kitabimdakumlarvar

Okumak zamanla sınırlı, yazmak hayal gücü ile sınırsız

Kalabalık Hayat

Yorum bırakın

Gece otel odasından dışarı bakıyorum. Manzara karşısında pek bir şey söyleyemiyorum. Düşüncelere dalıyorum.

Dünyanın en güzel şehri değil karşımdaki, beni etkileyen nesnel güzellik değil, başka bir şey.

Merkezi kalabalık, yer altı metrosu tıklım tıklım, yön duygusunu kaybettiren bir metropol Osaka. Kuzeyinde ağırlıklı olarak alış veriş merkezleri, doğu tarafında yeme içme merkezleri, güneye doğru inildikçe lüks otomobil markalarının, çok daha ferah ve geniş sokakların olduğu bir şehir. Sabaha kadar ışıl ışıl olan şehirde gecesi gündüzü olmayan bir hayatı severek yaşayan insanlar, hiç bir yerde görmediğim kadar güleryüzlü ve sempatikler. Yüzlerinde bıkkınlık okunmuyor. Bu kadar aktif yaşar ve çalışırken nasıl mutluluklarından ödün vermiyorlar? İşin sırrı sadece yeşil çayda mı?

Farklı yerlerde, farklı durumlarda inceliyorum insanları. Kabalık göremiyorum. Kendi içlerinde, kendi kurallarına göre kabalık tanımları var, başka bir tonda, biliyorum. Olmalı zaten. Kabalık tanımları olmasa, kabalıklar üzerinde çalışıp kendilerini nakış gibi ince ince işlemeseler, nasıl böyle nazik olurlar? İşin sırrının aile ve okul terbiyesinde olduğunu düşünüyorum. Okumakla olacak şey değil, hasta olanların toplu alanlarda maske takıp diğerleri hasta olmasın diye düşünceli davranması. Kadınlar tuvaletinde elini yıkayan bütün kadınların minik havlu çıkarıp ellerini kendi havlularına kurulamaları, her kesimden insanın kıyafetinin derli toplu görünmesi okumakla olmaz.

Japonya seyahatini planlarken kültürü biraz olsun anlayabilmek için türkçeye tercüme edilen japon romanlarını araştırmıştım. Benim için en ilgi çekici olan yazar Yukio Mişima’nın kendi hikayesi ve eserleriydi. Seyahat öncesinde onun Bereket Denizi dörtlüsünü edindim. Kitapların hepsi aile içi saygıya, hiyerarşiye, toplumdaki sınıflara değiniyor. Ancak bir kitapta geçen şu sahne aklıma kazındı; 17 yaşında bir genç devrim yapıp, ülkenin yüzünü batıya döndürmeye çalışan padişahı tahtından indirmek, ülkedeki samuray kültürünün devam etmesini sağlamak istiyor. Bunun için kendisiyle benzer hisleri taşıdığına inandığı devlet görevlilerine yanaşmaya çalışıyor. Ordu mensubu biriyle görüşmeyi kafaya koyuyor. Japonya’nın iyiliği ve geleceği için kendi tarafında olduğuna inandığı adamın gözüne girmek istiyor ve onu ziyaret ediyor. Sohbet esnasında kendisine ikram edilen çayı alırken heyecandan eli titriyor, bir miktar çay tabağa dökülüyor ve genç utancından yerin dibine geçiyor. Subay onu hoş gördüğü halde konuşmanın geri kalanında başını yerden kaldıramıyor. Bir süre sonra utançtan kendi kendini yiyip bitirerek oradan ayrılıyor. Davasını yüreğinde taşıyan, kendi başına buyruk bu gencin hikayesi bana hala etkileyici geliyor. Ergenlik dönemindeki pek çok gencin  asiliğini, kurallara başkaldırışlarını görmeye alışık olduğum halde, bu gencin inceliği beni biraz kendine hayran ediyor.

Bu saf gencin hikayesi 20. yüzyıl başında Osaka yakınlarında geçiyor ve o dönemin siyasal olaylarını anlatıyor. Bugün biz Samuray kültürünün yıkıldığını, padişahı devirme çabasının başarısız olduğunu biliyoruz. Ülke yüzünü batıya döndüğü, her semtte uluslar arası markaların devasa binaları göründüğü, beyaz ve batılı olmak üstünlük gibi algılandığı halde, halkın batılılardan çok daha ince ruhlu olduğunu her an hissediyoruz. Şımartılıyormuşuz gibi sanki, ama hayır, şımartılmıyoruz. Normal olan neyse, bize de öyle davranıyorlar.

Sokakta dolaşırken, marketlerde kasadayken kimse önümüze geçmiyor, kalabalıkların içinde kimse omuz atmıyor, bize kendimizi kötü hissettirecek bir muamelede bulunmuyor. Yolda yürürken karşıdan gelen bisikletli geçsin diye kenara çekildiğimizde, bir elinde şemsiye diğer eliyle direksiyonu tutan bisikletlinin, oturduğu yerde eğilip bize selam verişine bakakalıyoruz, gülümsüyoruz. Yol sorduğumuzda bir anda etrafımızda üç kişinin toplaşıp, üçünün de yardımcı olmaya çalıştığını izliyoruz. Hiç bir yerde bahşiş istemedikleri ve bahşiş vermediğimiz halde karşılıksız, beklentisiz gülücükler alıyoruz. Bu nasıl olur diye soruyoruz. Biz Türkiye’de kaldırımda yürüyen iki orta yaşlı hanımın ne arasından ne yanından geçmeyi beceremezken, market kasasında, ATM kuyruğunda dibimize yanaşanları uyarmak zorunda kalırken, bu devasa şehirde insanlar nasıl bu kadar ölçülü, dengeli olabiliyorlar? Medeniyetse olay, biz en eski medeniyetlerden biri olarak, “Medeniyetler Beşiği’nde” yaşıyoruz.

Yazar: Dilek

Okumayı, yazmayı, gezmeyi, yürümeyi, yüzmeyi, insanları gözlemlemeyi, yemek yapmayı severim. Değişimin kendisi olmak, hep daha iyiye doğru ilerlemeye çalışmak idealim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s