kitabimdakumlarvar

Okumak zamanla sınırlı, yazmak hayal gücü ile sınırsız

Hafıza hakkında bir kitap


Yorum bırakın

Hafızanın insana yaptığı

Hafızama hep çok güvenirim. Böyle ukala bir güvenme değil. Yıllar içinde oluşmuş bir güven. Bir yere not aldığım şeyi unutmam, ayrıntılara dikkat ederim, olaylar gözümün önüne gelir, gerekince sahneyi zihnimde canlandırır bir bir anlatırım durumun nasıl gerçekleştiğini, her zaman inanarak, hep yürekten.

İki sene önce üzerime aldığım iş zamanla zihin ve tahammül kapasitemi zorlar hale geldi. Aşırı detaylı, çok fazla kişiyle iletişim halinde olduğum ve bir eksikliğin anında pek çok kişinin işini etkilediği bir durum söz konusuydu. İş yoğunluğuna sürekli değişen iş partneri, ailevi problemi olan, ısrarla ilgi çekmeye çalışan, meşgul etmeye uğraşan kişiler eklendi. Sonunda bir baktım, işin içine sıkışmışım, çıkamıyorum. Bedenim evde, tatilde ama beynim dinlenmiyor hep işte. Aslında böyle olduğunu fark ettim denemez. Zamanla, sinsice geldi. İşin stresi arttıkça kendi içime, kendi dünyama, içgüdülerime hapsoldum. İş dışında bir şey konuşamıyordum. İş yoğunlaştıkça ben kendimi rahatlatamaz, gevşeyemez oldum. Uykularım kaçtı. Belki 6 ay hiç derin uyuyamadım. Hep yorgundum. Ben ne istiyorum bilmiyordum. Ben kimdim, neyi severdim? Geleceğe yönelik plan yapamaz oldum. Hayatı Ad-Hoc yaşadık bu yüzden 1 yıl. Sonra bir gün geçmişteki olayları hatırlamaya başladım. En feci uykusuzluklarımın başlangıcı da öyle oldu. Hatırlamak istemediğim bir şeyin tekrar canlanması. Yeniden aynı şartların oluşması. İstemediğim bir şeyin tekrar olma ihtimali. Karma.

İnsan nasıl da kaçamıyor kendinden, aklındakinden. Aynı şartların oluşması bir korkuyu tetikledi, sonra tüm korkularım tetiklendi. Bütün korkularım gerçek olacak sandım. Böyle geçmişi ve geleceği düşünürken uzun süre uyuyamadım. Bir haftadan fazla süren bir uykusuzluk. Ancak yorgunluktan bitince sızacak kadar uyku, sonra yine stres, yine uykusuzluk. En sonunda kabuğuma çekildim. Zaten hiç kimseyle konuşacak halim de yoktu. Böyle kendi içime hapis yaklaşık iki ay geçti. Ondan sonra hatırlıyorum dediğim şeyleri sorgulamak istedim. Ne kadarı gerçek, korktuğum şeylere ne kadar güvenebilirim, ne kadarını doğru hatırlıyorum bilmiyordum.

Norveçli biri yazar ve gazeteci, diğeri psikiyatrist iki kız kardeşin hafıza üzerine yazdığı bir kitap buldum. Adı ‘Deniz Atının İzinde’. Kitap almanca, türkçeye çevrilme ihtimali çok uzak geliyor bana maalesef. Halbuki benim için çok bilgilendirici oldu, Türkiye’de de okurlara ulaşmasını isterdim.

Kitapta konular uygun bir sıralama ile beynin yapısından, bilim insanlarının araştırma sonuçlarından başlayıp, ölmeden önce aklımızdan geçenlerin sebebine, yanlış hatıralara, beyindeki hafıza merkezinin zamanla büyümesine, unutmaya, geçmişten gelen bilgilerle geleceği şekillendirmeye ve hafızamızla geleceğimizi bilmeye varmış.

Henry Molaison’un ilginç yaşam öyküsü ile başlamışlar beynin yapısını ve hafızayı anlatmaya. Epilepsi hastası Henry’nin tedavi maksatlı hipokampusünün alınmasından sonra sadece 20 dakikalık hafızaya sahip olması bilim için önemli bir malzeme olmuş ve hafıza ile ilgili önemli sorular yanıtlanmış. Aynı şekilde hiçbirşeyi unutmayan birinin hayatını şekillendirişi ve onun nasıl her şeyi detayıyla aklında tuttuğu da bir başka konu olmuş. İncelemelerde baskı altındayken hatırlamanın zorluğu, sakin ve keyfimiz yerindeyken kolay olduğu ispatlanmış. Filler gibi uzun yaşam beklentisi olan hayvanların hafızası daha güçlü. Bu durumda hafızası güçlü olan insanların ömrü de daha uzun oluyor. (Kaza, doğal felaket veya herhangi bir ölüm şeklinden değil, doğal ölüm için benim yorumum.) Paraşütle atlarken, hayatımızı riske attığımız bir durumda gözümüzün önüne hangi hatıralar geliyor? En mutlu olduklarımızı, en üzüldüklerimizi neye göre seçiyoruz? Bu sorunun cevabı değil, ancak insanın hayatında en belirleyici olan zaman dilimi ilk gençlik yıllarından yirmili yaşların ortasına kadar olan zamanmış ve en iyi bu dönemi hatırlarmışız. Depresif insanlara pozitif hatıralarının canlanması yararmış. Etrafındaki olayları her detayı ile kaydeden kişiler travma geçirmeye daha yatkın olurken, olayları yüzeysel gören kişiler durumu içselleştirmedikleri için travma veya depresyona geçirme ihtimalleri daha düşük oluyormuş. 22 Temmuz 2011’de Norveç’te gerçekleşen terör saldırısından kurtulan Adrian Pracon ile görüşmüşler. Adrian olayın travmasını uzun süre yaşamış, travma sonrasında huyları değişmiş, daha farklı biri olmuş. Travmayı bu saldırı ile ilgili kitabı yazarken atlatmış. Saldırı esnasında öyle olduğuna emin olduğu bir sahne aslında öyle değilmiş. Öyle olmadığını çok sonra öğrenmiş. Zihnimizin bize oynadığı oyunun ispatı olarak Adrian’ın öyküsü güzel ele alınmış.

Birleşmiş Milletlerde ve daha pek çok ülkede göz altına alınan, aslında suçsuz olan kişilerin polis baskısıyla, dış dünya ile iletişimlerinin kesilip olayın hikayesinin defalarca kendilerine anlatılmasıyla itirafa zorlandıkları pek çok vakada ortaya çıkmış. Norveçli bir genç polis tarafından kuzenini öldürdüğüne ikna edilmiş ve suçunu itiraf etmiş. Halbuki bu gencin olay yerinde DNA’sı bulunmamış bile. Hatalı yargı ancak suçu işleyen kişi kendi karısını öldürdüğü ve iki olaydaki DNA birbiri ile uyuştuğu zaman ortaya çıkmış. Hatalı kararlar, yargılar ve zihin üzerinde yapılan bu tür incelemeler neticesinde artık hafızaya dayalı itiraflara daha şüpheli yaklaşılıyormuş ve bu sebepten Birleşmiş Milletlerde mahkemelerde psikologlar bulunuyormuş. Travma geçiren, uyku eksikliği yaşayan kişilere olan, olmayan pek çok şey itiraf ettirilebilirmiş. Aynı şekilde bir olaya tanık olan kişiler de istemeden yanlış tanıklık edebilirlermiş. Olay sonrası konuşmalarda kişiler farkında olmadan birbirlerini ikna ediyorlarmış. Böylece olayı işleyenin profili bir anda başka biri olarak anlatılıyormuş. Baskı altında zihin her zaman kötü çalışırmış.

Peki hafızamızı nasıl geliştirebiliriz? Bunu ölçmek için Londra’da taksi sürücüleri üzerinde inceleme yapmışlar. Taksi sürücülüğü için eğitim alan ve henüz Londra’nın trafik haritasını zihnine kaydetmemiş şoförlerin hipokampusünün büyüklüğü eğitim öncesinde ve sonrasında karşılaştırılmış. Sınavı geçen şoförlerde hipokampusun kaydetme alanının büyüdüğünü görmüşler.

İnsanların önemli bir kısmı başarılarını ve doğru yaptıkları şeyleri hatırlarmış. Bu da kendileri ile ilgili yanlış bir resme sahip olmalarına neden olurmuş.

İnsanlarla birlikte hayvanların da hafızasından bahsedilmiş. Kuşların sakladıkları solucanların ve tohumların yerini aylar sonra bilmeleri resim hafızasına bağlanmış. İnsanlar yaşadıklarından öğrenmeselerdi hep avcı ve toplayıcı olarak kalırlardı denmiş. Bu yüzden tok bir insan ve tok bir aslan karşılaştırıldığında korkulması gereken tok insan oluyor. Kendi hayatının içine sıkışan insanların bir kütüphaneye gidip kitaplarla paralel dünyaya geçmesi, filmler izleyip başkalarının hayatlarını ve problemlerini görmesi rahatlatıyor. İnsan eğer hiçbirşeye odaklanamazsa o zaman geçmiş ve gelecek hakkında düşünmeye başlıyor. Geleceği hayal edenler geleceği oluşturuyor ve belirliyor. Birisi randevusunu hayal ederken bir başkası bir ürünün satış stratejisini hayal ediyor ve gelecek bu oluyor. Bu hayaller için hafızaya ihtiyacımız var. Rüya görmezsek, geçmişi hatırlamazsak, gelecek için ne istediğimizi bilemeyiz. Henry Molaison’un hafızasına sahip olsaydık, dünya bugüne gelmezdi.

Hep bildiğimiz şeyler değil mi bunlar? Kitap bize bildiklerimizi bir kez daha canlı örneklerle anlatıyor. Hafıza sorunu yaşamış, travma geçirmiş kişilerle röportajlar hafızamıza güvenemeyeceğimizi ispatlıyor. Benim gibi hafızasına çok güvenenler için çok güzel cevaplar içeriyor. Bizi bugün olduğumuz kişi yapan hafızamız mı? Hayır. Benim için belki en önemli cevap buydu. Kötü veya iyi hatıralarım değil, onları nasıl harmanladığım beni ben yapan. Geçmişten ders aldıysam artık gelecekte başıma geleceklerden de korkmuyorum. Bu korku ve uykusuzluk dönemi bir karmanın açığa çıkmasıydı. Bitti.

*The Guardian yazarlarla röportaj yapmış. Linki şurada: Hafızana Asla Güvenme

Yeni Kitaplar

2 Yorum

Bugün doya doya kitap seçtim. Bir saatten fazla kitapçıda vakit geçirdikten sonra bir de baktım ki, hep dünya edebiyatından seçmişim. Genel olarak tercihim de dünya edebiyatından okumak oluyor. Türk yazarlardan popüler olanları okuyamıyorum.

Bu defaki alışverişimde olabildiğince hiç okumadığım yazarları raflarda görmeye çalıştım. Paul Auster hep gözüme çarpar, Murakami hep merak uyandırır kitap seçerken. Bu kez Josef Konrad, Bukowski, Burgess, Umberto Eco aldım. Bazı yazarların hemen hemen her kitabını okurken Umberto Eco’yu bunca yıl nasıl okumadım? Adı o kadar tanıdık geliyor ki, okudum sanıyorum Eco’yu, ama hayır. Sadece yazarlık tecrübesi ile ilgili yorumlarını paylaştığı bir kitabın yarısını okudum.

Bir baktım, Burgess ve Borges isimlerinin ikisi de benim için aynı derecede ‘bilinmez’. Eh artık bileyim dedim. Albert Camus ile biraz daha haşır neşir olayım istedim, Yunan halkının hikayelerine biraz daha yakından göz atayım dedim. Milan Kundera’yı sırf gönlüme şenlik olsun diye aldım. Tatar Çölü’nü okuyup, biraz batıdan uzaklaşırım diye düşündüm. Çarın Delisi’nden yakın zamanda okuduğum başka bir kitapta bahsedilmişti, görmüşken kaçırmadım. Milena’ya Mektuplar’ı da yine kişisel tatminim için seçtim.

Uzun zamandır bir romanın içinde kaybolma, zamanı unutma tatminini yaşamadım. Bu defa tutkuyla bağlanacağım yeni yazarı bulacağım umarım.

Bugüne kadarki en birinci tutkum Paul Auster. Ona verdiğim değeri Marquez izler. Bu ikisinde bulduğum, kitabı elinden bırakamama tadını arıyorum. İşte yeni kitaplarım:

31,33,344,354.841614

Albert Camus

DSC_0034.jpg

Nikos Kazancakis

DSC_0032.jpg

Milan Kundera

DSC_0030.jpg

Jaan Kross

DSC_0028.jpg

Albert Camus

DSC_0025.jpg

Joseph Conrad

DSC_0023.jpg

Anthony Burgess

DSC_0021.jpg

Dino Buzzati

DSC_0019.jpg

Charles Bukowski

DSC_0017.jpg

Franz Kafka

DSC_0015.jpg

Joseph Conrad

DSC_0013.jpg

H.D.F. Kitto

34,35,334,346.767029

Louis de Bernieres

47,32,357,359.604858

Umberto Eco

 

This gallery contains 0 photos


Yorum bırakın

Zemberekkuşu’nun Güncesi

Dünyanın zembereğini kurmak kimin işi…

Dünyanın zembereği zaten kurulmuş, hayatımızda olma ihtimali olan şeyler zaten çok önceden belirlenmiş. Biz sanıyoruz ki, elimizden bir şey gelir ve değiştirebiliriz.

Doğruyu söylemesi, ‘ben’ değiştirebileceğimi sanıyordum. Değiştirebilirim, başıma gelecekleri kontrol edebilirim sanıyordum. Ama edemem. Bilmiyorum ki, hangi adımı atarsam arkasından ne gelecek. Hayatımı satranç oynar gibi oynayamam. Kuralları belli olsa da sınırları belli değil. Satrançta iki kişisin ya hayatta…Zemberekkuşu’nu okuduğum süre içinde başıma gelecekleri bilsem okumazdım. 724 sayfa dile kolay.

İşini keyfe keder bırakmış, hayatını tek düze yaşayan bir adamın hikayesini okurken, kendimi birden onun hayatını yaşarken buldum. Okuyorum, anlıyorum, hissediyorum, yaşıyorum. İşini bırakıyor, kedi evden kaçıyor, karısı evi terk ediyor, hayatına falcılar giriyor, para kazanmak için doğa üstü güçler kullanıyor, bu dünya ile öbür dünya arasında gidip geliyor. Boyut değiştiriyor, rüyalarının anlamını bulmaya, kendi yolunu bulmaya çalışıyor. O sonunda düze çıkıyor, ben de ‘evet hayat bu’ diyorum.

Hayatta olan, olma olasılığı olan şeyleri hep korku ile karşılamaya, tedbirli olmaya, dikkatli olmaya alışmışım. Kontrolümü kaybedersem biterim. Sanıyorum… Öyle sanıyorum. Öyle sanırken bir bakıyorum ki, ben mükemmeliyetçiymişim. Sanki mükemmel olmak mümkün, mükemmeli beklemek doğruymuş gibi.

Kitap, okuma sürecim boyunca hayatımla paralel seyretti…Adam bunalımdaydı, bunalıma girdim. Kuyunun dibine indi, orda bekleyip kendini bulmaya çalıştı, ben kendimi doğa gezisine verdim, ancak bir mağarada yarım saat geçirdim kendime geldim, ben oldum yeniden. Öbür dünyaya gitti, rüyalar gördü, ben rüyamı gerçeğimi karıştırdım.

Her kitapta böyle olmuyor, her yazar böyle hayatı yazamıyor. Kıyaslamak gerekirse, Sahilde Kafka’ya göre okuması çok daha kolaydı, dili daha kolaydı. Benim yazdıklarına yakın eş zamanlı olaylar yaşamam tesadüfün ötesinde. İnandığın, düşündüğün enerjiyi çekersin dedikleri gibi bir duruma bağlanacak karmaşıklıkta aylarca süren bir kabus. Kitabı okudukça, adamın hikayesi çözüldükçe benim uykusuzluklarımın geçmesi masaldı. Okumanın üzerimdeki etkisini bilmiyormuşum. Okudukça düşüncelerimi toparladığımı, ayaklarımın yere bastığını bilmiyormuşum. Bana söylenenlerden ne kadar etkilendiğimi, kendi inançlarımı unuttuğumu bilmiyormuşum…Öyle yani ben kendimi tanımıyormuşum neredeyse. Sevdiklerine ölesiye bağlı, sevmediklerinden korkup onlara karşı tedbirler alan bir insanmışım ve sadece okumak beni dinlendiriyormuş.

Murakami hak etmiş mi ününü, etmiş. Bu okuduğum 3. kitabı. Adamın olayı sadece hayal gücü değil, sadece yazma yeteneği değil. İçinde bilgelik var, hayat tecrübesi var, olağanüstü bir gözlem gücü ve insanlık var. İnsanız. Tembel olabiliriz. İşsiz olabiliriz. Hayata baştan başlayabiliriz. Kendime hiç izin vermediğim konular. Ama hayat bu. Eğer bilmiyorsak, öğrenmek için okuyoruz. Sonra bir gün geliyor, onu yaşıyoruz.

 


Yorum bırakın

Merdivenlerdeki Kadın

Tam Türkçeye tercüme edilmemiş kitapları Türkçe bir edebiyat bloğunda anlatmanın manası yok, artık almanca yazayım diyordum ki, Merdivenlerdeki Kadın’ın 2016’da Türkçe olarak Doğan Kitap tarafından yayınlandığını gördüm.

Merdivenlerdeki Kadın, Bernhard Schlink’ten, dünyaca ünlenmiş Okuyucu’nun yazarından yeni sayılabilecek bir kitap. Mannheim’daki kitapçıda Bernhard Schlink’in kitapları göz önünde yerlere konuyor. Belki de beni Diogenes Yayınevi’nin beyaz kapaklı kitapları çektiği için bana göz önünde geliyordur diyeceğim ama değil. Okuyucu Amerika’da satış listelerinde ilk 30’a giren ilk alman kitabıymış. Aldığı ödüller de cabası. Bernhard Schlink kendi halinde görünmekle beraber, başarılı hikayeler çıkaran bir adam. Hukuk geçmişi olan ve yıllarca yargıçlık yapan Schlink’in her kelimesi yerinde ve ölçülü. Okumayı seven biri konusuna bakmadan herhangi bir kitabını alıp rahatlıkla kitapçıdan çıkabilir, pişman da olmaz. Aynı zamanda dilinin de çok anlaşılabilir ve sade olduğunu düşünüyorum (ki bu edebiyatçılar arasında bazen mumla aranan bir özellik oluyor).

Merdivenlerdeki Kadın’ı bir yıl kadar önce almıştım. Kafam rahat olan bir zamanda keyif için okumak üzere bekletiyordum. Çok da iyi yapmışım. Paul Auster’ın bitmeyen 4321’inden sonra okunması kolay geldi. Üstelik uygulamada yaşlı erkeklerin ağzından anlatılan hikayeleri okumakta zorlanıp, genelde okumaktan vazgeçmeme rağmen.

Merdivendeki Kadın’da hikaye çok basit bir düzlemde kurulmuş. Bir tablo, resmi yapılan kadın, ressam, ressamı yaptıran adam ve avukat. Erkeklerin üçünün de kadına aşık olmaları veya aşık olduklarını sanmaları ama aslında kendilerini kadın üzerinde gerçekleştirmekten, onu hevesleri için kullanmaktan öte geçmemeleri… Yıllar sonra tekrar karşılaşan insanların 70 yaşında olmalarına rağmen ilişkilerindeki tavırlarının, kadına karşı tutumlarının aynı olması ve aslında hiç bir şeyin değişmemesi, yokluklarının varlıklarından iyi olması…

Hikaye böyle basit olmasına rağmen, olayın Avustralya’da geçmesi, içinde 70 yaşında bir avukatın bilgeliğini taşıyan, hayatın anlamına dair anlatımların olması stressiz bir okuma sağlıyor.

Hayatta neleri riske ederiz, neye başarı deriz, ne zaman mutlu olduğumuzu düşünürüz? Bu sorular tek sırada sorulduğunda çok sıkıcı gelebilir, bunu mu okuyacağım denebilir belki. Ama bunlar okuma esnasında olayların içinde, yaşanmışlıklarla, farkına varmalarla zorlamadan geliyor. Hayatın anlamını sorgulatmıyor. O yüzden hiç de sıkıcı olmuyor. 244 sayfayı çok kısa sürede bitirdim. Sanırım 12 gün içinde parça parça okudum, öyle çok da vakit ayırmadan, bir baktım sona gelmişim.

Kitabı incelemek için şuraya bir tık  ->  Kitap Yurdu

DSC_0120.JPG


Yorum bırakın >

Antikacı vitrini.

Bir bakışta mutluluk veriyor, filmleri hatırlatıyor.

Antikacılar filmlere hep benzer şekilde dahil edilir: araştırmacı kişinin çok özel, az sayıda basılmış bir kitabı bulması gerekiyordur. Bunun için antika kitapçıları gezer. Eline geçen bir kitabın içinden hazine haritası çıkar. Harita gizlice kitabın arasından alınır, saklanır, haritacılıktan anlayan tanıdıklara gösterilir, haritanın sırrı çözülmeye çalışılır. Bu arada birinin hazine haritası bulduğunu duyan mafya, hırsız çetesi, yan kesici, aç gözlü akraba hazinenin peşine düşer. Haritanın sırrı çözülür ve hazineye en önce ulaşmak için mücadele başlar… Biraz Karayip Korsanları biraz Salak Milyoner, azıcık da sihir katarsak Harry Potter.

Okumaya devam et


Yorum bırakın

Karanlıktan Sonra

Karanlıktan Sonra, Mayıs 2017’de Türkçe olarak Doğan Kitap tarafından ilk baskısı çıkan bir Haruki Murakami eseri. Japonca olarak ilk basım tarihi ise 2004.

Murakami benim bugüne kadar çok ısınamadığım bir yazardı. Sebebi öncelikle Sahilde Kafka’daki oedipus kompleksi, sürekli bir kafa karışıklığı halini yansıtması ve bu duygu karmaşasının bir yerden sonra beni zorlamasıdır. Buna rağmen ününe saygı duyup bir kez daha şans vermek istedim. Bu kitaptan sonra da Murakami’ye daha çok zaman ayıracağım gibi görünüyor.

Karanlıktan Sonra kısmen düz ve acısız. Betimlemelerle, aşırı duygusallıkla boğulmamış, okur rahat bırakılmış. Sakin sakin Japonya’da sokakta bir gecenin nasıl geçebileceği anlatılmış. 24 saat açık 7/Eleven dükkanları, gece rahat rahat dışarıda dolaşanlar, işinden geç saatte çıkanlar, Tokyo’nun mahalleleri… Başka bir ülkeye ufak bir yolculuk, yeme alışkanlığından, insanların birbirlerine duydukları veya duyamadıkları yakınlıklara kadar. Hepsi bir genç kızın ablası için endişeler taşıdığı dönemde bir geceyi sokakta nasıl geçirdiğini anlatan hikayenin içine yerleştirilmiş.

Farklı olarak, bu kitapta rahat anlatımın içinde nihayet Murakami’nin başka bir yüzü daha görünüyor. Murakami, sadece kendi yarattığı amerikanvari japonları anlatmıyor, tüm toplumlarda geçerli olan bir karakter gelişimini de tanıyor ve aktarabiliyor. Kitaba konu olan iki kız kardeş birbirine taban tabana zıt karakterlere sahip ve Murakami bunu yavaş yavaş konuyu geliştirerek yeri geldiğinde sebepleri ile aktarıyor. Ben okur olarak, kendimi bulduğum satırlarda kitaptan tatmin olduğumu hissettim.

Genel olarak bakarsak, Karanlıktan Sonra için mutlaka okunmalı diyemem, ama neden okunmasın? Eğer rahat bir hafta sonu, kafa yormadan gündelik hayattan uzaklaştıracak bir kitap istiyorsanız, eh çok da kalın olmasın mümkünse diyorsanız, 180 sayfa bir hafta sonunda rahatlıkla okunabilir. Bu kitap yağmurlu kış aylarına daha çok yakışır.


Yorum bırakın

Delirmemek elde değil

Stefan Zweig, alman olmayan bir ‘almanca konuşan’. Viyana doğumlu bir Avusturyalı.  Ülkesini çok seven, orada yapılan ve yaşananlardan utanan, almanlara doğal olarak karşı olan bir aydın. İkinci Dünya Savaşı başlamadan önce, toplumdaki değişikliklerden rahatsız olup önce Birleşmiş Milletler’e, oradan da Brezilya’ya göç etmiş bir Yahudi. Bugün beyin göçü toplayan Almanya’da o zamanlar Zweig’ın değerleri kabul görmüyor. Nitelikli bir yahudi olması kötü ve çok tehlikeli. Savaş başlamadan önceki dönemde toplumdaki değişikliklerden etkilenen Zweig kendisine yönelik direkt bir saldırıya mağruz kalmadan çok önce ayrılıyor Avrupadan, fakat gittiği yerde benlik savaşı vermeye devam ediyor. Çünkü olanları kabul edemiyor. Sevdiği ülkesinden, vatanım dediği yerden savaş süresince gelen haberlerle kahroluyor, en nihayetinde dünyanın gidişatından dolayı yaşadığı umutsuzluktan dolayı savaşın bittiğini görmeden sevgilisi ile birlikte intihar ediyor.

Satranç, Zweig’ın en bilinen eseri. Edebiyata dair paylaşım yapan sosyal medya hesaplarında da en çok fotoğrafı paylaşılan kitaplardan biri. Bu yüzden çoğu zaman Zweig’ı tanımayanlar da Satranç’ı duymuş olabiliyorlar. Bu kitabı bu kadar ünlü yapan ise yazarın yaratıcılığı. Yoksa ikinci dünya savaşını anlatan çok kitap var. Okurken yine dili doğru konuşan olunca edebiyatın ne kadar tatmin edici olduğu fark ediliyor. Zweig da zaten dünya edebiyatına kazandırdığı eserleri ile hiç bir zaman yeterlilik bakımından sorgulanmıyor. Saygınlığı yıllar geçse de değişmiyor.

Satranç’ta Zweig savaşın deli saçmalığını, insanları delirten durumlarını anlatmak için güzel bir senaryo kurmuş. Aslında pek nitelikli olmayan, düşünsel becerileri gelişmemiş bir köylü, oyunun stratejilerini iyi öğrendiği için dünya satranç şampiyonu olmuş, namı almış yürümüş. Kaba, konuşmasını bilmeyen adam satranç tutkunlarını peşinden koşturur hale gelmiş. Bu adamın kimi simgelediğini çok düşünmeye gerek yok. Hitler akla geliyor hemen. Hikayede uzun yol yapan bir gemide dünya satranç şampiyonu ile ‘ya kazanırsam’ umuduyla, ne pahasına olursa olsun bir el oynamak isteyip, yenilmeye razı gelemeyen zenginler bir araya geliyorlar ve hep kaybediyorlar. Bir süre sonra satranç tutkunları arasında aniden beliren yaşlı bir adam, oyunculara önerdiği hamlelerle dünya şampiyonunu zorlamaya başlıyor. Oyunlar daha uzun sürüyor, hatta Satranç şampiyonunun kaybettiği de oluyor. Satranç’ı esas ‘yaratıcı’ yapan mevzu ise yaşlı adamın satranç oyunu ile olan hikayesi. O’nun yıllar önce gestapolar tarafından ‘nitelikli’ ve ‘çok tehlikeli’ bir esir olarak boş bir odaya aylarca kapatılarak toplumdan tecrit edilmesi, burada kendi kendine satranç oynarken en nihayetinde delirmesi… Bu delirme işte o dönemdeki aydınların köşeye sıkışmışlıkları, çıkmazda oluşları, ellerinden hiçbirşeyin gelmemesi ve en nihayetinde dışarıdan bir desteğe ihtiyaç duymalarını anlatıyor. Zweig savaşın bittiğini görememiş ama aslında ‘dışarıdan biri DUR! demeden’ oyunun bitmeyeceğini öngörebilmiş. Bu yüzden Zweig’da bir aydın öngörüsü, başkalarının acılarından üzüntü duyan hassas bir ruh bulunduğunu ve içinde bulunduğu şartları ince bir zeka, güzel bir dille anlatma yeteneği taşıdığını görmemek mümkün değil. Satırlar sadece anlatılan hikaye ile değil, cümlelerin akışı ile de büyülüyor. Yıllar süren savaş, insanların çektiği acı hepi topu 80 ila 100 sayfa kadar süren bir hikayede anlatılıyor. Kitap bittiğinde ne eksik ne fazla denebiliyor, sadece yüreğe bir tutam Stefan Zweig hayranlığı düşüyor.

Eğer Zweig intihar etmeseydi, savaşın bitişini görüp, Yahudilerin tüm güçleri ile almanları utandırmak, kendilerini dünyaya kabul ettirmek için kitaplar yazdıkları, filmler çektikleri bir dönemde yaşasaydı o zaman yorumum bambaşka olurdu. Kıyaslayacak olursak, Anne Frank’ın hatıra defteri de savaş sonrasında savaşı anlamak, insanların hislerini geriden takip edebilmek için bir kaynak ve değerli. Ancak kitabın ne kadar ticari değerlendirildiğini [Amsterdam’da müzeye çevirilen ev, film ve bugüne kadar pek çok dile çevrilip binlerce baskısı yapılan kitap], yahudi sempatisi yaratmak, duygu sömürüsü yapmak maksatlı kullanıldığını görünce asla okuyasım gelmiyor. Bizim gibi olaya dışarıdan bakanlar için ikinci dünya savaşındaki akıl bulanıklığını anlamak maksadıyla okunacak en kullanışlı kitaplardan biri olarak değerlendiriyorum Satranç’ı. Okurken edebiyatın, güzel konuşulan dilin, parlak zekanın verdiği zevkin yanı sıra, olayları belli bir maksat gütmeksizin, dönemi kendi bakış açısından yansıtmak için yazdığını hissetmek mümkün. Genel olarak bakıldığında psikolojik kitapları ile, bireysel olarak tanımadığımız, konuşmadan bilemeyeceğimiz, bazen de hissedip nereden geldiğini bilemediğimiz duygulara dolaylı açıdan ayna tutmayı başaran bir yazar Zweig. Bu nedenle de edebiyatçılar arasında haklı bir yere sahip.


Yorum bırakın

Hırsız

Hırsız için roman yazılır mı? Yazılabilir, ama bir italyan, ispanyol, ne bileyim bir amerikalı yazsa daha normal gelirdi. Oraların mafya hikayelerini okumaya alışkınız. İlk gördüğümde bu yüzden ilginç geldi bir japonun hırsızlıkla ilgili yazması. Haberlerde metroda kaybedilen cüzdan, kuruşuna dokunulmadan bulunuyor diye okuyoruz. 2015’te tek bir cinayetin dahi işlenmediği bir ülkeden bahsediyoruz. Neden Hırsız için bir roman yazmış bu adam? Bu düşüncelerle ve yeniden aslında bilinen ama benim henüz keşfetmediğim bir yazara ulaşmanın zevkiyle aldım kitabı. Kitabın arkasında da Die Welt’ten alıntı bir değerlendirme vardı. Değerlendirmenin tamamı şurada Die Welt . Önce kitabı okudum, sonra yoruma baktım ama okumaya dayanamadım, çünkü çok övmüşler (!).

Kitap klasik denebilecek yan kesicilik hikayeleri ile başlıyor. Yan kesici ama fakirlerden veya günlük kıyafetlerle dolaşanlardan değil, varlıklılardan çalıyor. Kendisi de bir yan kesici gibi giyinmiyor. Herkes gibi giyiniyor, bir iş kıyafeti var. Çarptığı kişinin parasını ve değerli ne varsa alıp, cüzdanı sahibine geri gönderiyor. Mafya tarafından mafyaya çalışmak için zorlanıyor. Daha doğrusu mafyanın beklemesi gerekiyor, adamı tehdit edecek birşey eline geçene kadar. Kaybedecek hiç bir şeyi olmayan Hırsız’ı tehdit edecek bir şey bulamadıkça iletişime geçmiyor. Ancak annesi tarafından hırsızlığa zorlanan bir çocuk bizim hırsızın hayatına girdiğinde mafyanın da eline bir şey geçmiş oluyor. Böylece de esas hikaye ile birlikte Hırsız’ı tanımaya başlıyoruz.

Okurken hırsıza kızgınlık duymamakla beraber, şefkat de duymanızı sağlamıyor yazar. Hırsızlık rutin bir iş, başkasının cüzdanına ulaşma anında yayılan sıcak bir his, tehlike, adrenalin ve bu bir zevk. Bu anlarda yaşıyor -yaşadığını hissediyor- hırsız. İsmi yok. Okudukça merak ediyorsunuz, şimdi ne gelecek, ne olacak diye ve böyle merak ederken de aslında kitabın neredeyse sonuna gelmiş oluyorsunuz. Başkasından en sevdiği şeyi almanın zevkiyle mutlu olan bir adam ve öteki kötüler, kötü olmak için kötü olanlar, başkalarının hayatında söz sahibi olmak için çaba sarf edip bundan zevk alanlar hepsi bir araya toplanıyor.

Aslında bu noktada sadece klişe laflar geliyor dilime, adamın kendisini, amaçsız yaşadığını anlatmak için. Çocukluğunda başlamış hırsızlığa. Onun olmayan ve olamayacak şeyleri başkasından sırf zevk için çalmış, çalmış ki diğerinin mutluluğu kursağında kalsın, halbuki kendisi için bir değeri yok, hırsızlık yaparken de aslında paraya ihtiyacı yok. Bu açıdan bakınca Fuminori Nakamura evrensel bir kitap yazmış oluyor ve eseri Avrupa’da bu kadar övgü alarak okunuyor. Bireyin hikayesinden genel soruna uzanmak, olayları kendi hislerini katmadan, yalın anlatmak az rastlanan bir nitelik. Kitabı alırken Japonlara özgü olayların, kültüre ait bir şeylerin eleştirilmesini beklerdim. Dünyaya açılan yazarlarda genel olarak gördüğüm bu. Kim kendi halkını geleneğini eleştiriyorsa dünyada değer görüyor. Bu konuda Nakamura beni şaşırttı. Hırsızı anlatıyor, mafyayı, gece kulüplerindeki bataklığı anlatıyor, ama tiksinmiyor, aşağılamıyor, küçük görmüyor, değiştirmeye çalışacak bir söylemde de bulunmuyor.

Sonuna kadar merakla, keyifle okunan bir kitap. Tüyler ürpertici bir gerilim değil bu linkte anlatıldığı gibi. Dünyaca ünlü diğer japon yazarlardan farklı olarak bugünü konuşuyor, şimdiki zaman edebiyatı yapıyor. Bu yüzden de yormuyor. Haruki Murakami’nin Sahilde Kafka’sını okurken fenalık gelmişti, oedipus kompleksinden ve sürekli söylemek istediğini söylemeyip ağzında gevelemesinden. Yukio Mişima’nın ölüme olan aşkı, her kitapta ölüp yeniden doğması da ‘hafif’ bunalım yaratıyordu. Japon edebiyatına, günlük hayatına merak salıp, kalın kitaplar okumak istemeyenler için ideal bir başlangıç olabilir Hırsız. Türkçesi Doğan Kitap tarafından basılmış. Okuyacaklara şimdiden keyifli okumalar dilerim.


Yorum bırakın

Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini

Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini’ni okuduğumu söyleyince filmini izlemiş olanlar hemen ‘filmi var, okumaya ne gerek var’ tarzında tepki gösterdiler. Filmi izlemedim ve kitabı okumayı tercih ettim. 648 sayfa olduğunu görerek, bilerek. Aralık ayındaki tatilim ve Ocak ayının ilk günleri böylece kışın kasveti olmadan geçti. Kaç yerinde durup güldüm bilmiyorum. Yunanistan ve Kefalonya hakkında çok şey öğrendim. Filmi izlesem böyle sindiremezdim ikinci dünya savaşı sırasındaki olayları, yunanların neler yaşadığı tarihi ile aklıma kazınmazdı. Başından sonuna akıcı, hayat dolu olan roman dünyaya Yunanlıları ve İtalyanları sevdirmek için yazılmış sanki.

Bugün de dünya politikasında yunanların İngilizler tarafından korunmasının uzun bir geçmişi var. En büyük sebep tabii Türkiye’ye karşı her zaman kullanılmaları. Bu yüzden okurken çok yerde tereddüte düştüm. Benim tecrübem yunanların türkleri kötü gördüğünü söylemiyor. Türklere daha çok sevgi, ortak kültür, ortak geçmiş dolayısı ile sempati duyarken, büyük Avrupa devletlerine karşı ezilmişlik duygusu benim gördüğüm. Avrupa’nın tatil ülkesi, ciddiye alınmayan ama sevilen çocuk Yunanistan.

Yazarın Gelibolu cephesini anlatan ‘Kanatsız Kuşlar’ isimli bir kitabı da var. O kitabı da okuduğum gün, yazar hakkında bir yorumda bulunabileceğim. Şuanda sadece profesyonel bir yazar olarak görüyorum, anlatırken kendi duygularını karıştırdığı izlenimine kapılmadan kendimi kaptırarak okudum.


Yorum bırakın

Yapı Kredi Yayınları – Beyoğlu

İstanbul’a gelip de arkadaşlarıma İstiklal’de bir yürüycem deyince, verdikleri klasik tepki şu: ‘üzülürsün’. İki sene evvel bir kez hazırlıksız olarak gittim İstiklal’e. Gider, eski günleri anar gelirim diyordum ama etrafta arapları, arapça tabelaları, değişen insan profilini görünce önce içim ağladı, sonra gözlerim doldu.

Yanımda bir arkadaşım yoksa, birini bekliyorsam mutlaka YKY’nin Galatasaray Lisesi yanındaki dükkanına girer, yeni kitaplar seçer(d)im. Bu defa YKY’nin yenilenmiş dükkanına girdim. Kitapçıdaki düzeni, ışıklandırmayı görünce sevindim. Nihayet, her kitabın göründüğü, atmosferi ile insanı çeken bir kitapçısı olmuş İstiklal’in.

Girişte sağ taraf Orhan Pamuk’un, sol taraf Sabahattin Ali’nin olmuş. Belli başlı türk yazarlardan sonra Alman, Fransız, İngiliz, Amerikan edebiyatının belli başlı yazarlarına gelmiş sıra. Bu şekilde bakınca, okumayı sevenlerin gelip araştırma yapıp yeni eserler bulacağı bir kitapçıdan ziyade, okumayanlara okumayı sevdirecek eserler yerleştirilmiş.  En iyiler kitabevi olmuş. Satış konusunda risk almamışlar. Kitapların konumu ve yerleşimi içeriye girip hızlıca çıkmaya müsait. Yürürken engellenmiyorsunuz, rafları karıştırmanız gerekmiyor. İkinci katta raf önü alan dar olduğu için, kitapların önünde karşılaşan iki kişiden birinin diğerine yer vermesi gerekiyor, küçük bir alanda dipdibe duran iki kişinin birbirini rahatsız etme ihtimali yok. Raflarda çok kalın kitaplar görmedim. Roman, deneme, hikaye, şiir, karikatür, çocuk kitabı…Gerçekten her alandan seçme eserlere yer verilmiş. Herhangi bir şey okumak ve hayal kırıklığına uğramak istemeyen kimse gidip rahatça buradan kitap seçebilir. Ben dün kitaplarımı aldım ama gereğinden fazla kalmak istemedim içeride. Halbuki geçen gün D&R’da kitap dolu bir rafın önüne oturup uzun uzun kitapları karıştırıp seçmiştim.

Klasik bir kitapçıdan öte bir kitap satış üssü olarak gördüğüm bu yeni yapıda beni mutlu eden şey kitapçının güzel fotoğraflanabilmesi oldu. Instagramda, pinterestte güzel çekilen fotoğraflar paylaşılıp; ‘İstanbul’un böyle bir kitapçısı var’ denebilir. Hepsi bu kadar.

 

 

 

 


2 Yorum

Çocukluğun Soğuk Geceleri

‘Daha güzel yaşam diye bir şey yok. Daha güzel yaşamlar ötelerde değil. Daha güzel yaşam başka biçimde değil. Güzel yaşam burada. Taksim Alanı’nda. Turşu, pilav, simit, çiçek, kartpostal satan, ayakkabı boyayan siyah kalabalık içinde.’

Çocukluktan itibaren yaşadığı bedene, topluma, aile bireylerine yabancılık, mutsuzluk ve hep bir sorgulama halindeki insan. Batılılaştırılmaya, eğitilmeye çalışılan bireylerin içindeki boşluk. Etraftakiler sadece maddiyattan, hırstan, statüden anlayıp hayatı hızla tüketince çaresizce yaşanan hisler…Mutsuzluktan delirmek, hayattan kaçıp delirmek, yaşamanın delilikten farksız olduğu günler geceler, öylesine yaşanan ilişkiler…

Tezer Özlü çok cesur. Özellikle bir kadın için. Kadınların cinsellikten rahatça konuşabilmesi, yazabilmesi, tartışabilmesi daha zor bir erkeğe kıyasla. Kadın romantik bir aşk duyabilir. Yıllarca beklediği sevgilisine sonunda kavuşabilir, aşk acısı çekebilir. Ama kadın erkek bedenini tanımak istiyorum diyemez. Türkiye Cumhuriyeti toplum sosyolojisi böyle. Doğuştan itibaren ortaya konan bu şartlara kadınların büyük kısmı uyum gösterir ve bununla barışık yaşar ya da yaşamak istediğini gizli yaşar, ‘-mış gibi’ bir hayat sürer. Tezer Özlü gibiler istediğini yaşamakta önüne sınır koymaz, ama yine de etrafından memnun değildir. Bakar, görür, sorgular. Kendisinin kendine sınır çizmemesi yetmez, başkalarının mutsuzluğundan mutsuz olur. Konuşmayan karı kocalar, zoraki yaşanan hayatlar, bir nevi dünyadaki kaynakların boşa tüketimi… Hissetmeden yaşayan bir güruhu izlemek. Kendisi acı çekmeyen, izleyenlerine entelektüel acı çektiren kalabalık. Sevginin ne olduğunu bilemeden evlenenler. Hayatın önlerine koyduğu yemeği soğuk, sıcak, tuzlu demeden yiyip bitirenler. Doymak gerektiği için doymuş gibi yapanlar…Hayatı çekilmez yapanlar bunlar.

Hayatta sevgiyi aramak gerekmez. Mutluluğu aradıkça mutluluğun uzaklaşması gibi, Sevgi farklı bedenlerde aramakla bulunmaz. İnsanın içinde ya vardır ya yoktur. Denemekle olmaz. Denemek insanı kendine yabancılaştırır, sorgular durursun sevgiyi. Sebebi de sadece yanlış yerde ve yanlış kişide aramak halbuki. Yalnızlığı evde tek başına olmak sananlarla arkadaş olmak yorar. Beraberken de yalnızdır çünkü, sohbet ederken yargılar, kıyaslama yapar ve o insanla bir odada birlikte olmak gerçekten yalnız olmamak değildir. Yalnızlık dört duvar içinde yalnız olmak değil, bulunduğun şartlardan memnun olmamak, kendinden memnun olmamak, insanları sevememek, hoş görememektir.

Bu yüzden kitapta çok yerde Tezer Özlü’yü anlamama, kendimden kesitler bulmama rağmen (hem almanca ile kurduğu köprüler hem de hayatı sorgulaması sebebiyle), bana ‘işte bu’ dedirten yukarıda alıntı yaptığım satırlar oldu. O satırlarla beni 2003’te yaşadığım bir sahneye götürdü:

Üniversitede birinci sınıftayken Taksim üzerinden giderdim okula. Sabah Taksim Meydanı’nda arkadaşımla kahvaltı eder, oradan okula geçerdim Hisar’a. Dersten sonra yine Taksim’de buluşurduk çoğu zaman. Bir gün öğle vakti meydanda The Marmara’nın önüne denk gelen bankta otururken yanıma İranlı bir kadın oturdu. O zaman meydanda trafik vardı, otobüs durakları biraz çaprazımıza kalıyordu. Kadın da birini bekleyecekti, öyle gelip oturup kendi hikayesini anlatmaya başladı. Şimdi hatırlamıyorum bile ne olduğunu hayatında, ama o öğrencilik günlerimde enteresan bir olay yaşadığımı düşünüp mutlu olduğum aklımda. Boş boş oturup yanıma gelen kadınla muhabbet etmek ve sonra bunu günün olayı haline getirmek, mutlu olmak. Mutluluk bu kadar zaten. Daha fazlası yok. Kendinden memnun olmak, geleceğinden umutlu olmak, kaygılanmamak… Basit geliyor ama yetişkin olunca ne kadar da zor. Kimse ile kendini kıyaslamamak, yüzlerce şey tecrübe edip kendine ve etrafındakilere kızmamak, üzerinde öfke biriktirmemek, hayıflanmamak, maddi manevi yarışa girmemek…

Tezer Özlü incecik kitabında ruhsal çekişmeyi öyle güzel anlatmış ki, onu anladığıma da, kendimde kusur aradığım zamanların geçmişte kalmasına da çok memnun oldum. Kitap bana çok sevdiğim bir arkadaşımın hediyesi, ben herhalde denk gelemezdim, kitapçıda gözüme ilişmezdi. İçtenlikle okumanızı öneriyorum.

 


Yorum bırakın

Duyguların Simyası ve kitapları ödünç vermek

Kitapları ödünç almak, vermek konusunda her dönem farklı bir yaklaşımım oluyor. Bazen kitaplığımda çok fazla kitap biriktiğini görüp bir kısmını evden göndermek istiyorum. Bir süre başka bir yerde durup günün birinde bana geri dönerler diye düşünüyorum. Seviyorsan bırak gitsin, dönerse senindir misali…Ama genelde geri gelmiyorlar. Bu yüzden son yıllarda kitaplarımı arkadaşlığımın kesin olarak devam edeceği kişilere vermeyi tercih ediyorum. Yine de bazen bir kitabı öyle seviyorum ki giderse gelmez, unuturum korkusuyla hiç kimseye vermiyorum. Bırakıyorum gözümün önünde dursun.

Bu duruma istisna olarak geçen yıl Barcelona’da yaşayan bir arkadaşıma Duyguların Simyası’nı göndermiştim. Yıllar evvel okuduğumda beni kızdıran, yoran şeylerde ısrar ettiğimi fark etmiştim ve okurken kendi içimde çözümlemelere ulaşmama yardımı olmuştu. Hem iş hem özel hayatta olayları daha nesnel algılamama, kişiselleştirmememe katkı sağlamıştı. Duygusal yük olan insanlardan vicdan azabı duymadan uzaklaşabilmiştim.

Bahsettiğim arkadaşım, sürekli aynı konulara takılıyor, geçmişte yaşadığı bir tecrübenin tüm algılarını, ilişkilerini, olayları yorumlayışını etkilemesine müsaade ediyordu. Aldatılacak, kıskanılacak ve onu çekemeyen insanlarla bir arada yaşayıp nefes almaya çalışacaktı. Türkiye’de yaşadığı durum henüz bir senedir yaşadığı şehirde aynen tekrarlanmaya başlamıştı. İstanbul’da yaşadıklarına tanık olmadığım halde kendi anlatımları böyleydi. Kendisi korkularını bilmesine, dile getirmesine rağmen aynını tekrar yaşadığını fark etmediği için bu kitabı ona göndermeye karar verdim. Olayları nesnel olarak görmekten çok uzaklaşmıştı. Etrafındakiler ‘hayır yok öyle bir şey’ dedikleri halde, ‘evet öyle’ diye ısrar ediyor, ‘İnsanlara katlanamıyorum, insanların aptallığına katlanamıyorum’ diyordu. [Kimin aptal kimin akıllı olduğuna neye göre karar veriyorsak (!?).]

Ben lafla anlatamadım olayları nasıl nesnel görebileceğini, yorumlar yapmaması gerektiğini. İstanbul’da bulunduğum sürede gidip yenisini alıp ona gönderecek vakti bulamadım ve Duyguların Simyası normalde İstanbul’daki kitaplığımda durduğu halde, ona göndermek için alıp Mannheim’a getirdim. Kitabı paketleyip bir notla Mannheim’dan Barcelona’ya gönderdim.

Peki sonra ne oldu? 

Postacı şehrin en merkezi yerindeki adresi bulamadı ve bir ay sonra kitap bana geri geldi…

Arkadaşıma kitabı elden verecek fırsatım da olmadı. Çünkü bir kaç ay sonra artık bunun basit bir ‘yanlış anlama’, ‘olayların üzerinde fazla durma’ probleminden daha fazla olduğunu düşünerek vaktimi yarı zamanlı psikolog olarak geçirmek istemediğime karar verip arkadaşlığımı bitirdim.

Şimdi kitabı rafta gördükçe gülüyorum ve arkadaşımı hatırlıyorum. O zamanlar kitabı tekrar incelemeden gönderecek kadar iyi biliyordum yardımı olacağını. Arkadaşım düşündüğü şeylere inanıyordu. Olayları birbirine bağlayıp, davranışların belirli bir yanını görüp birbiri ile bağdaştırarak, analiz ederek sonuca ulaşıyordu. Aşırı derecede sayısal ve soğuk bir insan, duygu analizi yapmaya kalkınca ortaya pek mantıklı şeyler çıkmıyor. Duygusal alışkanlıklarımız, çocukluktan gelen önyargılar, kalıplaşmış davranışlarımız, sahip olduğumuza inandığımız veya inanmadığımız nitelikler hepsi fikirlerimizi etkiliyor ve tarafsız bakamıyoruz olaylara. Duyguların Simyası olayları tarafsız algılayabilmek için ufak bir ışık tutuyor. Kitapta Janet Jackson’ın başarısızlık şeması da var, orta halli insanların ilişkilerindeki inançları da. Örnek olarak kitapta adı geçen şemalardan bazıları şöyle:

  • Dışlanma
  • Tehdide acık olma
  • Başarısızlık
  • Mükemmeliyetçilik
  • Unvan
  • Terk edilme
  • Yoksunluk
  • Boyun eğme

Gerçek hikayelerle  birlikte okuyunca dramatik gelmiyor kavramlar, etrafımızdaki insanları biraz daha anlamaya, empati kurmaya yardımcı oluyor.

Bu yazıyı yazarken kitabıma bakıp, altını çizdiğim satırları görünce aslında bu kitabı hiç bir zaman birine vermeye niyetim olmadığını fark ettim. Kitaplarımın ilk sayfasına aldığım tarihi ve yeri yazmak dışında ne altını çizerim ne de kenarına not düşerim. Altını çizmişsem eğer kesin başkasına vermeye niyetim olmadığındandır. Nasıl niyet etmişsem bu kitabı başkasına vermemeye, postacı Barcelona’da evi bulamadı… Şimdi gerçekten memnunum kitabımın bende kaldığına, altını çizdiğim yerleri görünce o zamanlar nasıl hissettiğimi ve bu satırların bana nasıl da hitap ettiklerini, hislerime aykırı gelen durumları nasıl da fark ettiğimi, sonunda içimden geleni takip etmek için destek bulduğumu hatırlıyorum.

Benim gibi insan davranışlarına ilgi duyan gözlemcilere Duyguların Simyası’nı öneririm. 

İyi pazarlar! 

Duyguların Simyası

Ön kapak

 

Duyguların Simyası

Arka Kapak

 

 


Yorum bırakın

4-3-2-1

17 Aralık’17 – 12.05’18

Neredeyse tam 5 ay sürdü 4321’i bitirmem. Toplam 1126 sayfa. Sayfa sayısı kitabın adını daha ilk duyduğumda ürkütmüştü. Alıp okumaya niyetlendikten sonra Paul Auster’ı bitirememek olası değil benim için. Başka bir yazar olsa ve tarzını beğenmesem bırakırım. Fakat Auster? Tartışmasız en rahat okuduğum, okurken en çok ‘evet hayat böyle’ dediğim, bölünmeden okuduğumda sakinleştiren, empati kurmamı sağlayan Paul Auster. Daha önce 11 kitabını okumuşum. Çoğunu hayatımın en yoğun en stresli zamanında günlük hayattan kaçmak için okumuş ve okurken sakinleşmiş, kendi enerjimle baş başa kalabilmiştim. Çünkü zaten okumak da bir tür meditasyon.

Paul Auster için ‘şimdiki zaman yazarı’ deniyor. Sakin, küçük bir alanda geçen, insanın iç görüsünü destekleyen, ‘evet hata yapıyorum, yaptım ama ne olmuş’ diyen kitaplar yazar. Kitaplarında hep şimdi vardır ve şimdiyi anlatırken de bir dönem geri gidip kendini sorgular, düşüncelerini toparlar, ya öyle yapmasaydım diyebilir, bazen kahramanlarına yanlış olduğunu bile bile öyle yaptım dedirtir. Aslında hepimizin her gün yaptığı. Yaptıklarımız,   yap(a)madıklarımız ve bunların sonuçlarından ibaret hayatımız onun konusu. Paul’ün kahramanları sen, ben, o’dur. Çok uzakta aramaz hikayeyi. Önündeki olayları görür, masanın üzerinde duran defterden koskoca bir hikaye çıkarır.

4321 sayfa sayısıyla 5 kitap bir aradaymış hissini verdiği için başlamadan önce bekledim. Gerçekten okumak isteyince başladım. Bir kişinin ‘ya öyle olmasaydı’ ile değişen hayat hikayesinin 4 türevini okumak eğer yazan başka biri olsa asla değer görmeyeceğim bir içerikti. Ama ya Paul Auster yazdıysa?

Kitabın kurulumu neyse ki isminin düşündürdüğü gibi sıralı gitmiyor. Ana karakter Ferguson ile ilgili bilgiler doğumundan çocuk kendini bilir yaşa gelene kadar toplu anlatılıyor. Sonra çok belirgin bir olayla Ferguson’ların hayatı değişiyor. Babası ölen, babası işkolik olan, babası para kazanmakta güçlük çeken Ferguson ve etrafında dönen aynı insanlarla ilişkisinin nasıl farklı olabildiği, karakter gelişiminin olaylarla ve ailesinden gördüğü sevgi ile nasıl değişebildiği…Yine de en temeldeki eğilimler, inatçılıklar, dik kafalılıklar, yetenekler aynı. Pek çok açıdan kitabın kahramanı benden çok farklı. Ama yine söylüyorum, anlatan Paul. İnce ince, sabırla, hangi kararı Ferguson neden aldı, neden böyle aptalca davrandı…Okuyoruz. Olayların akışı ile hepsini anlatıyor ve o aptallığın gelişimi öyle doğal oluyor ki, ‘öyle yapmasaydı’ demek gibi bir alternatif oluşmuyor. Kahramanının aklındaki en küçük düşünce sızıntısına hakim olarak, 4 kahramanı tek seferde anlatırken her birinin karakterini ince ince işlemiş. 17 yaşındaki Ferguson’lar aynı bölgede hareket ediyor, aynı kişilerle arkadaşlık ediyorlar ama birinde sevgili olduğu kız, diğerinde onu reddediyor, öbüründe kardeş oluyorlar. Ve bu durum 20 sayfada bir değişiyor. Neyse ki hikayenin bu kısmı çok sürmedi, yoksa bilmece halini almaya başlayacaktı. Farklılıklar arttı, isimler tanıdıklaştı ve yetişkin Ferguson’u okumak daha keyifli oldu.

Bazı yerlerde bütün sevgime ve keyifle okumama karşın sanki hiç erkek karakterin anlatıldığı roman okumamışım gibi hissettim. Ergenlik dönemine giren Ferguson ve hayatını, kararlarını yöneten cinsel açlığı. Makul olabilen Ferguson, incinmiş, sabırsız, tutkulu Ferguson, çelik gibi sinirlere sahip Ferguson. Hepsi aynı kıza karşı tutkulu ama kim olursa birlikte olmaktan kaçınmayan Ferguson’lar. Bazı açılardan yine çok gerçekçi, yalancı sahneler yaratmadan hayatındaki eşini arayan, sevgili değiş tokuşu yapan ve yine ‘ya diğer kızla çıksa ne olurdu’ deyip, bir sonrakinde diğer versiyonun olup olmayacağını göstererek hayatı anlatan Paul.

1960’ların sonunda üniversiteye geçişe, o dönemki üniversite hayatına, Vietnam savaşına uzunca yer vermiş. Vietnam’daki savaşa karşıt ne çok Amerikalı olduğunu, savaşı protesto etmek için intihar ettiklerini, askere gitmemek için hapse girdiklerini, kendilerini sakatladıklarını işlemiş. Savaş karşıtlığının ve karşıtlarının konu olmadığı yerlerde siyah-beyaz ayrımını konu etmiş. Siyahların ikinci sınıf insan muamelesi gördüklerini tamamen unutmuşum. Üniversitelere çok az siyahın gidebildiği, polisin siyahları bahane yaratıp öldürdüğü, siyah-beyaz arkadaşlığına karşı toplumun tahammülsüzlüğünün 60’lara hakim olduğunu düşünmezdim. Bu anlamda tarih dersi almış gibi oldum. Biraz da coğrafya, çünkü Yahudilere de rahat verilmemiş belirli bölgelerde ve onlar da rahat edebilecekleri şehirlere taşınmışlar. Böyle puzzle parçalarını birleştirince karşımıza bugünkü Amerikan oylarının coğrafi bölgelere göre dağılımı çıkıveriyor.

Paul Auster 4321 için hayatımın kitabını yazdım diyor. Ben de ona katılıyorum. Betimlemeler, cümle yapıları vs. bunlar Paul Auster’da şiirsel değildir. Çok sıkıcı bir olayı anlatırken kendisi de betimlemelerle boğmaz, öyle yazar ki, tek bir cümlede dahi takılmadan su gibi akar yazı. Ama 4321’in Paul’ün hayatının kitabı olmasının sebebi bundan çok, onun yaşadığı dönemi ve yazarlığa bakışını anlatması. Kahramanların üçünün de eli kağıt kalem tutuyor, fakat hiçbiri yaratıcı yazarlık dersi almıyor. Hatta biri açıkça bu derse direniyor. İşte bunu okuduğum anda bunun Paul Auster’ın kendi fikri olduğunu anladım. Ben de yaratıcı yazarlık kurslarına karşıyım ve en sevdiğim yazarla aynı fikirde olduğumu görmekten dolayı çok mutlu oldum. Kitabın kahramanları günde saatlerce okuyorlar ve biri açıkça kendine haftada 1000 sayfa okuma hedefi koyuyor. Hayatını yapmak istediğin işe adayıp, bunun için emek vermek böyle bir şey.

Ben kitabın bana kazandırdığı tarih bilgisinden, New Jersey, New York, Güney Orange gibi yerlerde hayatın nasıl aktığını izlemekten ve Amerikan siyasetinin kötülüğünü bir amerikalıdan okumaktan tatmin oldum. Bunun yanı sıra, kalınlığına bakmadan yolculuklarda kitabı yanıma aldığım için kitabın muhabbet açmak için güzel bir bahane yarattığını fark ettim. Kitaba bakıp muhabbet başlatanların hiç biri Paul Auster okumamıştı daha evvel. Kalınlığını görüp merak ettiler. Sonra muhabbet birisi ile Ren nehrinin sularının temizliğine, diğeri ile blog yazılarıma ve çocuklarına, bir başkası ile karısından boşanıp tekrar evlenmeye gerek görmediğine vardı. Enteresan amerikalı, alman, türk muhabbetçilerle benim yol boyu kitap okuma hayali yalan oldu. Böyle böyle 5 ay geçti. Okuduğuma pişman olmadığım ve yine beni zenginleştirip aklımdaki düşünce düğümlerini çözen, dinlendiren bir roman.