kitabimdakumlarvar

Okumak zamanla sınırlı, yazmak hayal gücü ile sınırsız

Ya öyle olmasaydı

Yorum bırakın

17 Aralık’17 – 12.05’18

Neredeyse tam 5 ay sürdü 4321’i bitirmem. Toplam 1126 sayfa. Sayfa sayısı kitabın adını daha ilk duyduğumda ürkütmüştü. Alıp okumaya niyetlendikten sonra Paul Auster’ı bitirememek olası değil benim için. Başka bir yazar olsa ve tarzını beğenmesem bırakırım. Fakat Auster? Tartışmasız en rahat okuduğum, okurken en çok ‘evet hayat böyle’ dediğim, bölünmeden okuduğumda sakinleştiren, empati kurmamı sağlayan Paul Auster. Daha önce 11 kitabını okumuşum. Çoğunu hayatımın en yoğun en stresli zamanında günlük hayattan kaçmak için okumuş ve okurken sakinleşmiş, kendi enerjimle baş başa kalabilmiştim. Çünkü zaten okumak da bir tür meditasyon.

Paul Auster için ‘şimdiki zaman yazarı’ deniyor. Sakin, küçük bir alanda geçen, insanın iç görüsünü destekleyen, ‘evet hata yapıyorum, yaptım ama ne olmuş’ diyen kitaplar yazar. Kitaplarında hep şimdi vardır ve şimdiyi anlatırken de bir dönem geri gidip kendini sorgular, düşüncelerini toparlar, ya öyle yapmasaydım diyebilir, bazen kahramanlarına yanlış olduğunu bile bile öyle yaptım dedirtir. Aslında hepimizin her gün yaptığı. Yaptıklarımız,   yap(a)madıklarımız ve bunların sonuçlarından ibaret hayatımız onun konusu. Paul’ün kahramanları sen, ben, o’dur. Çok uzakta aramaz hikayeyi. Önündeki olayları görür, masanın üzerinde duran defterden koskoca bir hikaye çıkarır.

4321 sayfa sayısıyla 5 kitap bir aradaymış hissini verdiği için başlamadan önce bekledim. Gerçekten okumak isteyince başladım. Bir kişinin ‘ya öyle olmasaydı’ ile değişen hayat hikayesinin 4 türevini okumak eğer yazan başka biri olsa asla değer görmeyeceğim bir içerikti. Ama ya Paul Auster yazdıysa?

Kitabın kurulumu neyse ki isminin düşündürdüğü gibi sıralı gitmiyor. Ana karakter Ferguson ile ilgili bilgiler doğumundan çocuk kendini bilir yaşa gelene kadar toplu anlatılıyor. Sonra çok belirgin bir olayla Ferguson’ların hayatı değişiyor. Babası ölen, babası işkolik olan, babası para kazanmakta güçlük çeken Ferguson ve etrafında dönen aynı insanlarla ilişkisinin nasıl farklı olabildiği, karakter gelişiminin olaylarla ve ailesinden gördüğü sevgi ile nasıl değişebildiği…Yine de en temeldeki eğilimler, inatçılıklar, dik kafalılıklar, yetenekler aynı. Pek çok açıdan kitabın kahramanı benden çok farklı. Ama yine söylüyorum, anlatan Paul. İnce ince, sabırla, hangi kararı Ferguson neden aldı, neden böyle aptalca davrandı…Okuyoruz. Olayların akışı ile hepsini anlatıyor ve o aptallığın gelişimi öyle doğal oluyor ki, ‘öyle yapmasaydı’ demek gibi bir alternatif oluşmuyor. Kahramanının aklındaki en küçük düşünce sızıntısına hakim olarak, 4 kahramanı tek seferde anlatırken her birinin karakterini ince ince işlemiş. 17 yaşındaki Ferguson’lar aynı bölgede hareket ediyor, aynı kişilerle arkadaşlık ediyorlar ama birinde sevgili olduğu kız, diğerinde onu reddediyor, öbüründe kardeş oluyorlar. Ve bu durum 20 sayfada bir değişiyor. Neyse ki hikayenin bu kısmı çok sürmedi, yoksa bilmece halini almaya başlayacaktı. Farklılıklar arttı, isimler tanıdıklaştı ve yetişkin Ferguson’u okumak daha keyifli oldu.

Bazı yerlerde bütün sevgime ve keyifle okumama karşın sanki hiç erkek karakterin anlatıldığı roman okumamışım gibi hissettim. Ergenlik dönemine giren Ferguson ve hayatını, kararlarını yöneten cinsel açlığı. Makul olabilen Ferguson, incinmiş, sabırsız, tutkulu Ferguson, çelik gibi sinirlere sahip Ferguson. Hepsi aynı kıza karşı tutkulu ama kim olursa birlikte olmaktan kaçınmayan Ferguson’lar. Bazı açılardan yine çok gerçekçi, yalancı sahneler yaratmadan hayatındaki eşini arayan, sevgili değiş tokuşu yapan ve yine ‘ya diğer kızla çıksa ne olurdu’ deyip, bir sonrakinde diğer versiyonun olup olmayacağını göstererek hayatı anlatan Paul.

1960’ların sonunda üniversiteye geçişe, o dönemki üniversite hayatına, Vietnam savaşına uzunca yer vermiş. Vietnam’daki savaşa karşıt ne çok Amerikalı olduğunu, savaşı protesto etmek için intihar ettiklerini, askere gitmemek için hapse girdiklerini, kendilerini sakatladıklarını işlemiş. Savaş karşıtlığının ve karşıtlarının konu olmadığı yerlerde siyah-beyaz ayrımını konu etmiş. Siyahların ikinci sınıf insan muamelesi gördüklerini tamamen unutmuşum. Üniversitelere çok az siyahın gidebildiği, polisin siyahları bahane yaratıp öldürdüğü, siyah-beyaz arkadaşlığına karşı toplumun tahammülsüzlüğünün 60’lara hakim olduğunu düşünmezdim. Bu anlamda tarih dersi almış gibi oldum. Biraz da coğrafya, çünkü Yahudilere de rahat verilmemiş belirli bölgelerde ve onlar da rahat edebilecekleri şehirlere taşınmışlar. Böyle puzzle parçalarını birleştirince karşımıza bugünkü Amerikan oylarının coğrafi bölgelere göre dağılımı çıkıveriyor.

Paul Auster 4321 için hayatımın kitabını yazdım diyor. Ben de ona katılıyorum. Betimlemeler, cümle yapıları vs. bunlar Paul Auster’da şiirsel değildir. Çok sıkıcı bir olayı anlatırken kendisi de betimlemelerle boğmaz, öyle yazar ki, tek bir cümlede dahi takılmadan su gibi akar yazı. Ama 4321’in Paul’ün hayatının kitabı olmasının sebebi bundan çok, onun yaşadığı dönemi ve yazarlığa bakışını anlatması. Kahramanların üçünün de eli kağıt kalem tutuyor, fakat hiçbiri yaratıcı yazarlık dersi almıyor. Hatta biri açıkça bu derse direniyor. İşte bunu okuduğum anda bunun Paul Auster’ın kendi fikri olduğunu anladım. Ben de yaratıcı yazarlık kurslarına karşıyım ve en sevdiğim yazarla aynı fikirde olduğumu görmekten dolayı çok mutlu oldum. Kitabın kahramanları günde saatlerce okuyorlar ve biri açıkça kendine haftada 1000 sayfa okuma hedefi koyuyor. Hayatını yapmak istediğin işe adayıp, bunun için emek vermek böyle bir şey.

Ben kitabın bana kazandırdığı tarih bilgisinden, New Jersey, New York, Güney Orange gibi yerlerde hayatın nasıl aktığını izlemekten ve Amerikan siyasetinin kötülüğünü bir amerikalıdan okumaktan tatmin oldum. Bunun yanı sıra, kalınlığına bakmadan yolculuklarda kitabı yanıma aldığım için kitabın muhabbet açmak için güzel bir bahane yarattığını fark ettim. Kitaba bakıp muhabbet başlatanların hiç biri Paul Auster okumamıştı daha evvel. Kalınlığını görüp merak ettiler. Sonra muhabbet birisi ile Ren nehrinin sularının temizliğine, diğeri ile blog yazılarıma ve çocuklarına, bir başkası ile karısından boşanıp tekrar evlenmeye gerek görmediğine vardı. Enteresan amerikalı, alman, türk muhabbetçilerle benim yol boyu kitap okuma hayali yalan oldu. Böyle böyle 5 ay geçti. Okuduğuma pişman olmadığım ve yine beni zenginleştirip aklımdaki düşünce düğümlerini çözen, dinlendiren bir roman.

 

 

 

 

Yazar: Dilek

Okumayı, yazmayı, gezmeyi, yürümeyi, yüzmeyi, insanları gözlemlemeyi, yemek yapmayı severim. Değişimin kendisi olmak, hep daha iyiye doğru ilerlemeye çalışmak idealim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s