Agatha Christie’nin 11 Kayıp Günü

‘Üç hazinen var,

Onları gözet ve güvende tut.

Bunlardan birincisi aşk.

İkincisi hiçbir zaman çok fazla birşey yapmamak,

Üçüncüsüyse bu dünyada hiçbir zaman birinci olmamak.

Aşk insanı korkusuz kılar,

Fazla birşey yapmayanın yedekte daima birşeyler yapacak bol gücü olur.

Birinci olmamaksa kişinin yeteneklerini geliştirmesini ve olgunlaştırmasını sağlar.’

Agatha Christie

Okul yıllarında ve daha sonrasında okuduğum Agatha Christie romanları yazar hakkında bilgi edinmeme yardımcı olmadı. Belirli bir olayı anlatan psikolojik polisiye kitaplarından ve karakterlerden yazara ait belirli bir karakter çıkaramadım. Kitaplarını zevk almak için okudum, bittikten sonra büyük bir iz bırakmadılar, unuttum.

Dünyada Sheakespare’den sonra en çok okunan yazar Agatha Christie’imiş. Yazılarının kalitesini dönemdaşları ile karşılaştırmak mümkün değil. Edebi eserler yazmamış. Para kazanmak için yazmaya başlamış ve bir süre sonra sadece yazılarından para kazanarak yaşamış. Kendisi ünlü olmak için yazmadığı, üne değer vermediği, hayatını mümkün olduğunca gizli kapalı tuttuğu halde öldüğü zaman dünyanın en ünlü yazarıymış. Agatha Christie’nın 11 Kayıp Günü’nün yazarı Jared Cade bunda Agatha Christie’nın ortadan kaybolduğu 11 günün etkisinin büyük olduğunu düşünüyor ve bu 11 günü temel alarak Agatha Christie kimdir, nasıl bir hayat sürmüştürü toplamda 300 sayfada aktarıyor.

Dünyanın yakın geçmişindeki iki büyük savaşa, birinci ve ikinci dünya savaşına tanıklık etmiş, savaş yıllarında hastanede hemşire olarak görev yapmış, 25 yaşından 85 yaşına kadar yazım hayatını sürdürmüş bir yazar Agatha Christie. 60 yıl içinde roman, hikaye, oyun, şiir yazmış. Yazdığı eser sayısını yıllara bölünce sanki hiç durmamış, sürekli yazmış, üretmiş. Hayatını belirleyen olay aşık olduğu ilk eşinin onu aldattığını öğrenmesi olmuş. Aşk ve aldatılmanın acısını zaman zaman unutsa da hayatı boyunca bu hüznü taşımış.

Jared Cade bu biyografik kitapta Agatha Christie’nin ortadan kayboluşunun ilk eşini kızdırmak, onu yaptığına pişman etmek için olduğunu savunuyor. Agatha Christie tamamen özel amaçlı bir eylemde bulunsa da, ortadan kayboluşu o dönemde basının ilgisini çekmiş ve çeşitli yazıları yayınlanan az bilinen bir yazarken bir anda İngiltere’nin en bilinen insanı olmuş. Hergün gazetede kayboluşu üzerine tahminler, polis aramaları, eşi ile yapılan röportajlar yayınlanmış. Bundan sonra her kitabı okunmuş, beklenmiş. Kazandığı para ile aslında rahat ve varlıklı bir hayat sürdüğü halde, hep geçim kaygısı ile yazmaya devam etmiş. Romanlarındaki karakterlere kendisini, eşini, kayınvalidesini, yakın arkadaşlarını, akrabalarını ve eşlerinin sevgililerini yansıtmış. Hayatı yayıncılarla, hukuk ve vergi işleri ile uğraşmakla, taşınmalarla geçmiş. Yazardan bu kadar kapalı olarak bahsedildiği, kendi ağzından anlatılan konuların içindeki çarpıtmaların günyüzüne çıkarıldığı kitapta aslında yazarın zor bir karakterinin olduğu görülüyor. Aldatıldığı için ‘zavallı Agatha’ demek de çok mümkün olmuyor. Yaşadığı dönemde kadınların sosyal ve ekonomik statüsü düşünülükce Agatha Christie kendi ayakları üzerinde duran, ailesini geçindiren güçlü bir kadın profili çiziyor ve buna uygun olarak dolu dolu yaşıyor.

Jared Cade kitabın sonunda Agatha Christie’nin genel olarak mutlu bir hayat sürdüğünü ifade etse de, elde ettiği başarılar bu yönde olsa da, ben okuduklarımdan Agatha Christie’nin mutlu ve huzurlu bir hayat sürdüğü sunucuna ulaşamadım. Bu biyografik kitap sayesinde Agatha Christie’yi tanıdığım için, bundan sonra okurken onun içinde kopan fırtınaları, ketum karakterini, kadınlık ve eşlik duygusunun her iki kocası tarafından zedelendiğini ve çocuğunu mutlu etme kaygısında bir anne olduğunu bilerek, romanlarını seçerek okuyacağım.

Akhilleus’un Şarkısı

Ne okusam bilemez ve Yunanistan’da geçen birşeyler okumak isterken Madeline Miller’in Akhilleus’un Şarkısı kitabına denk geldim ve almanca versiyonunu okudum. Yunan mitolojik isimlerini almanca bir romanın içinde okurken konuyu takip etmek başlarda zor oldu, ancak zamanla alıştım. Kitabı, yazarın anlatımını çok sevdiğimi söyleyemem. Benden sonra okuyan alman arkadaşımsa, elinden bırakmamacasına, gözleri ağrıyana kadar okumuş ve çok beğenmiş. O yüzden türkçe okusam daha farklı düşünür müydüm bilmiyorum. (İthaki Yayınları türkçe versiyonunu basmış.)

Yazar Madeline Miller bildiğimiz Troya savaşı hikayesini, Akhilleus’u ana karakter konumuna getirerek, Patroklos’un ağzından anlatmış. Kitap incelemeleri yazan bir başkasının da yorumuna katılarak diyorum ki; ‘Yazar bütün tarihi çerçeve ve kişiler aynı kalacak şekilde, bir hikayenin içini doldurmuş’. Bunun için yaratıcılık ve iyi yazarlık diyemiyorum. Fakat yazar bu romanla Birleşmiş Milletler’de çeşitli ödüller ve övgüler almış.

Akhilleus’un yaşamı gibi efsanevi, tarihi bir romanı okumanın iyi yanı okuru tarihe yaklaştırması ve bilgi verici olması. Konu Yunanistan’da başlayıp bugünki Türkiye topraklarına uzandığı için uluslararası alanda coğrafya bilgisine katkıda bulunup buraları tanıtması. Kitabın en sevdiğim yanı ise Akhilleus ve Patroklos’un birlikte büyüdükleri, denizde yüzdükleri ve incirleri üçer beşer yedikleri kısımlar. Okurken Türkiye’yi ve yaz tatillerini özledim.

Akhilleus’un şarkısı Çok Satanlar bölümüne yakışır şekilde pek kafa yormayı gerektirmeyen, iyi vakit geçirmek için okunacak bir kitap. Bitirince Troya filmini tekrar izledim. Kitap ile film ve Homeros’un İlyada’sı arasında farklar var. Olayların doğrusunu öğrenmek için bir gün İlyada’yı da okuyacağım.

Anayurt Oteli

Yalnızlık ve psikolojik çöküş üzerine yazılmış yüzlerce roman olabilir. Murakami’nin yediyüz sayfalık Zemberekkuşu’nun güncesi gibi, okurken işkence çekebilir, yalnızlığı hissedebilirsiniz. Anayurt Oteli sadece 108 sayfa. 108 sayfada bugün ve geçmiş birbirine geçerek, ana Karakter Zebercet’in uzaktan normal kabul edilen hayatında yaşadığı içsel çöküş okurun içselleştirmesine gerek olmadan aktarılmış.

Zebercet, dış görünüşü ile herkes gibi biri. Ne geçmişinde ne bugününde sıradışı bir olay var. Hayatını kurması gerekmemiş, içinde bulunduğu şartlarda yaşamış. Ne sevmiş ne sevilmiş. Sadece yaşamış, dünyaya geldiği için. Sağlıklı düşünemiyor, kendi yaptıklarının sonucunu ölçemiyor, kendisi ve çevresindeki kimse için birşey istemiyor. Herkesin gördüğü, konuştuğu fakat aynı zamanda görmezden geldiği, varlığının kimseye etkisi olmayan, eksikliği hissedilmeyen insanlardan.

Anayurt Oteli Anadolu’nun bir kasabasında, eski bir köşkten çevrilmiş bir otel. Sahibi olan ailenin geçmişi, kasabadakilerin yaşamları, Zebercet’in sapkınlığı Türk insanının yapısını anlatıyor. Genelleme yapmak doğru olmasa da, olaylar, ilişkiler o kadar doğal seyrinde anlatılıyor ki, ‘hayır canım, kim böyle yaşar, hangi ailede olur bu’ demek mümkün olmuyor. Şehirde yetişmiş birinin gözüyle Anadolu’daki kadın cinayetleri anlaşılamayabilir. İstanbul ve küçük Anadolu kasabaları arasındaki fark hissedilemeyebilir. Romanda her ne kadar yabancı olduğum yaşam tarzları anlatılsa da, Zebercet oturuşu kalkışı, yaşayışı ile o kadar ‘bizden’ ve normal ki, tehlikeli olduğunu kimse fark etmiyor. Yalnızlıktan, iletişimsizlikten normal bir insan deliriyor.

Anayurt Oteli 1973’te yazılmış. O günden bugüne sosyal hayatımızda, dilimizde ne değişti? Yusuf Atılgan’ın yazım kalitesine, konuyu işleyişine bakarak bugün daha çok dışarıdan etkilendiğimizi ama kendimizi dilce ve bilinç düzeyinde çok da geliştirmediğimizi düşünüyorum. Geçmişte bugünkünden daha iyi konuşup yazıldığını, düşüncelerin daha özgürce ifade edilebildiğini düşündürüyor bana Anayurt Oteli.

Romana dayanarak Ömer Kavur Anayurt Oteli filminin seneryosunu yazmış, yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlenmiş. 1987’de Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü almış. Bugün seyrettiğimiz filmlere bakarak Anayurt Oteli filminin kalitesini ölçemiyorum. Kitapla örtüşen bir film olsa da, kitap geçmişe gidiş gelişlerle okura çıkardığı zorlukla Zebercet’in kafa karışıklığını daha net hissettiriyor diyebilirim.

Karartma Geceleri

1944 yılı, İstanbul sokakları. Nişantaşı, Cağaloğlu, Kapalıçarşı, Fatih, Edirnekapı, Topkapı…

Okurken kendimi hem evimde hem de evime yabancılaşmış hissettiğim bir roman Karartma Geceleri. Aslında ben yabancılaşmadım, evim, İstanbul değişti. Şimdi İstanbul’a gittiğimde üniversite yıllarımdaki halinden eser yok. Otobüs duraklarını, nerde inip nerde bineceğimi bilirdim. Artık her gittiğimde güzergahların, durakların değiştiğini görüyorum. Yeni yapılan gökdelenlerin etkisiyle, eski apartmanlar olduğundan daha da eski geliyor göze. Yolda yürümeyi, derli toplu giyinmeyi bilmeyenler, daha dün İstanbul’a gelenler İstanbul sokaklarını dolduruyorlar. Şehir merkezindeki bir durakta, bir cafede tanıdıkla karşılaşınca şaşırıyor insan, 20 milyonluk şehirde randevulaşmadan denk gelme ihtimali nedir ki? Romanın ana karakteri öğretmen Mustafa Ural ise 1944 senesinde polisten kaçarken sürekli yayan olarak bir semtten diğerine geçiyor. Horhor, Nişantaşı, Rumeli Caddesi, Karagümrük İlköğretim okulu, Pertevniyal Lisesi, Agop’un kahvesi arasında gidip geliyor. Tanıdıklara, eski ahbaplara denk geliyor. Her an onu tanıyan ve ihbar edebilecek birilerine rastlamaktan korkarak dolaşıyor.

İkinci dünya savaşının bitimine doğru sol görüşlü aydınların siyasi rejimden, faşist yönetimlerin yasalarından nasıl etkilendiklerini aktaran roman dönemin toplumsal siyasi ve ekonomik resmini çiziyor. Savaş dönemi çaya, kahveye hasret geçiyor. Ekmek karneyle veriliyor, Buğday almanlara gidiyor. Almanlar Türkiye sınırına dayanmış, politikacılar savaşa girmemek, taraf olmamak için çaba sarf ediyor. Hem sol hem sağ görüşlüler tutuklanıyor. Mustafa Ural toplatılan şiir kitabı yüzünden her yerde aranıyor. Adam asmak hala mümkünken, yakalanınca başına ne geleceğini bilemiyor. Bir şiir kitabı yazmak, görüşünü savunmak, adi suçlardan daha ağar cezalar alıyor. O kaçmayı tercih ediyor.

Kitabın 1974’te yazıldığını, 70’lerin sonlarına doğru Türkiye’de ve dünyada sağ sol çatışmalarının yaşandığını düşününce, sonrasındaki dönemlerde ailelerin neden politikadan uzak durduklarını, çocuklarını apolitik yetiştirdiklerini, eğitim sisteminin ve basılan kitapların neden suya sabuna dokunmayan daha yüzeysel bilgiler verdiğini anlıyorum.

Çoğu zaman tercüme romanlar okuyorum. Uzun zaman çeşitli cinayet romanları, efsanevi ve hayal ürünü romanlar okuduktan sonra anadilde iyi yazılmış bir roman kalbe dokunuyor, okuyanı içine çekiyor. O yüzden çok okumanın değil, seçerek iyi kitaplar okumanın ruha iyi geldiğini düşünüyorum. Karatma Geceleri akıp giden hikayesiyle beni yormadı ve mutlu etti. Karatma Geceleri ile gerçek bir okuma zevki yaşadım.

Karatma Geceleri filminde Tarık Akan, Nurseli İdiz, Engin Günaydın oynamış. Romanın bitiminde Youtube’dan oldukça kötü kalitede bir video olarak filmi izledik. Kitabı okurken aklımda Tarık Akan vardı ve bu okuma merakımı arttırdı. Film kitapla %95 örtüşüyor. Yine de kitap filmden çok çok daha güzel ve Rıfat Ilgaz’ın vermek istediği fikri daha iyi aktarıyor.

Deniz Kurdu

Deniz Kurdu’nu aylar önce Isparta’dayken aldım, okudum. Onu okuyana kadar uzunca bir süre zihnim sevdiklerimin sağlığı, ölümü ve ölüm korkusu konularıyla meşguldü. Gereksiz endişeler, birlikte vakit geçiremediğim, yanında olamadığım sevdiklerimden aniden ayrılma korkusu hayattan keyif almama engel oluyordu. Elimde olmayan, asla önceden bilemeyeceğim şeylerle kafamı meşgul ediyordum. Deniz Kurdu’nu okumak beni o yüksek edebiyat, aşırı duyarlı ve ince fikirli, empatik insan dünyasından çıkardı.

Deniz Kurdu’nda hikayeyi anlatan Humphrey bir edebiyat eleştirmeni, varlıklı bir aileden geliyor, sınırları var ve hayatını genel olarak ufak tefek kaygılarla laf atışmaları ile geçiriyor. Bir deniz kazası sonrası Kaptan Wolf Humphrey’in hayatını kurtarıyor ve onu bırakmıyor. Bundan sonra Humphrey’in zamanı kendini Wolf’un gemisindekilere ispat etme ve hayatta kalma çabası ile geçiyor.

Bu romanı okurken beni iç dünyamın derinliklerinden çıkaran, korkularımın üstünü çizmemi sağlayan Kaptan Wolf’un ölüme karşı umarsızlığı, onu su içmek kadar doğal görmesi ve korkmaması oldu. Korkunun ecele faydası yok. Zevkin sefanın sonu yok. Romanda vahşiliğin ve acımasızlığın insanlıkla birleştiği yerde edebiyat var. Kabalığın arkasında da edebi zeka, büyük düşünürlerin hayata bakışı var.

Japon yazarlar hayatı ince ince yazarken, detaylara dikkat eder, olaylar üzerinde dururken, Jack London maceraları çok uzatmadan heyecanı merakı koruyarak anlatıyor, hayatı basitleştiriyor. Bazen bir olayın arka planını daha çok bilmek isterken o lafı uzatmıyor. Diğer yazarların yarattığı derin düşünme, sorgulama alışkanlığını bir anda yerle bir ediyor. Kaba kuvvetin hüküm sürdüğü, insanın hayvanları avlayıp ticari amaçla kullandığı ve sömürdüğü bir dünyada ne inceliği? İnceliğe yer yok. Düşünen değil saldıran, doğru davranmaya çalışan değil uyanık olup karşısındakini tuzağa düşürenin karnı doyuyor. Olaylara anlam yüklemek, üzerinde durmak sadece yoruyor. Politik çıkarımlar yapmadan vahşeti gözler önüne seriyor ve mesaj vermiyor. Ne olursa olsun önüne ve ileriye bakacak düne takılmayacaksın. Söz konusu kendi sağlığında olsa, acıyı yaşayacaksın ve geçecek. Fiziksel acı fiziksel olarak kalabilir bu ruh hastalığına dönüşmeyecek. İnsanın insan tarafı ve maddi yanı birbirinden ayrı olacak.

 

Kitapların iyileştirici gücüne inanıyorsak eğer, Jack London’ın sağlıklı bir dünya görüşü olduğunu bilip, onu okuyarak maceradan maceraya koşabilir, hayatı daha kolay yaşayabiliriz. Yaşamdan, okumaktan zevk almak istiyorsak, okurken günlük hayatı unutmak istiyorsak, Jack London ideal bir yazar.

Sineklerin Tanrısı

Sineklerin Tanrısı, William Golding tarafından yazılmış ve yazara 1954 nobel edebiyat ödülünü kazandırmış bir alegori. Atom çağında savaş bölgesinden güvenli bir bölgeye kaçırılan İngiliz çocukların uçağı düşüyor, yaşları 6 ile 12 arasında değişen çocuklar cennet adası ya da mercan adası diyebileceğimiz bir adada hayatta kalmaya çalışıyorlar.  Kitapta büyüklerin dünyasında yaşananlar küçüklerin dünyasına aktarılıyor. Golding açıkça bir kurumu ya da kişileri eleştirmiyor. İngiliz hayat tarzını çocukların dış görünüşleri, konuşmaları ve kavgalarını genel toplumsal yapının çarpıklığını vurgulayarak aktarıyor.

Kitapta olaylar çocukların adaya düşmesi ile başlıyor. Çocuklar büyüklerden gördükleri gibi organize olabilmek için 12 yaşındaki Ralph’i şef olarak seçiyorlar. Çünkü ilk kez Ralph denizde bulduğu bir deniz kabuğunu öttürerek bütün çocukları topluyor. Burada ilk bakışta yönetim için seçtiğimiz kişilerin kim olduğunu ne yaptıklarını ve ne vaad ettiklerini düşünmeden seçimlerde bulunduğumuzu görüyoruz. Sonra kafası daha iyi çalıştığı halde fiziksel özelliklerinden dolayı dışlanan Domuzcuk’u, iyiliğinden dolayı bastırılan Simon’u, vahşiliğinden dolayı kendi şefliğini ilan eden Jack’i ve katil Roger’i görüyoruz. Küçük canavarlar zamanla adayı altüst ediyorlar. Kötü büyükler küçükleri yönetebilmek için gerçekte olmayan bir canavarı kullanıyorlar. Küçüklerin açlığından, cahilliğinden, güçsüzlüğünden faydalanıyorlar. 

Okurken hem Birleşmiş Milletlerin kuruluşunu hem İngiliz sömürgeciliğini düşündüm. 66 yıl önce yayımlanan roman bugün hala geçerli, hala hayatımız aynı kurallara ya da kuralsızlık ve kanunsuzluklara göre şekilleniyor.  

Okuduğum diğer nobel ödüllü yazarlara ve kitaplara kıyasla, Sineklerin Tanrısı’nın daha çok okunduğu ve daha çok yorumlandığı izlenimine kapıldım. Kitap Good Reads’te ve WordPress’te çokça yorumlanmış, bazıları kitabı dört kez okumuş. 

Bana kalırsa Golding’in yazımdaki başarısının arkasında hayat tecrübesi ve yazarlık dışında bir mesleğinin (öğretmenlik) olmasının etkisi var. 250 sayfalık kitap okuru zorlamıyor, birbiri arkasıra gelişen olaylar merakı canlı tutuyor ve tek seferde uzun uzun betimlemeler yapılmadan karakterler ortaya çıkıyor. Golding görüşlerini okuru herhangi bir ikileme sürüklemeden, soru cevap oyunları ile, bilinmezliklerle yormadan aktarıyor. 250 sayfa bittiğinde dünya üzerindeki genel adaletsizliği görüyoruz. Bana dokunan konu hep aynı oluyor; zaman geçiyor ancak biz toplum olarak bir arpa boyu yol alamıyoruz. Hep aynı olayları yaşıyoruz. Çünkü insanlar değişmiyor ve mevcut – yanlış – bilgilerini bir sonraki nesle aktarıyorlar. Bu kitabı okuyan biri bugün İngiltere’de neden hala bir kraliyet ailesi kavramının olduğunu, neden hepimiz gibi olan insanlara bir kesimin hayranlık duyduğunu daha iyi anlar. 

Son zamanlarda İngiliz edebiyatının farklı türleri ve dönemlerinden okuduğum için bildiğimiz yanlışların İngilizler tarafından da bilindiğini görmek hoşuma gitti. İngilizler eserlerini kitlelere duyurabiliyor. Bir adada yaşayan insanların sosyal hayatı Anadolu insanı tarafından da biliniyor. Sarışın, eli yüzü düzgün, haftasonu Midillisi ile dolaşan çocuk Ralph, kabul gören İngiliz tiplemesi olarak ifade ediliyor. Bu tipleme romanda her ne kadar övülmese de, en nihayetinde okunduğu yörelerde İngilizlerin daha üstün daha varlıklı bir hayatı olduğu izlenimini yaratıyor. Ralph’e kıyasla Anadolu’da at binen bir çocuk mutlaka başla türlü anlatılır ve yazılırdı.

Sineklerin Tanrısı en başta İngilizleri eleştirdiği halde yazar görüşlerini ifade ettiği için  kötü tecrübeler yaşamak zorunda kalmamış. Yazar olarak tanındıktan sonra öğretmenliği bırakıp 5 kitap daha yazmış. İngilizleri ne kadar eleştirsek de Sineklerin Tanrısı’nın İngiltere’de okullarda okutulmasını toplumsal değerlerin yükseltilmesi ve birlikte daha barışçıl bir ortamda yaşamak için bir adım olarak görebilir, eleştiri kültürünün gelişmesini sağladığını söyleyebiliriz. Eğitim çağındaki çocuklar mutlaka iyi ifade edilmiş metinleri okuyarak kendilerini ifade etmeyi ve savunmayı öğrenirler. Bu da İngilizlerin tipik bir davranışı olsa gerek ki, kitapta da çocukların çokça toplanıp konuşması ancak iş yapmaya gelince herkesin oyuna dalması konu ediliyor. Yine kıyaslama yapacak olursak, buradan neden İngilizlerin diplomaside geliştiğini, Türklerin ise konuşmayı bilmediğini ancak üretken olduğunu çıkarabiliriz. 

Son olarak romanın beğendiğim bir diğer yanını söylemek istiyorum. Kitap Mina Urgan tarafından tercüme edilmiş. Okurken tek bir yerde bile yazım ve ifade bozukluğuna rastlamadım. Sineklerin Tanrısı başından sonuna zihni çalıştırarak ilgi uyandırarak okunuyor. Mutlaka okunması gereken bir eser. 

 

Koşucular

2020. 2018’de yazılmış, günümüz insanının yaşamını, dünya kaynaklarının tüketimini ve ölümünü anlatan bir kitap Koşucular. Bir şimdiki zaman ‘hikayesi’ değil, ‘romanı’ değil. Şimdideyiz hepimiz. Profesör, ev hanımı, dünyaca ünlenmiş kişilerin yaptıkları hepsi birlikte bizi bir yere getirdi. Bugüne. Yiyoruz, içiyoruz, seyahat ediyoruz. Sürekli bir yerden bir yere gidiyoruz. Bu ister bir şehirde bir metro hattından diğerine geçmek, isterse İzlanda’nın kuş uçmaz kervan geçmez yerlerinde macera arayışıyla yollara düşmek olsun. Yaşamak istiyoruz, hayatta kalmak, bu dünyaya kazık çakmak, öldükten sonra da var olmak istiyoruz. Dünyanın kaynaklarını tüketiyoruz. Koşuyoruz fakat bir yere varmıyoruz. Arayış içindeyiz. Hayat koşullarımız, dünyanın farklı yerlerinde kendimize kurduğumuz birbiriyle aynı hayatlar aynı sorunlar bir kişinin hikayesi değil. Biz evrenle, doğayla biriz. Birbirimize ve doğaya yaptıklarımızın karşılığını alıyoruz. O yüzden kendi başına bir formu var Koşucular’ın ve ne bir romana ne de bir hikayeye uyuyor.

Kitabın adı almanca Unrast – huzursuzluk, ingilizce Flights – Kaçış ve türkçe Koşucular. Kitabın sonuna kadar adının sebebini ve birbirinden farklı hikayelerin nereye varacağını tahmin edemedim. Kaldı ki yazar hikayelerin birinde açıkça, ‘size bu kitabın sonunda nereye varacağımı söylesem asla inanmazsınız’ sözüyle okuyucuya da hitap ediyor. Birbirinden farklı kısa, uzun, nerden başladığı nereye varacağı çoğu zaman belli olmayan metinlerde yoldaki insanların durumu anlatılıyor. Havaalanında gördüğümüz insanlar, metrodakiler, tatildekiler. Hepimiz yolda, seyahatte tüketiyoruz. Dünyanın bize sunduğu temiz havayı, suyu kendi zevkimiz için bencilce tüketiyoruz ve hayatta kalmak, hayattan daha çok keyif almak istiyoruz. Tüketim toplumu olduğumuzu, günümüzün problemini anlatmış, ancak kitabın sonuna kadar yaptığımızdan memnun olacağımız şekilde. Hikayelerinin bazıları geçmişte olup bitmiş olaylar olsa da, o hikayenin orada bitmediğini tekrar konuyu bugünkü uygulamalara getirerek aktarmış. Bilerek ve isteyerek olayların tarihi sırası karmaşık verilmiş, bazı konular hatalı yazılmış. Wikipedia, cep telefonları, Google hizmetleri, otel odaları, havaalanında sunulan hizmetler ve havaalanlarının yeni yaşam alanı, şehir içindeki küçük şehir oluşu, günümüz insanının cahilliği ve boşluğu kimi olayların bilerek yanlış aktarılmasıyla iletilmiş. Philip Verheren, Angelo Soliman, Atatürk, Chopin kitapta ismi geçen tarihe adı yazılmış kişiler. Doğrular yanlışlar, yaşama mücadelesi, hayatı kaçırmama derdi birbirine geçiyor ve günümüz insanının kafa karışıklığı da aktarılıyor. Koşuyoruz ancak hedefsiz ve nereye varacağımızı bilmeden tüketiyoruz. Google’dan bize arkadaş olmasını bekliyoruz. İnternetimiz çekmediği anda hayati tehlikeye düşebiliyoruz. İşte o yüzden kitabın almanca ve İngilizce adı da Türkçe adı kadar kitabın vermek istediği mesajı doğru olarak aktarıyor.

Ben yazarın kurduğu karmaşık anlatım içinde onun yazma ve cümle kurma yeteneğini zaman zaman eksik görsem de, sonunda bunun da kasti olduğunu düşünüyorum. Bu zamanda kim doğru konuşuyor ve doğru yazıyor ki? Kim araştırıp bilerek konuşuyor ki? Yarım duyduğumuz fikirleri doğru olarak satıyoruz çevremize. Yazarın Atatürk hakkında yazdığı hikayenin de bu anlayışı ifade etmek için bilinçli olarak hatalı aktarıldığını düşünüyorum. Kendisi de kitabın arkasındaki sözünde ‘Hatalarımı yineliyorum ve bunun gerekli olduğunu düşünüyorum’ diyor. Çünkü diğer hikayelerde de küçük hatalar yapıyor, çünkü hiçbirimiz araştırmıyoruz. Araştırmadan okuduğumuza, duyduğumuza inandığımızı aktarmak için çok iyi bir yöntem seçmiş.

Olga Tokarcyuk günümüz insanını anlayan ve aktaran Polonyalı bir yazar. Polonya kökenli bir alman arkadaşımın söylediğine göre, aktardıkları Polonyalıların kolay kabul edeceği şeyler değil. Kaldı ki, basında da Olga Tokarczuk’un Polonya’da sevilmediğini okuyabiliriz. Aslında sadece günümüze dini ve fiziki açıdan eleştirel yaklaşan biri ve eleştirilerinde haklı olduğunu söylenebilir. Ayrıca nobel ödülünü almasında çevreci yaklaşımının, plastik kullanımını konu etmiş olmasının ve kitap boyunca devamını getirdiği konulardan biri olan ‘plastinasyon’ işleminin etkili olduğunu düşünüyorum. Sonsuzluğa ulaşmak için geleneksel mumyalama işlemleri yerine ‘plastinasyon’ daha garantili bir işlem ve buradan yola çıkıp günlük hayatta kullandığımız plastiklerin doğada kaybolmadığına yönelik de bir çıkarım yapmak mümkün. İsveçli nobel komitesinin haklı, doğru ve stratejik bir kararı olduğunu düşünüyorum. Artık daha çok Olga Tokarczuk kitabı basılacak ve okunacak. Toplum tüketilen plastik, salgılanmasına sebep olulan karbon gazı ve hayvanlara yapılan haksız muamele konusunda algısını geliştirecek.

Benim için üzücü olan, şimdiye kadar Koşucular hakkında okuduğum kitap incelemelerinin çok yüzeysel olması. Yazarın verdiği mesajın kitap incelemesi yazanlar tarafından tam olarak anlaşılmadığı kanaatindeyim. Kitabı eline alıp A, B, C kişilerinden bahsedilmiş, kısa hikayeler anlatılmış, 362 sayfa, 2018’de yazılmış demek, aynen yazarın eleştirdiği türden bir tüketici olmak benim gözümde.

Yarasaların Şarkısı

Son zamanlarda okuduğum en güncel ve en sıradışı kitap Yarasaların Şarkısı.

Hikaye Polonya’nın Wroclaw şehrinin bir dağ kenarı yerleşkesinde geçiyor. Burada yaşayan çoğu kişi kış döneminde şehre giderken kışı platoda geçirenlerin hayvanlara ettikleri zulüm ve hayvanlara acı çektirenlerin ölümleri cinayet romanını oluşturuyor.

Tokarczuk’un yarattığı karakter yavaş hareket eden, çevresi tarafından tuhaf ya da deli olarak anılan yaşlı bir teyze olduğu için, kışın üzerinize bir battaniye, elinize sıcak bir çay veya süt alarak okuyacağınız tatlılıkta akıyor hikaye. Kim doğada vakit geçirmeyi, insanların arasından çekilip biraz kendi başına vakit geçirmeyi istiyorsa, bu kitap onlar için ideal.

Hayatta hayvanseverlerin biraz hafife alındığını, vejetaryenlerin ciddiye alınmadığını ve savundukları şeylerin zaman zaman aptalca bulunduğunu defalarca gördüm. Hayatını doğru yaşamak isteyen titiz dikkatli ve kuralcı kişilerin, emeklilerin ciddiye alınmadığına da defalarca şahit oldum. Bu kitapta Olga Tokarczuk sosyal hayatımızdaki bu davranışları çok tatlı bir dille resmediyor.

Yazar insanların kendileri dışındaki canlılara hak ettikleri değeri vermediklerini, çevreye saygısız davrandıklarını hayvan haklarını ihlal ettiklerini vicdana hitap edecek, gelecek için daha fazla sorumluluk almayı ve yapılan yanlışların düzeltilmesi için dikkat çekecek şekilde anlatıyor.

Romandaki ana karakter yaşadığı şeyleri astrolojiye bağlıyor, yıldızların konumlarına göre insanların kaderini okuyor. İnandığı şeyi sonuna kadar savunup arkasında duruyor. Ciddiye alınmadığı zaman kızıp, intikamını alıyor. Özellikle ilk başlarda yaşlı kadının bazı davranışlarını okurken içimden beni anlattığını düşündüm. Benim konuşmalarım, yorumlarım, insanlar hakkındaki fikirlerim yazılmış dedim, ama zamanla kadının kendi halinde bir kişi olmaktan çıktığını ve haklı olarak deli diye anılmasına sebep olan davranışlarını ona söylenenler üzerinden gördüm. Bir yandan bu karakter benim aynam oldu. Her defasında astroloji ile ilgili yorumlar yaptığımda etrafımdakilerin neden ciddiye almadığını da anladım. Bazen bir şeyi anlamak için başkasının üzerinden olayı gözlemlemek gerekiyor.

Kitapta Olga Tokarczuk’un ana karakter üzerinden zaman zaman kendisini, kendi savunduğu fikirleri anlattığını düşündüm. Fakat sonra karakterin aykırı davranışları ve başkaları tarafından eleştirildiği konular makul ve sıradışı davranışlar arasında çizgiyi çekti.

Roman benim için Polonya’daki bir dağ köyüne seyahatti. Konu edilen köyün çek sınırında olması, sınırda yaşayan insanların öte tarafı biraz daha insancıl, daha yaşanılabilir görmesi ve oraya özenmesi anlaşılır geldi. Dünyanın hemen her yerinde sınır yerleşkelerinde hayatın akışının benzer hayallerle dolu olduğunu düşünüyorum.

Bugüne kadar okuduğum ilk Polonyalı yazar Tokarczuk. Onun sayesinde Polonyalıların günlük hayatına, adlarına, ifadelerine biraz yakınlaşma şansım oldu. Kitabı yazar ve eserleri hakkında bilgim olmadan, konusuna göre seçmiştim, Tokarczuk’un neden Nobel ödülü kazandığını kendim görmek isteyerek. Yarasaların Şarkısı Tokarczuk’un en popüler ve Nobel ödülü almasına vesile olan kitabı değil, muhtemelen bu sebepten henüz Türkçeye tercüme edilmemiş. Ben almanca tercümesinden zevk alarak okudum ve on gün içinde bitirdim. Bundan sonra Koşucular ve Gündüzün Evi Gecenin Evi kitaplarını okuyacağım.

Doktor Hastalandı

Doktor Hastalandı okunması kolay, hikayesi ilginç bir kitap. 1959’da yazılmış, o yüzden İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Londra’ya, Londra’da fahişelik yapan alman kadınlara biraz dokunuyor. Son okuduğum kitapların İkinci Dünya Savaşı çevresinde dönmesi tamamen tesadüf, istesem herhalde böyle bir zaman dilimini hedefleyemezdim.

Bu defa hikayenin Londra’da geçmesi, Soho civarındaki olayları aktarması, kahramanın Burma’da eğitim veren bir ingiliz dilbilimci olması, olayların akışını, aktarılışını çok değiştiriyor. Her yazar kendi dili döndüğü kadarıyla gördüğü yaraya parmak basıyor. Fakat seçtiğim yazarlar hep kendi toplumları ile dilleri ile bir noktada çelişkiler yaşayan kişiler oluyor.

Anthony Burgess İngilizlerin diğer ülkelerdeki faaliyetlerini, Londra’nın batakhanelerini güzel anlatmış. Edebi bir dil kullanmamış. Günlük dil, günlük takılmalar ama yaratıcı bir hikaye ve çok olaylı. Okurken her defasında vermek istediği mesajı espri yapmadan güldürerek aktardığını fark ettim. Doktorların soğukluğunu, insana verilen değer dolayısı ile ameliyata zorladıklarını ama bir madde muamelesi yaptıklarını hikayede resmetmiş. Hastaneden kaçıp serserilerle arkadaş olmuş, karısından vefasızlık görmüş. Cebinde bir kuruş yokken her gün karnını doyurup, yatacak yer bulmuş. Sonunda hem zihnen hem bedenen iyileşmiş. Yaşamanın düzenli bir iş, düzenli bir gelirden farklı bir şey olduğunu keşfetmiş. Hayata dönmüş.

Yazar hiç zorlamadan, uzun cümleler kurmadan olayları örmüş. Sevgi nedir, evlilik, aşk nedir herkes kendine göre bir tanım yapıyor. Aldatmak da herkesin sözlüğünde başka türlü yazıyor. Kimi bedensel birlikteliği aldatmak saymıyor, kimi ruhsal aldatmayı aldatmak olarak görmüyor ve kabul ediyor. Döneme göre, kişi kendi vicdanını nasıl rahatlatacaksa ona göre aldatma kavramı ve evlilik kavramı işleniyor.

Milena’ya Mektuplar ile Doktor Hastalandı arasında hepi topu 40 yıl var. Aşkın anlatımı, sadakat, ihanet, bağlılık, vefa çok başka türlü anlatılmış.

Son dönemlerde ısrarla okumaya daha çok vakit ayırdığım ve arka arkaya okuduğum için yazarlar ve olaylar arasındaki geçişleri daha belirgin bir şekilde hissediyorum. Prag’da Yahudilerin Amerika’ya göç etmek için toplanmasından, Soho’daki saat hırsızlarına geçiyorum. Okumasam kendi hayatımı bilirim, dünyama hapsolurum. Yüzyıl geçmiş olsa da insani duyguların değişmediğini, temel kavramların ve karakterlerin özünde aynı olduğunu göremem. Kimisi okumayı hafife alıyor, ama ben okumanın zenginlik olduğunu, okunmadan duyguların farkına varılamayacağını ve gerçek anlamda insan olunamayacağını düşünüyorum.

Milena’ya Mektuplar

Kafka aşık ve hasta bir adam. Milena’ya yazdığı mektupları okuyunca tanıdım Kafka’yı. Kendini zihnen ve bedenen dış dünyaya kapatmış, hassas bir ruh ve bedenle yapacağı aktiviteler kısıtlanmış, yapabildiği şey çoğu zaman sadece yazmak. Daha doğrusu, onun yazma sıklığını görünce, ben yazmanın hayat şartlarıyla doğrudan bağlantılı olduğunu düşündüm.

İnce düşünen, sözlerin ağırlığını bilen insanlar dillerini ona göre kullanırlar. İncitmek istemezler, çokça incinirler düşüncesizliklerden. Kafka hastalığından dolayı hareket alanı kısıtlı olan, yakınındakilerle çatışma halinde olan birinin yapacağını yapmış, sevgilisine yazmış, arka arkaya, cevap beklemeden, durmadan. Mektupların sırası karışmış postada, sonra gönderilen erken gitmiş. Sorular cevaplar sırasını bulamamış bazen. Kafka içerlemiş, kızmış, az olan parasını sevdiği kadına teklif etmiş, ısrar etmiş alması için, sevmiş. Sevmiş ama kendine güvenememiş, bazen kavuşmak için ısrar etmemiş, bazen de iki saat görüşebilmek için günlerce hesap yapmış. Sevgisini ifade etmek için süslü kelimeler kullanmamış. Sabah akşam ve her gün yazmış. Cevap hep gelmiş. Kelimelerle oynamışlar karşılıklı Milena ile.

Başından sonuna akıcı, Kafka’nın ruhunun inceliğini ve yazma yeteneğini gösteren bir kitap Milena’ya Mektuplar. Bir gün yayınlanacağını düşünmeden, sürekli temize çekilmeden, Kafka’nın elinden ilk çıktığı gibi gönderilmişler. Kafka kendini nasıl ifade ediyormuş, en basit en küçük kaygılarını nasıl paylaşıyor, nasıl tartışıyormuş mektuplarda fark ediliyor. O dönemin insanlarını ve alışkanlıklarını da anlatıyor.

Kitapta Kafka Prag’da yaşıyor ve almanca yazıyor, Milena Viyana’da yaşıyor ve çekçe yazıyor. Şimdikinin tam tersi bir dil ve toplumların yerleşimi söz konusu yani. Bu ikinci dünya savaşı öncesinde halkların nasıl dağıldığını akılda kalacak şekilde aktarıyor.

Önce Prag Mezarlığı sonra Milena’ya Mektuplar’ı okuyunca ikinci dünya savaşını hazırlayan durumun gelişimini takip edebildim. Prag Mezarlığı 1890’larda bitiyordu, Milena’ya Mektuplar 1920’de yazılmış. Arada geçen 30 yılda yer altında yürütülen işler zamanla ‘normal’ ve halkın aleni yargısı olmuş.

Milena’ya Mektuplar’ı okumadan, hasta bir yazarın mektupları olduğunu düşününce kulağa kasvetli geliyor. Hele Kafka olunca yazan, hemen bir ‘bana göre değil’, ‘ben okuyamam’ yargısı işitiliyor. Gerçekteyse kitap akıcı ve hiç bir yerde takılmadan okunabiliyor. Renkli olaylar anlatmıyor, deniz kızının prense aşkı gibi değil, ‘olaylar’ yok, ama edebiyat var, insan var, yazının güzelliği var ve okunuyor. Elimden bırakmadan okudum desem yeridir. Okudum ve okurken dinlendim.

Kafka okumaya Milena’ya Mektuplar’dan başlanmasını öneriyorum. Geçmişte Dönüşüm ve Dava’yı okumuştum, ama şimdi tekrar okumak istiyorum, bu defa satır aralarını ve Kafka’nın vermek istediği mesajı daha iyi anlayacağımı düşünüyorum.

Prag Mezarlığı

2010’da yayımlanan Prag Mezarlığı Umberto Eco’nun okuduğum ilk kitabı. Prag Mezarlığı’nı Eco’nun dili ve anlatımı hakkında fikir edinmek isteyerek seçtim.

İlk olarak okuması zor bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Başlarda kitaptaki olayları takip etmek için Avrupa tarihindeki belirli olayları ve kişileri biraz olsun tanımak gerekiyor. Kitabın konusu kasvetli ve karmaşık olmasına rağmen kurgusu okunmasını sağlıyor.

Hikayede Eco iki karakteri bir kişi üzerinden anlatıyor. Noter Simon Simonini ve peder Dalla Piccola sırayla bir günlüğe yazıyorlar ve olayları bu yazılardan, kendi kendilerine itiraflarından ve konuşmalarından öğreniyoruz. İtalyan savaşları, İtalya-Fransa-Almanya arasındaki politik oyunlar, Paris kulisleri ve büyük küçük düzenbazlıklar zaman zaman fazla geliyor. Okurken arada bir ‘kendime bunu neden yapıyorum’ diye düşünsem de sonunda Prag Mezarlığı’nı okumanın bu hayatta yapılması gereken bir şey olduğunu düşünerek kitabı bitirdim, çünkü hikayeden çok şey öğrendim.

Kitapla ilgili diğer blogger ve yorumcuların ‘Umberto Eco Yahudi kıyımının temelini oluşturan siyon belgelerinin nasıl oluştuğunu anlatıyor’ demesini çok yüzeysel buluyorum. Bu kadarını söyleyerek özetlemek bence yazara haksızlık. Kitapta daha fazlası var. Eco’nun anlattığı herşey bugüne uyuyor. Hepsi bugün yine yapılıyor. Öyle ki, sanki bugünün siysetini geçmişte de planlanan buymuş gibi anlattığını, bugünden geçmişe giderek ders verdiğini düşünüyorum.

Eco’nun yarattığı ana karakter Simon Simonini sahte belgeler düzenleyen bir noter ve aynı zamanda bir katil. 1850’lerden 1890’lara kadar kimden hoşlanmıyorsa, kimle çıkar çatışması yaşıyorsa hem kendi hesabına hem onu tutanlar adına öldürüyor veya öldürtüyor. İşine geldiği gibi çalışacak bombacılar buluyor. Patlattırdığı bombalarla siyaseti direkt olarak etkiliyor. Eğer bunları yapmazsa kendi hayatı tehlikeye gireceği için her defasında bir adım daha ileriye gidiyor, onu tutanlar da ölüyor o hayatta kalıyor.

Simonini savaş çıkaracak yazılar hazırlıyor, bunları yüksek meblağlara satıyor. Masonlar, Cizvitler, Fransız politikacılar, kilise tarafları ve karşıtları hepsi bir ipte oynuyorlar bu üst düzey ajanın elinde. Tüm bu cambazların oynadığı ipte tek bir konu ağar basıyor, o da yahudi düşmanlığı. Yahudilerin kendi çıkarlarını güden, dünyadaki diğer ırklara düşmanlık ve hainlik besleyen, devletleri içeriden ele geçirmeye çalışan insanlar olduğu farklı sahnelerde ve yıllarda sürekli tekrarlanıyor. Toplulukta ayağı kaydırılmak istenen kim varsa, o kişinin Yahudi olduğu iddia ediliyor.

Yahudiler doktor oldukları için, bankacı oldukları için, sanatla uğraştıkları için suçlu ve kötü oluyorlar. Gerçekte kötü olmayan özellikler çeşitli hikayelerde hep kötü kılıflara sokuluyor, düşmanca anlatılıyor. Yazılanlar, planlananlar basın aracılığı ile halka aktarılıyor. Bu da halkta yahudilere karşı nefret tohumlarının nasıl ortaya atıldığını sere serpe anlatıyor.

Kitabı ilginç yapan unsurlardan biri ana karakter haricindeki kişilerin hepsinin gerçekte yaşamış ve kitapta geçen konuşmaları gerçekte de yapmış olmaları. Taxil adında bir gazeteci bütün basını, masonları, kiliseyi elinde oynatıyor. En sonunda kilise ile dalga geçmesi için yüklü bir para alacağını düşünerek, yaptığı oyunları anlatıp kiliseyi rezil etmeye çalışıyor, ancak kendi sonunu hazırlıyor. Bugün Taxil’in düzenbazlığı Wikipedia’da bulunuyor.

Kitapta Emile Zola, Dostoyevski ve Proust gibi yazarların adları geçiyor. Ana karakter Simonini Zola ve Proust için ‘onlar kim’ diyerek yazarları küçümsüyor (Çünkü kendisi Prag Mezarlığı gibi bir eser yaratmış!).

Genel anlamda siyasete kafa yormayan, Avrupa’nın yakın tarihi konusunda bilgisi olmayan okurlar için okuması zor, ancak okuduktan sonra tatmin eden bir kitap. 

Bu okunması zor kitap için Eco’nun verdiği emek, bilgi birikimini aktarış şekli ve kötü olayları okura kuruntu yaptırmadan, kızgınlık hissettirmeden anlatması yazarın soğuk kanlılığını ve profesyonelliğini gösteriyor.

Sanat ile mutlu olmak?

Evrensel yazarları, dünya klasiklerini okumayı tercih ettiğim için, kitaplarım hep dünyadaki sorunlara, toplumsal sorunlara yönelik. Son zamanlarda bu sevdiğim ve kendimi geliştirmeme yardımı olan tarzın enerjimi tükettiğini fark etmeye başladım. Günlük hayatımın yoğunluğu ve yoruculuğu içinde, benim de olayların iyi yanlarını görmeye ihtiyacım var. Doğru olan ard arda okuduğumuz kitapların sürekli bir yönde ve zihinsel olarak yorucu olmamasına dikkat etmek ve dinlenmek için zaman ayırmak, kendimize özen göstermek. Zihni dinlendirmenin, ruhu tatmin etmenin bir yolu sanat ile ilgilenmek. Çünkü

  1. Sanat görmektir. İçinde yaşadığımız duruma hapsolmak değil. Durumu etraflıca incelemek ve uzaktan bakabilmektir.
  2. Güzel şeylere bakmak iyileştirir. Güzel sözlerin iyileştirdiği gibi.
  3. Sanat yalnız olmadığımızı hissettirir. En yakın örneği şuan halen İstanbul’da devam eden 7. kıta temalı bienal. Evde çöp ayırırken her gün kızıyorum, ne çok çöp üretildiğine. Bienal’in konusu ve herkesin ya da birilerinin bu soruna ilgi duyduğunu görmek bu öfkemi biraz azaltıyor. Gelecek için umut besleyebiliyorum, farkındalık oluştuğunu görerek.
  4. Sergilerde arkadaşlarımla veya yalnız iyi vakit geçiriyorum.
  5. Yeni şeyler öğreniyorum.
  6. Kendi hislerimi daha iyi tanıyabiliyorum, eserlere verdiğim tepkilere ve bende bıraktıkları izlere bakarak.
  7. Aynı durumu benden daha farklı değerlendiren insanları anlamam için onların bakış açısından bakabiliyorum.

‘How art can make you happy’ i okumak istedim. Her ne kadar istediğim bir aktiviteyi yapsam ve iyi vakit geçirsem de, bir sergi gezisinden sonra ne kadar da az şey bildiğimi hissedip, daha öğrenecek çok şey olduğunu düşünüyorum. Sanat eğitimi almadım, temel bilgimin oluşması için bir yerden başlamam lazım diyorum.

‘How art can make you happy’ de sanat konusunda rahat olmamız söyleniyor. Rahat olun, çünkü o müzelerde, açılışlarda gördüğünüz insanların da zaten ancak yüzde 20’si derin bilgiye sahip. Müzeleri gezmeniz için sanat tarihi eğitimi almanıza gerek yok. Müzeler, sergiler herkes için. O yüzden her müzenin ücretsiz olduğu günler var. Halka ulaşılsın diye.

Kitapta genel olarak sürekli sanattan bahseden ve bilgisi ile sizi ezmeye çalışan bir çevreniz varsa, bu çevre ile nasıl başa çıkabileceğinizi anlatıyor. Diyor ki bir sanat sohbetinde kendinizi kötü hissetmeyin, herkes sanatla ilgili konuşabilir. İnsanların çok azı sizin kendinizi kötü hissetmenizden tatmin olur. Eğer birinin kendi bilgisinden çokça bahsedip, size kötü hissettirecek tavrını görürseniz, onunla futbol, magazin ve başka konular konuşun gibi öneriler veriyor 😉 Daha pek çok güzel fikri ünlü sanatçıların sözleri ile birleştirerek aktarıyor.

Kitaptaki en sevdiğim ifadelerden biri, sanat karşısında kendini kötü hissetmenin normal olduğunu söylemesi. Diyor ki, sanat güzel şeyler anlatmak için değil. Gördüğünüz eser kötü hissettirebilir, bu da normaldir. Hissedebildiğimizi ve anladığımızı, empati duyduğumuzu gösterir.

Sanatla, okumakla daha da insan oluyoruz. Empati duygumuzu geliştiriyoruz. Roman okumak güzel olsa da, biraz farklı alanlarda okumalar yapmak niyetindeyim artık. Ancak böyle sanat konusunda hissettiğim açıklığı ve açlığı kapatırım.

 

Kamelya Adası Kadınları – Die Frauen der Kamelien Insel

Hayatım ne zaman aktif, ne zaman genel sağlığım iyi, o zaman çok kitap okuyorum. Ya da tam tersi, ne zaman çok okuyorum, o zaman hayatımda kendimi daha başarılı hissediyorum. Dengede olmanın anahtarı gibi okumak. Lisedeyken dünya klasiklerini okuduğum dönemde ders notlarım da iyiydi. Çalışırken master yaptığım dönemde yine çok okumuşum. Bu yıl yine yoğunum ve yine çok okumaya çalışıyorum. Boş durarak, tv izleyerek dinlenmiyorum. Okuyarak, spor yaparak, yemek yaparak dinleniyorum.

Kamelya adası kadınlarını okurken kendimi ne kadar yorduğumu ve hiç takdir etmediğimi fark ettim. Liseden bu yana her zaman okuduğum romanları çok yanlı seçtiğimi düşünürüm. Dünyanın farklı yerlerinden, farklı kültürlerden seçerim. Bilinen ve mutlaka okunması gerek denen kitaplara zaman ayırırım. Kafka, Haruki Murakami, James Baldwin, Tolstoy ve daha niceleri. Türkçeye tercüme edilmiş zorlu kitaplarda epey yol aldım, Almanya’ya taşınınca almanca okumalar geldi. Okumalarım ne kadar kolaylaşsa da, ilk başlarda almanca romanları okurken daha ne kadar yol almam gerektiğini gördüğümde kendimi eksik hissettiğim günler oldu.

Bu sene başında bir süre Türkçe okudum. Charles Bukowski’yi, Kafka’yı, Milan Kundera’yı almanca okumaya kalkışmadım. Türkçe okumanın ne kadar dinlendirici olduğunu hissettim. Sonra yine Almancaya geçmem gerekti. Türkçe okurken Almancam geriliyor. O yüzden son okuduğum 4 kitap arka arkaya almanca idi. Biri hariç Hep kendi seçtiğim kitaplardı. Haftasonu 80’lerin siyasi sorunları, Maske dünyadaki kötülüklerden kaçan bir adam, Hayatımın Aşkları kara mizah ve cinayet romanı. Hayatımın aşkları çok güzeldi, büyük kısmı Toskana’da geçiyor, iki genç kızın yaramazlıklarını (cinayetlerini)anlatıyor ve güldürüyor.

Dördüncü kitap Kamelya Adası Kadınları Bretanya’da geçiyor, yani Fransa’nın Atlantik kıyılarında. Düğün ile başlıyor, bol yemeli içmeli, arkadaşlarla vakit geçirmeli, çiçeklere bakmalı, denizde ve adada geçen bir kitap. Ana karaya Paris’e geliyorlar zaman zaman, konunun gelişimine göre Madeira’ya gidiyorlar. Kimse dünyanın temel sorunlarını, haksızlıklarını çözmeye çalışmıyor. Kendi günlük hayatlarında kendi sorunlarını çözmeye çalışırken aşık, arkadaş ve mutlular. Biraz entrika var. Benim okuduğum, seçtiğim romanlara göre biraz entrika. Çünkü bu kitap benim değil, iş arkadaşım getirip verdi. O yüzden kendi seçimlerimin her şeye rağmen ne kadar tek yanlı olduğunu bir anda fark ettim. Ben edebiyat okumak, okurken gelişmek istiyorum. Gördüm ki, bu günlük hayatın koşturmacası içinde beni rahatlatıp motive etmiyormuş. Okuduğum için, hikayeler çok ilginç olduğu için keyif alıyorum. Maske’de yüz değiştiren bir japonun hayatındaki çalkantıları okumak ve Fuminori Nakamura’nın Irak savaşı hakkındaki fikrini okumak güzeldi gerçekten ama bana kendimi bütün hissettiren, her şeyin yolunda olduğunu hissettiren, hayatımdan keyif almaya yönlendiren bir kitap değildi. Maske’yi iş arkadaşıma vermiştim. Dilinin ağar ve biraz zor bir kitap olduğunu söyledi. Doğru.

Artık zor kitaplar okumak istemiyorum. İyi hissettiren şeyler okumak istiyorum, ama çok satanlar reyonunun aşk veya entrika kitaplarını okuyamayacak kadar da okumalarımda ilerlediğimi düşünüyorum. Okuma tatmini sağlamadan, günlük hikayeleri okumak, beni büyütmeyecek konulara vakit ayırmak gereksiz geliyor ve elim bu tarz kitaplara gitmiyor.

Yazımı okuyan, kitap önerisi olanlar varsa, yorumlarını beklerim.

Ekmek Arası

Bu yıl yeni yazarlar tanımak istediğimi önceki yazılarımda söylemiştim. Charles Bukowski ile Anthony Borgess arasında ayrım yapamadan, hangisinin hangi özelliği öne çıkıyor bilemeden ve bu kadar okuyup da Bukowski bana bir şey ifade etmediği için, ikisinin de birer kitabını edinmiştim. Charles Bukowski’yi artık unutmam, başkası ile de karıştırmam.

Genel olarak yazar olan insanların özelliği bence yalnız olmaları ve yalnızlığı sevmeleri. Bukowski kendi gençlik yıllarını Henry Chinaski karakteri ile Ekmek Arası’nda anlatırken, yalnızlığı neden sevdiği ve yalnızlığın başkaları ile olmaktan nasıl daha tercih edilir olduğunu anlatmış. Bu yüzden bu kitapta kendimi buldum. Başka pek çok açıdan benle alakası yok. Henry Chinaski asabi, sert erkek, ergen erkek, kızları ve kadınları gözetleyen bir genç adam, ne alakası olabilir benle? Yalnızlık ve yalnız kalmayı tercih etme isteği evrensel. İnsanların niyetlerini anlayıp prim vermemek de öyle. Bu noktalarda bir baktım, Bukowski ile aynı dili konuşuyoruz, aynı enerji sınıfındayız. Ya da öyleydik kendi yaş ve zamanlarımızda.

Yalnızlığı seçmenin depresyonla ilgisi var, hayatı sevmekle, kendinden ve başkalarından memnun olmakla ve en çok da hayatı kabul etmekle ilgisi var. Yalnızlık eğer etrafındakiler rahat vermiyorsa dünyanın en güzel şeyi. Bu açıdan o kadar çok anladım ki, hatta ergen erkeklerde gördüğüm asabiliği de o kadar iyi anladım ki…Kelimeler, yazarlar, kitaplar bunun için var. Duygular bir ve evrensel, Los Angeles’ta yaşayan bir Amerikalı gencin, İstanbul’un sahil ilçelerinde yaşayan gece içen, eve gitmeyen gençlerden ne farkı var? Yüzlerce ümitsiz Amerikalı gençten biri oturmuş, yazmış, hislerini incelemiş ve kendini hep olduğu gibi kabul etmiş, fark burada.

Kitabı okurken git gel yaşadım, Bukowski iyi bir yazar mı, bu iyi bir öykü mü, okuması zevkli mi yoksa okumak için mi okuyorum diye kendi kendime sorarken. İlk başlarda 7 yaşında bir çocuğun hikayesi iken zevkli idi. Sonra baktım çok tek düze ve hayattan bıkmış gidiyor ve okumak için okuyorum dedim, zevk almıyorum. Satırlar dümdüz geçiyor gözümün önünden hiçbir his uyandırmadan bana dokunmadan. Daha sonra dedim ki Aha! Henry – Hank ben işte, işte kardeşim. İşte her şeyi protesto eden anti popülist kardeşim ve sevdim. Sonuna kadar da severek okudum. Bu anlatıma sahip, melankolik, depresif olmadan hayatı ve bezginliği anlatan Bukowski’yi, yaşadığı günden geçmişe bakıp savaşların anlamsızlığını, hayattan beklentilerin ne kadar doğru olduğunu kendi kendine düşüncelerinde tartışan adamı sevdim. Dünyaya ne için geldik, nelerle uğraşıyoruz. Herkesle bir hayat sürerken kendimiz olamıyoruz. Hep düşüncelerimde gecen, hep olmasından deli gibi kaçtığım şey bu. O da kaçmış. D.H. Lawrence’ın tüm kitaplarını okumuş. Bense daha birini bile okuyamadım.

Yeraltı edebiyatı sevenlere hitap eder Bukowski demişler neden? Bunu çözemedim. Bilen varsa buyursun, yorumlasın.

 

Haftasonu

Daha önce Bernhard Schlink okudum, tarzına alıştım. İyi bir almanca okumak için tekrar okumak istedim. Dili iyi, kelimeleri çeşitli. Aradan geçen zaman içinde Almancaya hakimiyetim arttığı için muhtemelen, bu kez ne kadar kontrollü yazdığını da fark ettim.

Aşk kontrollü, solculuk kontrollü, hapiste geçen yılların hikayesi kontrollü. Almanya’da komünistlerin işledikleri suçları ve geçen 30 yılda dünyanın başka bir yer olduğunu anlatmak için iyi bir kitap olmuş.

23 yıl hapiste kalan Jörg’ün hapisten çıkışı şerefine, ablası Jörg’ün eski dava arkdaşlarını haftasonu bir köy evine davet ediyor. Gelenlerin her biri kendi hayat kurallarını oluşturmuş. Kimi Jörg’ü hala eski davanın parçası olarak görüyor, kimi yaptıklarını kabul edemiyor, katil olduğunu hatırlatıyor, yaralamaya çalışıyor. İki günün sonunda Jörg’ün kanser hastası olduğu ve ömrü çok uzun olmayacağı için cumhurbaşkanından af dilediği ortaya çıkıyor.

Çok rahat okuduğum bir romandı. Ne çok merak ettim, ne sıkıldım. Alman komünistlerinin çok vahşi olduklarını ve cinayet işlediklerini, önemli konumlardaki kişilere suikast düzenlediklerini duymuştum. Bu kitap konu olarak bu tarz okuduğum ilk almanca romandı. Bir gün Almanya’daki  komünizmi biraz daha okuyup araştırmak isterim.

Bernhard Schlink  profesyonel bir yazar. Kurgu güzel olmuş, amma velakin hikaye hiç bir yandan fazlaya kaçmadığı için başını ağrıtmayacak şekilde yazılmış o yüzden tutku eksik. Tutku eksikliği eşittir profesyonellik, bu da eşittir itibar ve ticaret için yazılmış roman. En iyi ifade ile, adının güncel kalması ve yazma tutkusunun tatmini için yazılmış bir kitap.

 

Maske

Fuminori Nakamura’nın kitabı bana İstanbul’da yaşadığım ve 30’uma yaklaştığım, hayattan ne istediğimi bilmediğim ama her şeye de karşı olduğum, kendimi bir yere ait hissedemediğim zamanı hatırlattı.

Fuminori Nakamura’nın kitaptaki kahramanı en sevdiği şeyi, ergenlik dönemindeki kız arkadaşını korumak için kendi babasını öldürüyor ve sonra hayatını bunu düşünerek, bunun ağırlığını taşıyarak geçiriyor. Üstüne üstük öldürdüğü adama çok benziyor. Kendini öldürmek istiyor, öldüremiyor. Öldürmektense paralel bir hayat kurmayı seçiyor ve bir yüz nakli ile başka biri olmaya çalışıyor. Kitaptaki olaylar günlük hayatta küçük insanların hesaplarından, dünya politikasına Irak savaşına ve silah tüccarlarının dünyayı nasıl yönettiğine kadar uzanıyor.

Okuduğum her kitabı özenle seçiyorum. Biri diğerini tekrarlamasın diye dikkat ediyorum. İşi garantiye alıp dünyaca ün yapmış yazarların kitaplarından seçimler yapıyorum ki, kitabı yarım bırakmayayım, akıcı cümlelerle zevk alarak okuyayım. Bu kitaptan da son okuduğum kitaplar kadar zevk aldım. Bu kez daha da hoşuma giden şey japon bir yazarın Irak savaşına, dünyadaki savaşlara yaklaşımını görmek oldu. Biz (apolitik olmayı seçenler) Türkiye’de oturup bu savaşların yok yere yaratılan savaşlar olduğunu düşünürken, herhangi bir politik akıma kapılmadan olana bitene bakarken yalnız değiliz. Kendini olaylardan soyutlayabilen, ekonomi bilen herkes bunu görüyor. Fuminori Nakamura kitapta silah tacirlerinin ülkelerin insanların kaderini nasıl yönettiğini kitabının konusuna yakıştırmış. Paranın ne kadar değerli veya ne kadar değersiz olduğunu ince ince anlatmış.

Babasını öldüren ve hayatında sadece babası ölmeden önceki birkaç ayda mutlu olduğuna, bir daha da aynı mutluluğa erişemeyene inanan bir adam için, paranın ne değeri var ki…her şeyi satın alabilir, yüzünü değiştirebilir, sevdiği kadını korumak için bir dolandırıcıyı ve abisini öldürebilir…Mutluluğu satın alamaz. İşlediği cinayetler hayatta bir yerde öldürmenin ve ölmenin her zaman kötü olmadığını anlatır. Gencecik bir kıza tecavüz edilmesini, uyuşturucu bağımlısı yapılmasını teşvik eden adamları öldürmek kötülük müdür? Bu adamları durdurmanın başka yolu yokken, onlar yıllarca birçok kişiyi öldürmüş, tecavüz etmiş ve artık hayattan nefret ettikleri, kendilerini kontrol edemedikleri için şiddete devam ederken, bir kişiyi öldürmek diğerlerine iyilik, dengesiz yürümüş işlerin dengeye girmesi demek. Öte yandan paraya ihtiyacı olduğu halde, vicdanen bankadaki milyonlarını kullanmayan bir kadın. Parası olan için paranın hiçbir değerinin olmaması, para isteyen için uğruna her şeyi yapacak bir meta.

Hayatın resmini çıkarmış yazar. Telif haklarının çiğnenmesinin, kaçak film, müzik, logo kullanmanın kanunsuzluğu ve yaratıcıların para kazanmasına engel olduğu için dünyayı daha kötü bir yer haline getirmesi ile, boşuna tüketim yapan politikacıların öldürülmesi suretiyle halkın huzursuzluğa sürüklenmesi, savaşlar çıkararak dünyanın kötüleştirilmesi…Hepsi çok tanıdık, çok bildik, her gün gördüğümüz şeyler. Fakat bunları bu hikayeye karakterlere dile böylesine yedirip, okunur bir eser ortaya çıkarmak meziyet. O yüzden yazar ister japon olsun, ister Amerikalı sonunda bir yazara başarıyı getiren insanlara yaklaşımı ve dünyayı tarafsız görebilmesi. O yüzden bu kitap da çok başarılı. Türkçesini internet sayfalarında göremedim. Bir gün tercüme edilirse pek güzel olur.

 

 

 

Karanlığın Yüreği

Okuyacağımız, ufkumuzu açacak, hayat yolumuzu belirleyecek kitaplara nasıl ulaşıyoruz?

Joseph Conrad adını Yunanca hocamdan duydum. Kendisi Selanik’ten Yoseph Conrad kitaplarını yunanca olarak sipariş ettiği için ilgimi çekti, ben de Türkçelerini kendime İstanbul’dan aldım.

Karanlığın Yüreği çok kalın değil…yani 132 sayfa. Başlamam ve bitirmem arasındaki süre 24 saati bulmadı bile. Hiç tanımadığım yazar meğer George Orwell’in ve daha başka önemli yazarların kendisinden esinlendiği biriymiş…Bu kadar bilinmiş bir yazar nasıl olur da bu kadar geç ve bu kadar dolaylı bir yoldan karşıma çıkar?

Sömürgecilik, İngiliz kolonileri, yapılanların doğruluğu, yanlışlığı hiç benim meselem değil. Ben kendi memleketimin Avrupa karşıtı söylemlerine alışığım, kendi beyaz yakalılarımın ne kadar kör olduğunu görüp onları eleştirmeye alışığım.

Joseph Conrad 1924’te ölmüş. 1899’da Karanlığın Yüreği ilk kez yayımlanmış. Türkçeye (emin olmamakla birlikte) 2008’de çevrilmiş.

Benim hep eleştirdiğim şeyleri, kendim yaşaya yaşaya, yoğrula yoğrula doğruluğunu gördüğüm şeyleri Conrad 120 yıl önce söylemiş. Demek ki batı hep aynı, insanlar hep aynı.

Kitabın kahramanı Londra’dan bir buharlı gemi kaptanı olarak yola çıkıp Kongo’ya gidiyor. Kelimenin tam anlamıyla hayat ve ölüm arasında gidip geliyor. Fildişi tüccarları ile yamyamlarla uğraşıyor. Kongo’da insanların kafataslarını direklere asan adam için Londra’da methiyeler dökülüşünü çok ama çok güzel anlatıyor. Hayatını kurtarıp Lonra’ya döndükten sonra şunu söylüyor: ‘Kendimi tekrar birbirlerinden para aşırmak için, namı kötüye çıkmış yemeklerden gövdeye indirmek için, sağlığa zararlı biraları yutmak için, ehemmiyetsiz ve sersemce rüyalarını görmek için sokaklarda telaşla koşuşturan insanlara sinirleneceğim mezarsı şehirde buldum. Düşüncelerime tecavüz ediyorlardı.’ Adam bunu 1899 yazmış…Londra’da hala İngilizler yaşarken, nüfus patlamamış, her yerde fastfood ve cahil turist yokken. 

Kaç kişi romanları hissederek, yaşayarak okuyor ve söyleneni anlıyor? Ben eğer bu kitabı 2010’da okumuş olsam fikrim çok başka olurdu. Okur, güzel yazmış derdim. Ama anlatılan hikaye güzel yazmanın çok ötesinde, hayat tecrübesi ile ilgili, insanlıkla ilgili. Edebi ifadeler için, söylediklerini süslemek için uğraşmamış. Anlatılanın kendisi çok ama çok canlı. Gerçeği sadeleştirdiğini bile düşündürüyor. Çok uzun olmayan romanda sömürgeciliğin, insan dışılığın ne olduğu resmediliyor. Öyle ki sonunda içimde Osmanlı sömürgeciliğe hiç bulaşmadığı için bir memnuniyet doğdu diyebilirim. İvo Andriç ve bazı doğu Avrupa yazarlarını okumak lazım Osmanlının yaptıklarını hikayelerle öğrenmek için.

Kitapla ilgili daha detaylı bilgi isteyenlere bir kolaylık: Karanlığın Yüreği

 

 

Gecenin Çimleri

Bu okuduğum üçüncü Modiano kitabı. Artık tarzını anladım, hikayelerine alıştım. O yüzden mi yoksa aklım dolu olduğu için mi bilmiyorum, ama okurken konsantre olamadım. Çok bölünmüş geldi. Biraz şimdide biraz geçmişte sonra yine şimdide geçen olaylar içine çekmedi beni.

Paris’i seven, orada geçirdiği tatili hatırlamak isteyen, oradaki hayata hayal kuran biri Modiano’yu okuyabilir. Her kitabında Paris sokaklarında gezer, kafelerinde boş boş takılır…

Soruyorum, bu kitaptaki hikaye aşk mıydı? Valla böyle aşk mı olur derim ben. Adam kitap boyunca sevgilisinin gerçek adını bilmiyor. Kız ne derse kabul ediyor. Sorularla üstüne gitmiyor. Kız ortadan kaybolduktan 10 – 15 yıl sonra geri dönüp ‘o zaman ne olmuştu’ diye düşünüp, kendi yazılarını okuyup, eskiden gittiği yerlerde dolanırken gerçekte olan biteni öğreniyor. Fransız romantikliği bu mu? Yok ben almayayım. 🙂 Okuduğum ama manasız bulduğum bir kitap oldu maalesef.

Modiano Nobel’i hak etmiş mi etmiş. Kendi tarzı var, kendi ifadeleri, üslubu…Başka bir yazar onun gibi yazmıyor. Eğer nobel kendine özgü olmak, kendi ülkesine eleştirel bakmak, insanlarını tanımlamak, olayları doğru betimlemek gibi kavramlar için veriliyorsa, Modiano çok doğru.

Belki bu kitabı sonbaharda okusam hissiyatım çok farklı olurdu. Her kitabın okunması için doğru bir zaman var. Bunca yıllık okuyucuyum, kitaplar konusunda nihai kararım bu. Goriot Baba’yı, Diriliş’i lise yıllarında değil de şimdi okusam kesin daha farklı hissederim. Klasikler için bir iş arkadaşımın söylediği arada sırada hak vermeden edemediğim bir söz var: ‘onları sadece okulda ödev oldukları için okurum…’ 😉

Gecenin çimleri.jpg

Zorba

Hangi ülkeye, kültüre merak salarsam, o ülkenin yazarlarını okuyorum. Japonların o minimalist, içe kapalı, olaylara büyük anlamlar veren tarzı benim hayatımı da etkiledi. Kendimde de, çevremde de mükemmeli aradım. Okuduğum japon romanları okuma esnasında memnun etse de, onlardan edindiğim fikirleri kendi hayatımda da doğru kabul etmek beni zorladı. Şimdi evde olan Fuminori Nakamura’nın kitabını elime almaya çekiniyorum.

Biraz Yunanistan’a yöneldim bu yıl. Önce Corelli’nin Mandolini, şimdi Zorba. Birbirinden iki farklı, iki yaşama sevinci dolu roman. Üstelik öyle çok iç ferahlatıcı şeyler de anlatmıyorlar. Buna rağmen, hayatı kolaya almayı, kendine yük etmemeyi, tatlı hayatı görebiliyor insan.

Zorba’yı okumaya ilk başladığımda böyle sakız gibi uzayacak, buram buram ve bıktırana kadar ‘hayat güzel ye iç eğlen dostum’ mesajı verecek bir roman sandım. Öyle çıkmadı. Başladım ve hiç takılmadan sayfalarca okudum her elime aldığımda. Ne konu bölündü, ne kelime, cümle kopuklukları oldu, aktım gittim romanla birlikte. Kitabı bitirince Nikos Kazancakis’in zamanında neden tepki çektiğini anladım. Neden nobel ödülü aldığını da anladım. Tarihi olayları, çalışma şartlarını, aşkı, kadınları, inanç konularının hepsini öyle güzel öyle güzel eleştirmiş ki Zorbayı ve kağıt faresini anlatırken. Bundan 10 sene önce okusam verdiği mesajları anlamazdım dedim kendi kendime. Örneğin hayvan sömürüsü ve emek sömürüsü şu 10 senede yaşadıklarımla aklımı meşgul etti. Öncesinde bir ‘cahilcik’mişim. Biraz detay vermek gerekirse; Kazancakis bir yemek sofrasını anlatırken, bir domuzun yumurtalarını hayvan canlıyken kestiklerini, sonra hayvan yanlarında dolaşırken onun yumurtasını keyifle yediklerini anlatıyor. Bu sahne öyle bir şey ki…Bugün toplumda vejetaryen, vegan insan sayısı bu kadar artmışken bile her okuyana dokunmayabilecek bir şey. En nihayetinde bizler de kurban bayramında sabah başını okşadığımız koyunu, kestirip, iki saat sonra kavurmasını yiyoruz. 1950’lerde Kazancakis’in mesajını kim ne kadar nasıl anlasın? O zamanın insanları daha aptal değillerdi, nobel ödülü verenler de ne yaptıklarını biliyorlardı evet, fakat bu kitap halkın onayını alamamıştı. Okunmaya kesinlikle değer. Merak edenler filmini izliyim derse, ben derim ki, izleme. Kitabı oku. Kazancakis’in o anlatımı, dinle, kadınlarla, erkeklerle dalga geçişi filmle anlatılamaz.

dsc_0392334659083896669662.jpg

Çarın Delisi

Günlük hayattan uzaklaşmak için bazen gerçekten hayatımın çok dışında, farklı şeyler okumak istiyorum. Çarın Delisi ismen farklı geldiği gibi, geçmiş Rusya’yı anlattığı, genel olarak otoriteye karşı asabiliği ve aynı zamanda bağlılığı ifade ettiği için ilgimi çekmişti. Okumaya başlayınca ancak Estonya’da geçtiğini fark ettim ve daha da memnun oldum.

Eser Çar 1. Alexsandr ile yakın arkadaş olan Baron Timotheous von Bock’un gerçek hayat hikayesinin, Timo’nun eşinin erkek kardeşi Jakob tarafından günlüklere kaydedilmesi ile ortaya çıkmış. Günlükte tutulan hikaye tarihçi Jaan Kroos tarafından kitaplaştırılmış.

Jakob Timo’nun sürgünden geri gelmesi ile yazmaya başlıyor, olayları bir geçmişten bir bugünden bahsederek anlatıyor. 1800’lerin ilk yarısında geçen hikayede, bir köylü iken almanca ve fransızca öğrenip, soylularla birlikte vakit geçiren Jakob, çoğu yerde kendini, düşüncelerini, dilini hafife alıyor. Olayların esas başlangıcı Timo’nun, Çar ile yakın arkadaşken çara her daim doğruyu söyleyeceğine dair yemin etmesine dayandırılıyor. Timo bu yemine bağlı kalmak adına, çar ve Rusya’nın yönetim şekli hakkında düşündüklerini edepsiz bir şekilde yazıp çara göndermiş, 9 yıl bir kuleye hapsedilmiş. Bu sürecin başlangıcı, esaret süresince yaşananlar ve sonrasındaki deliliğin tam olarak ne olduğunu anlama süreci hikayenin tamamı.

Estonların köylü ve Rus asilzadelerinin köleleri olarak görüldükleri bir dönemde Baron von Bock’un bir köylü kızla evlenmeye karar vermesi, bunun için kızı ve abisini eğitime göndermesi ve 2 sene sonrasında evlenmesi kendi sosyal sınıfından dışlanmasına sebep oluyor. O zamanlar için çok ilerici olan bu davranış tarzı Timo’nun deliliğinin sadece başlangıcı olarak anılıyor. Çünkü kimse gerçekten neden tutuklandığını bilmiyor. Fakat zaman içinde Jakob’un anlattıkları ile Timo’nun karakteri ortaya çıkıyor.

Okuma esnasında zaman kavramı, mesafe kavramı, rusların kafa yapısını, dönemin önemli savaşlarını bugüne kadar okuduklarımdan daha etkili olarak, gözümde canlandırarak öğrendim. Bugün araba ile 2 saat süren Tartu – Parnu arası, 2 – 3 günlük yol olarak anlatılıyor. Aile ilişkileri, konuşmalar, konuşma tarzları sansürsüz yazılmış ve eleştirilmiş. Bu açılardan okuduğum pek çok kitaptan daha değerli ve okunası bir eser çıkmış ortaya ve kitap Fransa’nın en iyi yabancı kitap ödülünü kazanmış. Hikaye baştan sonra ilginç olduğu ve olaylar birbirini sürüklediği için, biraz anlatsam, sonuna kadar yazacakmışım gibi geliyor. Okuduğum için memnun olduğum kitaplardan biri, öneririm.

 

 

Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini

Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini’ni okuduğumu söyleyince filmini izlemiş olanlar hemen ‘filmi var, okumaya ne gerek var’ tarzında tepki gösterdiler. Filmi izlemedim ve kitabı okumayı tercih ettim. 648 sayfa olduğunu görerek, bilerek. Aralık ayındaki tatilim ve Ocak ayının ilk günleri böylece kışın kasveti olmadan geçti. Kaç yerinde durup güldüm bilmiyorum. Yunanistan ve Kefalonya hakkında çok şey öğrendim. Filmi izlesem böyle sindiremezdim ikinci dünya savaşı sırasındaki olayları, yunanların neler yaşadığı tarihi ile aklıma kazınmazdı. Başından sonuna akıcı, hayat dolu olan roman dünyaya Yunanlıları ve İtalyanları sevdirmek için yazılmış sanki.

Bugün de dünya politikasında yunanların İngilizler tarafından korunmasının uzun bir geçmişi var. En büyük sebep tabii Türkiye’ye karşı her zaman kullanılmaları. Bu yüzden okurken çok yerde tereddüte düştüm. Benim tecrübem yunanların türkleri kötü gördüğünü söylemiyor. Türklere daha çok sevgi, ortak kültür, ortak geçmiş dolayısı ile sempati duyarken, büyük Avrupa devletlerine karşı ezilmişlik duygusu benim gördüğüm. Avrupa’nın tatil ülkesi, ciddiye alınmayan ama sevilen çocuk Yunanistan.

Yazarın Gelibolu cephesini anlatan ‘Kanatsız Kuşlar’ isimli bir kitabı da var. O kitabı da okuduğum gün, yazar hakkında bir yorumda bulunabileceğim. Şuanda sadece profesyonel bir yazar olarak görüyorum, anlatırken kendi duygularını karıştırdığı izlenimine kapılmadan kendimi kaptırarak okudum.

Hafızanın insana yaptığı

Hafıza hakkında bir kitap

Hafızama hep çok güvenirim. Böyle ukala bir güvenme değil. Yıllar içinde oluşmuş bir güven. Bir yere not aldığım şeyi unutmam, ayrıntılara dikkat ederim, olaylar gözümün önüne gelir, gerekince sahneyi zihnimde canlandırır bir bir anlatırım durumun nasıl gerçekleştiğini, her zaman inanarak, hep yürekten.

İki sene önce üzerime aldığım iş zamanla zihin ve tahammül kapasitemi zorlar hale geldi. Aşırı detaylı, çok fazla kişiyle iletişim halinde olduğum ve bir eksikliğin anında pek çok kişinin işini etkilediği bir durum söz konusuydu. İş yoğunluğuna sürekli değişen iş partneri, ailevi problemi olan, ısrarla ilgi çekmeye çalışan, meşgul etmeye uğraşan kişiler eklendi. Sonunda bir baktım, işin içine sıkışmışım, çıkamıyorum. Bedenim evde, tatilde ama beynim dinlenmiyor hep işte. Aslında böyle olduğunu fark ettim denemez. Zamanla, sinsice geldi. İşin stresi arttıkça kendi içime, kendi dünyama, içgüdülerime hapsoldum. İş dışında bir şey konuşamıyordum. İş yoğunlaştıkça ben kendimi rahatlatamaz, gevşeyemez oldum. Uykularım kaçtı. Belki 6 ay hiç derin uyuyamadım. Hep yorgundum. Ben ne istiyorum bilmiyordum. Ben kimdim, neyi severdim? Geleceğe yönelik plan yapamaz oldum. Hayatı Ad-Hoc yaşadık bu yüzden 1 yıl. Sonra bir gün geçmişteki olayları hatırlamaya başladım. En feci uykusuzluklarımın başlangıcı da öyle oldu. Hatırlamak istemediğim bir şeyin tekrar canlanması. Yeniden aynı şartların oluşması. İstemediğim bir şeyin tekrar olma ihtimali. Karma.

İnsan nasıl da kaçamıyor kendinden, aklındakinden. Aynı şartların oluşması bir korkuyu tetikledi, sonra tüm korkularım tetiklendi. Bütün korkularım gerçek olacak sandım. Böyle geçmişi ve geleceği düşünürken uzun süre uyuyamadım. Bir haftadan fazla süren bir uykusuzluk. Ancak yorgunluktan bitince sızacak kadar uyku, sonra yine stres, yine uykusuzluk. En sonunda kabuğuma çekildim. Zaten hiç kimseyle konuşacak halim de yoktu. Böyle kendi içime hapis yaklaşık iki ay geçti. Ondan sonra hatırlıyorum dediğim şeyleri sorgulamak istedim. Ne kadarı gerçek, korktuğum şeylere ne kadar güvenebilirim, ne kadarını doğru hatırlıyorum bilmiyordum.

Norveçli biri yazar ve gazeteci, diğeri psikiyatrist iki kız kardeşin hafıza üzerine yazdığı bir kitap buldum. Adı ‘Deniz Atının İzinde’. Kitap almanca, türkçeye çevrilme ihtimali çok uzak geliyor bana maalesef. Halbuki benim için çok bilgilendirici oldu, Türkiye’de de okurlara ulaşmasını isterdim.

Kitapta konular uygun bir sıralama ile beynin yapısından, bilim insanlarının araştırma sonuçlarından başlayıp, ölmeden önce aklımızdan geçenlerin sebebine, yanlış hatıralara, beyindeki hafıza merkezinin zamanla büyümesine, unutmaya, geçmişten gelen bilgilerle geleceği şekillendirmeye ve hafızamızla geleceğimizi bilmeye varmış.

Henry Molaison’un ilginç yaşam öyküsü ile başlamışlar beynin yapısını ve hafızayı anlatmaya. Epilepsi hastası Henry’nin tedavi maksatlı hipokampusünün alınmasından sonra sadece 20 dakikalık hafızaya sahip olması bilim için önemli bir malzeme olmuş ve hafıza ile ilgili önemli sorular yanıtlanmış. Aynı şekilde hiçbirşeyi unutmayan birinin hayatını şekillendirişi ve onun nasıl her şeyi detayıyla aklında tuttuğu da bir başka konu olmuş. İncelemelerde baskı altındayken hatırlamanın zorluğu, sakin ve keyfimiz yerindeyken kolay olduğu ispatlanmış. Filler gibi uzun yaşam beklentisi olan hayvanların hafızası daha güçlü. Bu durumda hafızası güçlü olan insanların ömrü de daha uzun oluyor. (Kaza, doğal felaket veya herhangi bir ölüm şeklinden değil, doğal ölüm için benim yorumum.) Paraşütle atlarken, hayatımızı riske attığımız bir durumda gözümüzün önüne hangi hatıralar geliyor? En mutlu olduklarımızı, en üzüldüklerimizi neye göre seçiyoruz? Bu sorunun cevabı değil, ancak insanın hayatında en belirleyici olan zaman dilimi ilk gençlik yıllarından yirmili yaşların ortasına kadar olan zamanmış ve en iyi bu dönemi hatırlarmışız. Depresif insanlara pozitif hatıralarının canlanması yararmış. Etrafındaki olayları her detayı ile kaydeden kişiler travma geçirmeye daha yatkın olurken, olayları yüzeysel gören kişiler durumu içselleştirmedikleri için travma veya depresyona geçirme ihtimalleri daha düşük oluyormuş. 22 Temmuz 2011’de Norveç’te gerçekleşen terör saldırısından kurtulan Adrian Pracon ile görüşmüşler. Adrian olayın travmasını uzun süre yaşamış, travma sonrasında huyları değişmiş, daha farklı biri olmuş. Travmayı bu saldırı ile ilgili kitabı yazarken atlatmış. Saldırı esnasında öyle olduğuna emin olduğu bir sahne aslında öyle değilmiş. Öyle olmadığını çok sonra öğrenmiş. Zihnimizin bize oynadığı oyunun ispatı olarak Adrian’ın öyküsü güzel ele alınmış.

Birleşmiş Milletlerde ve daha pek çok ülkede göz altına alınan, aslında suçsuz olan kişilerin polis baskısıyla, dış dünya ile iletişimlerinin kesilip olayın hikayesinin defalarca kendilerine anlatılmasıyla itirafa zorlandıkları pek çok vakada ortaya çıkmış. Norveçli bir genç polis tarafından kuzenini öldürdüğüne ikna edilmiş ve suçunu itiraf etmiş. Halbuki bu gencin olay yerinde DNA’sı bulunmamış bile. Hatalı yargı ancak suçu işleyen kişi kendi karısını öldürdüğü ve iki olaydaki DNA birbiri ile uyuştuğu zaman ortaya çıkmış. Hatalı kararlar, yargılar ve zihin üzerinde yapılan bu tür incelemeler neticesinde artık hafızaya dayalı itiraflara daha şüpheli yaklaşılıyormuş ve bu sebepten Birleşmiş Milletlerde mahkemelerde psikologlar bulunuyormuş. Travma geçiren, uyku eksikliği yaşayan kişilere olan, olmayan pek çok şey itiraf ettirilebilirmiş. Aynı şekilde bir olaya tanık olan kişiler de istemeden yanlış tanıklık edebilirlermiş. Olay sonrası konuşmalarda kişiler farkında olmadan birbirlerini ikna ediyorlarmış. Böylece olayı işleyenin profili bir anda başka biri olarak anlatılıyormuş. Baskı altında zihin her zaman kötü çalışırmış.

Peki hafızamızı nasıl geliştirebiliriz? Bunu ölçmek için Londra’da taksi sürücüleri üzerinde inceleme yapmışlar. Taksi sürücülüğü için eğitim alan ve henüz Londra’nın trafik haritasını zihnine kaydetmemiş şoförlerin hipokampusünün büyüklüğü eğitim öncesinde ve sonrasında karşılaştırılmış. Sınavı geçen şoförlerde hipokampusun kaydetme alanının büyüdüğünü görmüşler.

İnsanların önemli bir kısmı başarılarını ve doğru yaptıkları şeyleri hatırlarmış. Bu da kendileri ile ilgili yanlış bir resme sahip olmalarına neden olurmuş.

İnsanlarla birlikte hayvanların da hafızasından bahsedilmiş. Kuşların sakladıkları solucanların ve tohumların yerini aylar sonra bilmeleri resim hafızasına bağlanmış. İnsanlar yaşadıklarından öğrenmeselerdi hep avcı ve toplayıcı olarak kalırlardı denmiş. Bu yüzden tok bir insan ve tok bir aslan karşılaştırıldığında korkulması gereken tok insan oluyor. Kendi hayatının içine sıkışan insanların bir kütüphaneye gidip kitaplarla paralel dünyaya geçmesi, filmler izleyip başkalarının hayatlarını ve problemlerini görmesi rahatlatıyor. İnsan eğer hiçbirşeye odaklanamazsa o zaman geçmiş ve gelecek hakkında düşünmeye başlıyor. Geleceği hayal edenler geleceği oluşturuyor ve belirliyor. Birisi randevusunu hayal ederken bir başkası bir ürünün satış stratejisini hayal ediyor ve gelecek bu oluyor. Bu hayaller için hafızaya ihtiyacımız var. Rüya görmezsek, geçmişi hatırlamazsak, gelecek için ne istediğimizi bilemeyiz. Henry Molaison’un hafızasına sahip olsaydık, dünya bugüne gelmezdi.

Hep bildiğimiz şeyler değil mi bunlar? Kitap bize bildiklerimizi bir kez daha canlı örneklerle anlatıyor. Hafıza sorunu yaşamış, travma geçirmiş kişilerle röportajlar hafızamıza güvenemeyeceğimizi ispatlıyor. Benim gibi hafızasına çok güvenenler için çok güzel cevaplar içeriyor. Bizi bugün olduğumuz kişi yapan hafızamız mı? Hayır. Benim için belki en önemli cevap buydu. Kötü veya iyi hatıralarım değil, onları nasıl harmanladığım beni ben yapan. Geçmişten ders aldıysam artık gelecekte başıma geleceklerden de korkmuyorum. Bu korku ve uykusuzluk dönemi bir karmanın açığa çıkmasıydı. Bitti.

*The Guardian yazarlarla röportaj yapmış. Linki şurada: Hafızana Asla Güvenme

Yeni Kitaplar

Bugün doya doya kitap seçtim. Bir saatten fazla kitapçıda vakit geçirdikten sonra bir de baktım ki, hep dünya edebiyatından seçmişim. Genel olarak tercihim de dünya edebiyatından okumak oluyor. Türk yazarlardan popüler olanları okuyamıyorum.

Bu defaki alışverişimde olabildiğince hiç okumadığım yazarları raflarda görmeye çalıştım. Paul Auster hep gözüme çarpar, Murakami hep merak uyandırır kitap seçerken. Bu kez Josef Konrad, Bukowski, Burgess, Umberto Eco aldım. Bazı yazarların hemen hemen her kitabını okurken Umberto Eco’yu bunca yıl nasıl okumadım? Adı o kadar tanıdık geliyor ki, okudum sanıyorum Eco’yu, ama hayır. Sadece yazarlık tecrübesi ile ilgili yorumlarını paylaştığı bir kitabın yarısını okudum.

Bir baktım, Burgess ve Borges isimlerinin ikisi de benim için aynı derecede ‘bilinmez’. Eh artık bileyim dedim. Albert Camus ile biraz daha haşır neşir olayım istedim, Yunan halkının hikayelerine biraz daha yakından göz atayım dedim. Milan Kundera’yı sırf gönlüme şenlik olsun diye aldım. Tatar Çölü’nü okuyup, biraz batıdan uzaklaşırım diye düşündüm. Çarın Delisi’nden yakın zamanda okuduğum başka bir kitapta bahsedilmişti, görmüşken kaçırmadım. Milena’ya Mektuplar’ı da yine kişisel tatminim için seçtim.

Uzun zamandır bir romanın içinde kaybolma, zamanı unutma tatminini yaşamadım. Bu defa tutkuyla bağlanacağım yeni yazarı bulacağım umarım.

Bugüne kadarki en birinci tutkum Paul Auster. Ona verdiğim değeri Marquez izler. Bu ikisinde bulduğum, kitabı elinden bırakamama tadını arıyorum. İşte yeni kitaplarım:

31,33,344,354.841614
Albert Camus

DSC_0034.jpg
Nikos Kazancakis

DSC_0032.jpg
Milan Kundera

DSC_0030.jpg
Jaan Kross

DSC_0028.jpg
Albert Camus

DSC_0025.jpg
Joseph Conrad

DSC_0023.jpg
Anthony Burgess

DSC_0021.jpg
Dino Buzzati

DSC_0019.jpg
Charles Bukowski

DSC_0017.jpg
Franz Kafka

DSC_0015.jpg
Joseph Conrad

DSC_0013.jpg
H.D.F. Kitto

34,35,334,346.767029
Louis de Bernieres

47,32,357,359.604858
Umberto Eco

 

Zemberekkuşu’nun Güncesi

Dünyanın zembereğini kurmak kimin işi…

Dünyanın zembereği zaten kurulmuş, hayatımızda olma ihtimali olan şeyler zaten çok önceden belirlenmiş. Biz sanıyoruz ki, elimizden bir şey gelir ve değiştirebiliriz.

Doğruyu söylemesi, ‘ben’ değiştirebileceğimi sanıyordum. Değiştirebilirim, başıma gelecekleri kontrol edebilirim sanıyordum. Ama edemem. Bilmiyorum ki, hangi adımı atarsam arkasından ne gelecek. Hayatımı satranç oynar gibi oynayamam. Kuralları belli olsa da sınırları belli değil. Satrançta iki kişisin ya hayatta…Zemberekkuşu’nu okuduğum süre içinde başıma gelecekleri bilsem okumazdım. 724 sayfa dile kolay.

İşini keyfe keder bırakmış, hayatını tek düze yaşayan bir adamın hikayesini okurken, kendimi birden onun hayatını yaşarken buldum. Okuyorum, anlıyorum, hissediyorum, yaşıyorum. İşini bırakıyor, kedi evden kaçıyor, karısı evi terk ediyor, hayatına falcılar giriyor, para kazanmak için doğa üstü güçler kullanıyor, bu dünya ile öbür dünya arasında gidip geliyor. Boyut değiştiriyor, rüyalarının anlamını bulmaya, kendi yolunu bulmaya çalışıyor. O sonunda düze çıkıyor, ben de ‘evet hayat bu’ diyorum.

Hayatta olan, olma olasılığı olan şeyleri hep korku ile karşılamaya, tedbirli olmaya, dikkatli olmaya alışmışım. Kontrolümü kaybedersem biterim. Sanıyorum… Öyle sanıyorum. Öyle sanırken bir bakıyorum ki, ben mükemmeliyetçiymişim. Sanki mükemmel olmak mümkün, mükemmeli beklemek doğruymuş gibi.

Kitap, okuma sürecim boyunca hayatımla paralel seyretti…Adam bunalımdaydı, bunalıma girdim. Kuyunun dibine indi, orda bekleyip kendini bulmaya çalıştı, ben kendimi doğa gezisine verdim, ancak bir mağarada yarım saat geçirdim kendime geldim, ben oldum yeniden. Öbür dünyaya gitti, rüyalar gördü, ben rüyamı gerçeğimi karıştırdım.

Her kitapta böyle olmuyor, her yazar böyle hayatı yazamıyor. Kıyaslamak gerekirse, Sahilde Kafka’ya göre okuması çok daha kolaydı, dili daha kolaydı. Benim yazdıklarına yakın eş zamanlı olaylar yaşamam tesadüfün ötesinde. İnandığın, düşündüğün enerjiyi çekersin dedikleri gibi bir duruma bağlanacak karmaşıklıkta aylarca süren bir kabus. Kitabı okudukça, adamın hikayesi çözüldükçe benim uykusuzluklarımın geçmesi masaldı. Okumanın üzerimdeki etkisini bilmiyormuşum. Okudukça düşüncelerimi toparladığımı, ayaklarımın yere bastığını bilmiyormuşum. Bana söylenenlerden ne kadar etkilendiğimi, kendi inançlarımı unuttuğumu bilmiyormuşum…Öyle yani ben kendimi tanımıyormuşum neredeyse. Sevdiklerine ölesiye bağlı, sevmediklerinden korkup onlara karşı tedbirler alan bir insanmışım ve sadece okumak beni dinlendiriyormuş.

Murakami hak etmiş mi ününü, etmiş. Bu okuduğum 3. kitabı. Adamın olayı sadece hayal gücü değil, sadece yazma yeteneği değil. İçinde bilgelik var, hayat tecrübesi var, olağanüstü bir gözlem gücü ve insanlık var. İnsanız. Tembel olabiliriz. İşsiz olabiliriz. Hayata baştan başlayabiliriz. Kendime hiç izin vermediğim konular. Ama hayat bu. Eğer bilmiyorsak, öğrenmek için okuyoruz. Sonra bir gün geliyor, onu yaşıyoruz.

 

Merdivenlerdeki Kadın

Tam Türkçeye tercüme edilmemiş kitapları Türkçe bir edebiyat bloğunda anlatmanın manası yok, artık almanca yazayım diyordum ki, Merdivenlerdeki Kadın’ın 2016’da Türkçe olarak Doğan Kitap tarafından yayınlandığını gördüm.

Merdivenlerdeki Kadın, Bernhard Schlink’ten, dünyaca ünlenmiş Okuyucu’nun yazarından yeni sayılabilecek bir kitap. Mannheim’daki kitapçıda Bernhard Schlink’in kitapları göz önünde yerlere konuyor. Belki de beni Diogenes Yayınevi’nin beyaz kapaklı kitapları çektiği için bana göz önünde geliyordur diyeceğim ama değil. Okuyucu Amerika’da satış listelerinde ilk 30’a giren ilk alman kitabıymış. Aldığı ödüller de cabası. Bernhard Schlink kendi halinde görünmekle beraber, başarılı hikayeler çıkaran bir adam. Hukuk geçmişi olan ve yıllarca yargıçlık yapan Schlink’in her kelimesi yerinde ve ölçülü. Okumayı seven biri konusuna bakmadan herhangi bir kitabını alıp rahatlıkla kitapçıdan çıkabilir, pişman da olmaz. Aynı zamanda dilinin de çok anlaşılabilir ve sade olduğunu düşünüyorum (ki bu edebiyatçılar arasında bazen mumla aranan bir özellik oluyor).

Merdivenlerdeki Kadın’ı bir yıl kadar önce almıştım. Kafam rahat olan bir zamanda keyif için okumak üzere bekletiyordum. Çok da iyi yapmışım. Paul Auster’ın bitmeyen 4321’inden sonra okunması kolay geldi. Üstelik uygulamada yaşlı erkeklerin ağzından anlatılan hikayeleri okumakta zorlanıp, genelde okumaktan vazgeçmeme rağmen.

Merdivendeki Kadın’da hikaye çok basit bir düzlemde kurulmuş. Bir tablo, resmi yapılan kadın, ressam, ressamı yaptıran adam ve avukat. Erkeklerin üçünün de kadına aşık olmaları veya aşık olduklarını sanmaları ama aslında kendilerini kadın üzerinde gerçekleştirmekten, onu hevesleri için kullanmaktan öte geçmemeleri… Yıllar sonra tekrar karşılaşan insanların 70 yaşında olmalarına rağmen ilişkilerindeki tavırlarının, kadına karşı tutumlarının aynı olması ve aslında hiç bir şeyin değişmemesi, yokluklarının varlıklarından iyi olması…

Hikaye böyle basit olmasına rağmen, olayın Avustralya’da geçmesi, içinde 70 yaşında bir avukatın bilgeliğini taşıyan, hayatın anlamına dair anlatımların olması stressiz bir okuma sağlıyor.

Hayatta neleri riske ederiz, neye başarı deriz, ne zaman mutlu olduğumuzu düşünürüz? Bu sorular tek sırada sorulduğunda çok sıkıcı gelebilir, bunu mu okuyacağım denebilir belki. Ama bunlar okuma esnasında olayların içinde, yaşanmışlıklarla, farkına varmalarla zorlamadan geliyor. Hayatın anlamını sorgulatmıyor. O yüzden hiç de sıkıcı olmuyor. 244 sayfayı çok kısa sürede bitirdim. Sanırım 12 gün içinde parça parça okudum, öyle çok da vakit ayırmadan, bir baktım sona gelmişim.

Kitabı incelemek için şuraya bir tık  ->  Kitap Yurdu

DSC_0120.JPG

Antikacı – Antiquariat

Antikacı vitrini.

Bir bakışta mutluluk veriyor, filmleri hatırlatıyor.

Antikacılar filmlere hep benzer şekilde dahil edilir: araştırmacı kişinin çok özel, az sayıda basılmış bir kitabı bulması gerekiyordur. Bunun için antika kitapçıları gezer. Eline geçen bir kitabın içinden hazine haritası çıkar. Harita gizlice kitabın arasından alınır, saklanır, haritacılıktan anlayan tanıdıklara gösterilir, haritanın sırrı çözülmeye çalışılır. Bu arada birinin hazine haritası bulduğunu duyan mafya, hırsız çetesi, yan kesici, aç gözlü akraba hazinenin peşine düşer. Haritanın sırrı çözülür ve hazineye en önce ulaşmak için mücadele başlar… Biraz Karayip Korsanları biraz Salak Milyoner, azıcık da sihir katarsak Harry Potter.

Okumaya devam et

Karanlıktan Sonra

Karanlıktan Sonra, Mayıs 2017’de Türkçe olarak Doğan Kitap tarafından ilk baskısı çıkan bir Haruki Murakami eseri. Japonca olarak ilk basım tarihi ise 2004.

Murakami benim bugüne kadar çok ısınamadığım bir yazardı. Sebebi öncelikle Sahilde Kafka’daki oedipus kompleksi, sürekli bir kafa karışıklığı halini yansıtması ve bu duygu karmaşasının bir yerden sonra beni zorlamasıdır. Buna rağmen ününe saygı duyup bir kez daha şans vermek istedim. Bu kitaptan sonra da Murakami’ye daha çok zaman ayıracağım gibi görünüyor.

Karanlıktan Sonra kısmen düz ve acısız. Betimlemelerle, aşırı duygusallıkla boğulmamış, okur rahat bırakılmış. Sakin sakin Japonya’da sokakta bir gecenin nasıl geçebileceği anlatılmış. 24 saat açık 7/Eleven dükkanları, gece rahat rahat dışarıda dolaşanlar, işinden geç saatte çıkanlar, Tokyo’nun mahalleleri… Başka bir ülkeye ufak bir yolculuk, yeme alışkanlığından, insanların birbirlerine duydukları veya duyamadıkları yakınlıklara kadar. Hepsi bir genç kızın ablası için endişeler taşıdığı dönemde bir geceyi sokakta nasıl geçirdiğini anlatan hikayenin içine yerleştirilmiş.

Farklı olarak, bu kitapta rahat anlatımın içinde nihayet Murakami’nin başka bir yüzü daha görünüyor. Murakami, sadece kendi yarattığı amerikanvari japonları anlatmıyor, tüm toplumlarda geçerli olan bir karakter gelişimini de tanıyor ve aktarabiliyor. Kitaba konu olan iki kız kardeş birbirine taban tabana zıt karakterlere sahip ve Murakami bunu yavaş yavaş konuyu geliştirerek yeri geldiğinde sebepleri ile aktarıyor. Ben okur olarak, kendimi bulduğum satırlarda kitaptan tatmin olduğumu hissettim.

Genel olarak bakarsak, Karanlıktan Sonra için mutlaka okunmalı diyemem, ama neden okunmasın? Eğer rahat bir hafta sonu, kafa yormadan gündelik hayattan uzaklaştıracak bir kitap istiyorsanız, eh çok da kalın olmasın mümkünse diyorsanız, 180 sayfa bir hafta sonunda rahatlıkla okunabilir. Bu kitap yağmurlu kış aylarına daha çok yakışır.

Delirmemek elde değil

Stefan Zweig, alman olmayan bir ‘almanca konuşan’. Viyana doğumlu bir Avusturyalı.  Ülkesini çok seven, orada yapılan ve yaşananlardan utanan, almanlara doğal olarak karşı olan bir aydın. İkinci Dünya Savaşı başlamadan önce, toplumdaki değişikliklerden rahatsız olup önce Birleşmiş Milletler’e, oradan da Brezilya’ya göç etmiş bir Yahudi. Bugün beyin göçü toplayan Almanya’da o zamanlar Zweig’ın değerleri kabul görmüyor. Nitelikli bir yahudi olması kötü ve çok tehlikeli. Savaş başlamadan önceki dönemde toplumdaki değişikliklerden etkilenen Zweig kendisine yönelik direkt bir saldırıya mağruz kalmadan çok önce ayrılıyor Avrupadan, fakat gittiği yerde benlik savaşı vermeye devam ediyor. Çünkü olanları kabul edemiyor. Sevdiği ülkesinden, vatanım dediği yerden savaş süresince gelen haberlerle kahroluyor, en nihayetinde dünyanın gidişatından dolayı yaşadığı umutsuzluktan dolayı savaşın bittiğini görmeden sevgilisi ile birlikte intihar ediyor.

Satranç, Zweig’ın en bilinen eseri. Edebiyata dair paylaşım yapan sosyal medya hesaplarında da en çok fotoğrafı paylaşılan kitaplardan biri. Bu yüzden çoğu zaman Zweig’ı tanımayanlar da Satranç’ı duymuş olabiliyorlar. Bu kitabı bu kadar ünlü yapan ise yazarın yaratıcılığı. Yoksa ikinci dünya savaşını anlatan çok kitap var. Okurken yine dili doğru konuşan olunca edebiyatın ne kadar tatmin edici olduğu fark ediliyor. Zweig da zaten dünya edebiyatına kazandırdığı eserleri ile hiç bir zaman yeterlilik bakımından sorgulanmıyor. Saygınlığı yıllar geçse de değişmiyor.

Satranç’ta Zweig savaşın deli saçmalığını, insanları delirten durumlarını anlatmak için güzel bir senaryo kurmuş. Aslında pek nitelikli olmayan, düşünsel becerileri gelişmemiş bir köylü, oyunun stratejilerini iyi öğrendiği için dünya satranç şampiyonu olmuş, namı almış yürümüş. Kaba, konuşmasını bilmeyen adam satranç tutkunlarını peşinden koşturur hale gelmiş. Bu adamın kimi simgelediğini çok düşünmeye gerek yok. Hitler akla geliyor hemen. Hikayede uzun yol yapan bir gemide dünya satranç şampiyonu ile ‘ya kazanırsam’ umuduyla, ne pahasına olursa olsun bir el oynamak isteyip, yenilmeye razı gelemeyen zenginler bir araya geliyorlar ve hep kaybediyorlar. Bir süre sonra satranç tutkunları arasında aniden beliren yaşlı bir adam, oyunculara önerdiği hamlelerle dünya şampiyonunu zorlamaya başlıyor. Oyunlar daha uzun sürüyor, hatta Satranç şampiyonunun kaybettiği de oluyor. Satranç’ı esas ‘yaratıcı’ yapan mevzu ise yaşlı adamın satranç oyunu ile olan hikayesi. O’nun yıllar önce gestapolar tarafından ‘nitelikli’ ve ‘çok tehlikeli’ bir esir olarak boş bir odaya aylarca kapatılarak toplumdan tecrit edilmesi, burada kendi kendine satranç oynarken en nihayetinde delirmesi… Bu delirme işte o dönemdeki aydınların köşeye sıkışmışlıkları, çıkmazda oluşları, ellerinden hiçbirşeyin gelmemesi ve en nihayetinde dışarıdan bir desteğe ihtiyaç duymalarını anlatıyor. Zweig savaşın bittiğini görememiş ama aslında ‘dışarıdan biri DUR! demeden’ oyunun bitmeyeceğini öngörebilmiş. Bu yüzden Zweig’da bir aydın öngörüsü, başkalarının acılarından üzüntü duyan hassas bir ruh bulunduğunu ve içinde bulunduğu şartları ince bir zeka, güzel bir dille anlatma yeteneği taşıdığını görmemek mümkün değil. Satırlar sadece anlatılan hikaye ile değil, cümlelerin akışı ile de büyülüyor. Yıllar süren savaş, insanların çektiği acı hepi topu 80 ila 100 sayfa kadar süren bir hikayede anlatılıyor. Kitap bittiğinde ne eksik ne fazla denebiliyor, sadece yüreğe bir tutam Stefan Zweig hayranlığı düşüyor.

Eğer Zweig intihar etmeseydi, savaşın bitişini görüp, Yahudilerin tüm güçleri ile almanları utandırmak, kendilerini dünyaya kabul ettirmek için kitaplar yazdıkları, filmler çektikleri bir dönemde yaşasaydı o zaman yorumum bambaşka olurdu. Kıyaslayacak olursak, Anne Frank’ın hatıra defteri de savaş sonrasında savaşı anlamak, insanların hislerini geriden takip edebilmek için bir kaynak ve değerli. Ancak kitabın ne kadar ticari değerlendirildiğini [Amsterdam’da müzeye çevirilen ev, film ve bugüne kadar pek çok dile çevrilip binlerce baskısı yapılan kitap], yahudi sempatisi yaratmak, duygu sömürüsü yapmak maksatlı kullanıldığını görünce asla okuyasım gelmiyor. Bizim gibi olaya dışarıdan bakanlar için ikinci dünya savaşındaki akıl bulanıklığını anlamak maksadıyla okunacak en kullanışlı kitaplardan biri olarak değerlendiriyorum Satranç’ı. Okurken edebiyatın, güzel konuşulan dilin, parlak zekanın verdiği zevkin yanı sıra, olayları belli bir maksat gütmeksizin, dönemi kendi bakış açısından yansıtmak için yazdığını hissetmek mümkün. Genel olarak bakıldığında psikolojik kitapları ile, bireysel olarak tanımadığımız, konuşmadan bilemeyeceğimiz, bazen de hissedip nereden geldiğini bilemediğimiz duygulara dolaylı açıdan ayna tutmayı başaran bir yazar Zweig. Bu nedenle de edebiyatçılar arasında haklı bir yere sahip.

Hırsız

Hırsız için roman yazılır mı? Yazılabilir, ama bir italyan, ispanyol, ne bileyim bir amerikalı yazsa daha normal gelirdi. Oraların mafya hikayelerini okumaya alışkınız. İlk gördüğümde bu yüzden ilginç geldi bir japonun hırsızlıkla ilgili yazması. Haberlerde metroda kaybedilen cüzdan, kuruşuna dokunulmadan bulunuyor diye okuyoruz. 2015’te tek bir cinayetin dahi işlenmediği bir ülkeden bahsediyoruz. Neden Hırsız için bir roman yazmış bu adam? Bu düşüncelerle ve yeniden aslında bilinen ama benim henüz keşfetmediğim bir yazara ulaşmanın zevkiyle aldım kitabı. Kitabın arkasında da Die Welt’ten alıntı bir değerlendirme vardı. Değerlendirmenin tamamı şurada Die Welt . Önce kitabı okudum, sonra yoruma baktım ama okumaya dayanamadım, çünkü çok övmüşler (!).

Kitap klasik denebilecek yan kesicilik hikayeleri ile başlıyor. Yan kesici ama fakirlerden veya günlük kıyafetlerle dolaşanlardan değil, varlıklılardan çalıyor. Kendisi de bir yan kesici gibi giyinmiyor. Herkes gibi giyiniyor, bir iş kıyafeti var. Çarptığı kişinin parasını ve değerli ne varsa alıp, cüzdanı sahibine geri gönderiyor. Mafya tarafından mafyaya çalışmak için zorlanıyor. Daha doğrusu mafyanın beklemesi gerekiyor, adamı tehdit edecek birşey eline geçene kadar. Kaybedecek hiç bir şeyi olmayan Hırsız’ı tehdit edecek bir şey bulamadıkça iletişime geçmiyor. Ancak annesi tarafından hırsızlığa zorlanan bir çocuk bizim hırsızın hayatına girdiğinde mafyanın da eline bir şey geçmiş oluyor. Böylece de esas hikaye ile birlikte Hırsız’ı tanımaya başlıyoruz.

Okurken hırsıza kızgınlık duymamakla beraber, şefkat de duymanızı sağlamıyor yazar. Hırsızlık rutin bir iş, başkasının cüzdanına ulaşma anında yayılan sıcak bir his, tehlike, adrenalin ve bu bir zevk. Bu anlarda yaşıyor -yaşadığını hissediyor- hırsız. İsmi yok. Okudukça merak ediyorsunuz, şimdi ne gelecek, ne olacak diye ve böyle merak ederken de aslında kitabın neredeyse sonuna gelmiş oluyorsunuz. Başkasından en sevdiği şeyi almanın zevkiyle mutlu olan bir adam ve öteki kötüler, kötü olmak için kötü olanlar, başkalarının hayatında söz sahibi olmak için çaba sarf edip bundan zevk alanlar hepsi bir araya toplanıyor.

Aslında bu noktada sadece klişe laflar geliyor dilime, adamın kendisini, amaçsız yaşadığını anlatmak için. Çocukluğunda başlamış hırsızlığa. Onun olmayan ve olamayacak şeyleri başkasından sırf zevk için çalmış, çalmış ki diğerinin mutluluğu kursağında kalsın, halbuki kendisi için bir değeri yok, hırsızlık yaparken de aslında paraya ihtiyacı yok. Bu açıdan bakınca Fuminori Nakamura evrensel bir kitap yazmış oluyor ve eseri Avrupa’da bu kadar övgü alarak okunuyor. Bireyin hikayesinden genel soruna uzanmak, olayları kendi hislerini katmadan, yalın anlatmak az rastlanan bir nitelik. Kitabı alırken Japonlara özgü olayların, kültüre ait bir şeylerin eleştirilmesini beklerdim. Dünyaya açılan yazarlarda genel olarak gördüğüm bu. Kim kendi halkını geleneğini eleştiriyorsa dünyada değer görüyor. Bu konuda Nakamura beni şaşırttı. Hırsızı anlatıyor, mafyayı, gece kulüplerindeki bataklığı anlatıyor, ama tiksinmiyor, aşağılamıyor, küçük görmüyor, değiştirmeye çalışacak bir söylemde de bulunmuyor.

Sonuna kadar merakla, keyifle okunan bir kitap. Tüyler ürpertici bir gerilim değil bu linkte anlatıldığı gibi. Dünyaca ünlü diğer japon yazarlardan farklı olarak bugünü konuşuyor, şimdiki zaman edebiyatı yapıyor. Bu yüzden de yormuyor. Haruki Murakami’nin Sahilde Kafka’sını okurken fenalık gelmişti, oedipus kompleksinden ve sürekli söylemek istediğini söylemeyip ağzında gevelemesinden. Yukio Mişima’nın ölüme olan aşkı, her kitapta ölüp yeniden doğması da ‘hafif’ bunalım yaratıyordu. Japon edebiyatına, günlük hayatına merak salıp, kalın kitaplar okumak istemeyenler için ideal bir başlangıç olabilir Hırsız. Türkçesi Doğan Kitap tarafından basılmış. Okuyacaklara şimdiden keyifli okumalar dilerim.

Halali

Halali Ingrid Noll’un 2018’de çıkan romanı. Romanda 1950’lerde Bonn halen Almanya’nın başkenti iken, doğu ve batı almanya arasında casuslar cirit atarken içişleri bakanlığında çalışan 20’lerindeki iki sekreterin para kazanma mücadelesi ve erkekleri avlama maceraları anlatılıyor. 

Bu romanında Ingrid Noll geçmiş ve bugün arasında gidip gelmeyi tercih etmiş. Olaylar bir büyükannenin ağzından gençliğinde yaşadığı maceraları torununa aktarması vesilesiyle dile getirilmiş. Yazar bugünkü sevgili ilişkileri ile 1950’lerdeki mesafeli ilişkileri, telefonun sadece belirli evlerde olduğu günlerden, herkesin akıllı telefonlarla arkadaşlık ettiği günlere uzanan yaklaşık 70 yıllık bir zaman farkını yansıtmaya çalışmış. 

Ingrid Noll bütün hikayelerini kendi dilinden ve bir kadının gözünden anlatır. Kimi zaman evde kalmış bir kız kurusu, kimi zaman dul kalmış üç çocuklu bir kadın romanın ana karakteri olur ve hep erkekler bir şekilde ölür. Öldüren olayı örtbas eder ve yaptığı yanına kalır. Halali’de de bu çerçeve korunmuş. Önceki romanlarda bazen sesli gülerken, bu kez hemen hemen hiç gülmedim. Kara mizah ile gençliğin masumluğu, düşüncesizliği bu romanda tam oturmamış. Hatta bana kalırsa anlatımda bazı yerlerde boşluklar kalmış. 

Ingrid Noll’un 85 yaşında, yazım hayatına halen aktif olarak devam eden bir yazar olduğunu düşünerek, bu romandaki zayıflığı biraz yaşına bağlıyorum. Her ne kadar memnun olmadığım bir roman olsa da, Ingrid Noll’ün diğer eserleri gibi okunması ve takibi kolay, sıkmayan bir roman olduğunu söyleyebilirim. 

 

Uğultulu Tepeler

1800’ler İngilteresi, Victoria Dönemi benim için çok bir şey ifade etmiyordu bugüne kadar. Ancak son yıllarda sürekli okuduğum yazarlardan, bildiğim kalıplardan uzaklaşmak isteyince bir elim Emily Bronte’nin Uğultulu Tepeler’ine gitti. 

Bronte kardeşler; Elizabeth, Charlotte ve Emily Bronte İngiltere’de kadınların meslek olarak sadece dadılık ya da öğretmenlik yapabildikleri günlerde eserlerini takma adlarla (erkek isimleri ile) yayınlamışlar ve ün kazanmışlar. Üç kız kardeşin hayatı hastalıklarla, kısıtlı bir alanda okuyarak ve yazarak, doğa ile mücadele ederek geçmiş. Uğultulu Tepeler’in önsözünde Emily Bronte ve kardeşleriyle ilgili bu bilgiyi çevirmen okumaya hazırlık olarak romanın başında vermiş. Bu sayede roman karakterlerini ve yazarın ne kadar ‘büyük’ bir yazar olduğunu anlamak en başından kolaylaşıyor.

Uğultulu Tepeler ana karakter Heathcliff’in Uğultulu Tepeler’e gelmesi ile başlıyor ve başından sonuna yaklaşık 40 yıl gibi bir zaman diliminde geçiyor. Heathcliff’in bitmek tükenmek bilmeyen hırsı, nefreti, aşkı okuru kitaba bağlıyor. Onu sevmesek de Romanda 19. yüzyıl İngiltere’sindeki varlıklı ailelerin yaşam koşullarını, hayatın ne kadar dar bir alanda geçtiğini ve hayatın bugüne kıyasla ne kadar zor olduğunu izliyoruz. Yazarın anlatımı bu gotik hikayeye can katıyor. Yazar tüm duyguları belirli bir çerçevede ve insanın basitliğinde, duygularının doğa ile bir oluşunda toparlıyor.

Doğrusu şu ki, romanın sonunda Virginia Woolf tarafından Bronte kardeşlerin eserleri için yapılan eleştiri kitabın sonundaki hislerimi ifade etmeme yardımcı oldu. Ana karakter Heathcliff ve Christine duyguları üzerinde kontrolleri olmayan, duyguları tarafından yönetilen kişiler. Kimse onların tabiatlarındaki vahşiliği, huysuzluğu bastıramıyor, değiştiremiyor.

Yazar Emily Bronte Haworth adındaki kasabada yaşamış. Onun ve kardeşlerinin eğitimini babaları üstlenmiş. Üç kız kardeş vakitlerini okuyarak ve yazarak geçirmişler. Hayatın içine karışıp tecrübeler edinememişler ve her biri erken yaşta vefat etmiş (Emily Bronte, 30 yaşında). Emily Bronte’un bulunduğu koşullar içinde yazdığı roman yeteneğini ve ne kadar güçlü bir hayal gücüne sahip olduğunu gösteriyor. Bronte kardeşler çok az insanla muhatap oldukları halde insanların zayıf yanlarına hislerine hakim oldukları duyguları ve çalkantılı düşünceleri ince ince, birinden diğerine atlamadan ifade ettikleri için eserleri şaşılacak kadar iyi olarak değerlendiriliyor. Üç kız kardeşin evlenmediği biliniyor. Bana kalırsa Emily Bronte kendisi aşkı ve kadın erkek ilişkisini tecrübe etmediği için romanın aşka yönelik kısmı yaşanmak istenen ama hiçbir zaman tam anlamıyla karşılıklı yaşanamayan bir duygu olarak kalıyor. Buna karşın öfke, kin, kıskançlık, hırs, düşmanca davranışlar, din kitaplarının kullanımı ve okuma yazmayı bilmenin o dönemde insan hayatı üzerindeki belirleyiciliği çok net anlatılıyor.

Uğultulu Tepeler karanlık bir hikaye anlatıyor (Gotik roman deniyor). Buna rağmen kasvetli değil ve okuma zevki veriyor. Bana yaşattığı duygulardan, kimi zaman kendi hatalarımı görmemi sağladından olsa gerek, kitaplığımda görünce olumlu hislerle hatırlıyorum. Bir yandan da Heathcliff’in bitmeyen nefretini düşününce yürek sızısı hissediyorum. Bir yanda okuduğum Nobel ödüllü yazarlar, çok okunan yazarlar, bir tarafta Emily Bronte’un Uğultulu Tepeler’i. Bu kitap okurken edebiyattan zevk almayı sağlıyor. Hızlıca bir fikri aktarmaya çalışmıyor. Sonsuz zaman içinde insanın doğasını işliyor. Bugün iyi ki okumuşum diyorum.