyle sahne yok! Cüneyt Arkın dev ahtapotlarla savaşıyor, duvarla dövüşerek antrenman yapıyor ama kimse çocukları iğneli fıçıya atmıyor. Bu orijinal fikir ancak babaannemden çıkardı zaten. Sonra hangi allahın kulu durumu fark etti de, artık beni korkutmaktan, korkutarak uyutmaya çalışmaktan vazgeçtiler bilmiyorum. Şuan kapı çaldığında, ‘Adanalı geldi’ dediklerinde halamın veya amcamın arkasına saklandığımı hatırlıyorum. Hayatımın ilk yıllarında, Adana`nın Türkiye’nin illerinden biri olduğunu ve çok sayıda ‘Adanalı’ olduğunu öğrenene kadar bu adamcağız aklımda korku unsuruydu. Sonra oturup önyargı neden oluyor, nasıl oluşuyor diye konuşup duralım. Böyle oluyor.

Şimdi Ekşi Sözlük’te okuduğum kadarı ile ‘çocukları iğneli fıçı ile korkutmak’ diye bir şey varmış. İğneli fıçı lakin bazılarınca Yahudileri ötekileştirmek maksatlı, bazılarınca çingenelerle çocukları korkutmak için kullanılan bir deyimmiş. Bana korkutma maksatlı uygulayan kendi ailem. Çok tebrik ederim, gerçekten.