Uğultulu Tepeler

1800’ler İngilteresi, Victoria Dönemi benim için çok bir şey ifade etmiyordu bugüne kadar. Ancak son yıllarda sürekli okuduğum yazarlardan, bildiğim kalıplardan uzaklaşmak isteyince bir elim Emily Bronte’nin Uğultulu Tepeler’ine gitti. 

Bronte kardeşler; Elizabeth, Charlotte ve Emily Bronte İngiltere’de kadınların meslek olarak sadece dadılık ya da öğretmenlik yapabildikleri günlerde eserlerini takma adlarla (erkek isimleri ile) yayınlamışlar ve ün kazanmışlar. Üç kız kardeşin hayatı hastalıklarla, kısıtlı bir alanda okuyarak ve yazarak, doğa ile mücadele ederek geçmiş. Uğultulu Tepeler’in önsözünde Emily Bronte ve kardeşleriyle ilgili bu bilgiyi çevirmen okumaya hazırlık olarak romanın başında vermiş. Bu sayede roman karakterlerini ve yazarın ne kadar ‘büyük’ bir yazar olduğunu anlamak en başından kolaylaşıyor.

Uğultulu Tepeler ana karakter Heathcliff’in Uğultulu Tepeler’e gelmesi ile başlıyor ve başından sonuna yaklaşık 40 yıl gibi bir zaman diliminde geçiyor. Heathcliff’in bitmek tükenmek bilmeyen hırsı, nefreti, aşkı okuru kitaba bağlıyor. Onu sevmesek de Romanda 19. yüzyıl İngiltere’sindeki varlıklı ailelerin yaşam koşullarını, hayatın ne kadar dar bir alanda geçtiğini ve hayatın bugüne kıyasla ne kadar zor olduğunu izliyoruz. Yazarın anlatımı bu gotik hikayeye can katıyor. Yazar tüm duyguları belirli bir çerçevede ve insanın basitliğinde, duygularının doğa ile bir oluşunda toparlıyor.

Doğrusu şu ki, romanın sonunda Virginia Woolf tarafından Bronte kardeşlerin eserleri için yapılan eleştiri kitabın sonundaki hislerimi ifade etmeme yardımcı oldu. Ana karakter Heathcliff ve Christine duyguları üzerinde kontrolleri olmayan, duyguları tarafından yönetilen kişiler. Kimse onların tabiatlarındaki vahşiliği, huysuzluğu bastıramıyor, değiştiremiyor.

Yazar Emily Bronte Haworth adındaki kasabada yaşamış. Onun ve kardeşlerinin eğitimini babaları üstlenmiş. Üç kız kardeş vakitlerini okuyarak ve yazarak geçirmişler. Hayatın içine karışıp tecrübeler edinememişler ve her biri erken yaşta vefat etmiş (Emily Bronte, 30 yaşında). Emily Bronte’un bulunduğu koşullar içinde yazdığı roman yeteneğini ve ne kadar güçlü bir hayal gücüne sahip olduğunu gösteriyor. Bronte kardeşler çok az insanla muhatap oldukları halde insanların zayıf yanlarına hislerine hakim oldukları duyguları ve çalkantılı düşünceleri ince ince, birinden diğerine atlamadan ifade ettikleri için eserleri şaşılacak kadar iyi olarak değerlendiriliyor. Üç kız kardeşin evlenmediği biliniyor. Bana kalırsa Emily Bronte kendisi aşkı ve kadın erkek ilişkisini tecrübe etmediği için romanın aşka yönelik kısmı yaşanmak istenen ama hiçbir zaman tam anlamıyla karşılıklı yaşanamayan bir duygu olarak kalıyor. Buna karşın öfke, kin, kıskançlık, hırs, düşmanca davranışlar, din kitaplarının kullanımı ve okuma yazmayı bilmenin o dönemde insan hayatı üzerindeki belirleyiciliği çok net anlatılıyor.

Uğultulu Tepeler karanlık bir hikaye anlatıyor (Gotik roman deniyor). Buna rağmen kasvetli değil ve okuma zevki veriyor. Bana yaşattığı duygulardan, kimi zaman kendi hatalarımı görmemi sağladından olsa gerek, kitaplığımda görünce olumlu hislerle hatırlıyorum. Bir yandan da Heathcliff’in bitmeyen nefretini düşününce yürek sızısı hissediyorum. Bir yanda okuduğum Nobel ödüllü yazarlar, çok okunan yazarlar, bir tarafta Emily Bronte’un Uğultulu Tepeler’i. Bu kitap okurken edebiyattan zevk almayı sağlıyor. Hızlıca bir fikri aktarmaya çalışmıyor. Sonsuz zaman içinde insanın doğasını işliyor. Bugün iyi ki okumuşum diyorum. 

Sineklerin Tanrısı

Sineklerin Tanrısı, William Golding tarafından yazılmış ve yazara 1954 nobel edebiyat ödülünü kazandırmış bir alegori. Atom çağında savaş bölgesinden güvenli bir bölgeye kaçırılan İngiliz çocukların uçağı düşüyor, yaşları 6 ile 12 arasında değişen çocuklar cennet adası ya da mercan adası diyebileceğimiz bir adada hayatta kalmaya çalışıyorlar.  Kitapta büyüklerin dünyasında yaşananlar küçüklerin dünyasına aktarılıyor. Golding açıkça bir kurumu ya da kişileri eleştirmiyor. İngiliz hayat tarzını çocukların dış görünüşleri, konuşmaları ve kavgalarını genel toplumsal yapının çarpıklığını vurgulayarak aktarıyor.

Kitapta olaylar çocukların adaya düşmesi ile başlıyor. Çocuklar büyüklerden gördükleri gibi organize olabilmek için 12 yaşındaki Ralph’i şef olarak seçiyorlar. Çünkü ilk kez Ralph denizde bulduğu bir deniz kabuğunu öttürerek bütün çocukları topluyor. Burada ilk bakışta yönetim için seçtiğimiz kişilerin kim olduğunu ne yaptıklarını ve ne vaad ettiklerini düşünmeden seçimlerde bulunduğumuzu görüyoruz. Sonra kafası daha iyi çalıştığı halde fiziksel özelliklerinden dolayı dışlanan Domuzcuk’u, iyiliğinden dolayı bastırılan Simon’u, vahşiliğinden dolayı kendi şefliğini ilan eden Jack’i ve katil Roger’i görüyoruz. Küçük canavarlar zamanla adayı altüst ediyorlar. Kötü büyükler küçükleri yönetebilmek için gerçekte olmayan bir canavarı kullanıyorlar. Küçüklerin açlığından, cahilliğinden, güçsüzlüğünden faydalanıyorlar. 

Okurken hem Birleşmiş Milletlerin kuruluşunu hem İngiliz sömürgeciliğini düşündüm. 66 yıl önce yayımlanan roman bugün hala geçerli, hala hayatımız aynı kurallara ya da kuralsızlık ve kanunsuzluklara göre şekilleniyor.  

Okuduğum diğer nobel ödüllü yazarlara ve kitaplara kıyasla, Sineklerin Tanrısı’nın daha çok okunduğu ve daha çok yorumlandığı izlenimine kapıldım. Kitap Good Reads’te ve WordPress’te çokça yorumlanmış, bazıları kitabı dört kez okumuş. 

Bana kalırsa Golding’in yazımdaki başarısının arkasında hayat tecrübesi ve yazarlık dışında bir mesleğinin (öğretmenlik) olmasının etkisi var. 250 sayfalık kitap okuru zorlamıyor, birbiri arkasıra gelişen olaylar merakı canlı tutuyor ve tek seferde uzun uzun betimlemeler yapılmadan karakterler ortaya çıkıyor. Golding görüşlerini okuru herhangi bir ikileme sürüklemeden, soru cevap oyunları ile, bilinmezliklerle yormadan aktarıyor. 250 sayfa bittiğinde dünya üzerindeki genel adaletsizliği görüyoruz. Bana dokunan konu hep aynı oluyor; zaman geçiyor ancak biz toplum olarak bir arpa boyu yol alamıyoruz. Hep aynı olayları yaşıyoruz. Çünkü insanlar değişmiyor ve mevcut – yanlış – bilgilerini bir sonraki nesle aktarıyorlar. Bu kitabı okuyan biri bugün İngiltere’de neden hala bir kraliyet ailesi kavramının olduğunu, neden hepimiz gibi olan insanlara bir kesimin hayranlık duyduğunu daha iyi anlar. 

Son zamanlarda İngiliz edebiyatının farklı türleri ve dönemlerinden okuduğum için bildiğimiz yanlışların İngilizler tarafından da bilindiğini görmek hoşuma gitti. İngilizler eserlerini kitlelere duyurabiliyor. Bir adada yaşayan insanların sosyal hayatı Anadolu insanı tarafından da biliniyor. Sarışın, eli yüzü düzgün, haftasonu Midillisi ile dolaşan çocuk Ralph, kabul gören İngiliz tiplemesi olarak ifade ediliyor. Bu tipleme romanda her ne kadar övülmese de, en nihayetinde okunduğu yörelerde İngilizlerin daha üstün daha varlıklı bir hayatı olduğu izlenimini yaratıyor. Ralph’e kıyasla Anadolu’da at binen bir çocuk mutlaka başla türlü anlatılır ve yazılırdı.

Sineklerin Tanrısı en başta İngilizleri eleştirdiği halde yazar görüşlerini ifade ettiği için  kötü tecrübeler yaşamak zorunda kalmamış. Yazar olarak tanındıktan sonra öğretmenliği bırakıp 5 kitap daha yazmış. İngilizleri ne kadar eleştirsek de Sineklerin Tanrısı’nın İngiltere’de okullarda okutulmasını toplumsal değerlerin yükseltilmesi ve birlikte daha barışçıl bir ortamda yaşamak için bir adım olarak görebilir, eleştiri kültürünün gelişmesini sağladığını söyleyebiliriz. Eğitim çağındaki çocuklar mutlaka iyi ifade edilmiş metinleri okuyarak kendilerini ifade etmeyi ve savunmayı öğrenirler. Bu da İngilizlerin tipik bir davranışı olsa gerek ki, kitapta da çocukların çokça toplanıp konuşması ancak iş yapmaya gelince herkesin oyuna dalması konu ediliyor. Yine kıyaslama yapacak olursak, buradan neden İngilizlerin diplomaside geliştiğini, Türklerin ise konuşmayı bilmediğini ancak üretken olduğunu çıkarabiliriz. 

Son olarak romanın beğendiğim bir diğer yanını söylemek istiyorum. Kitap Mina Urgan tarafından tercüme edilmiş. Okurken tek bir yerde bile yazım ve ifade bozukluğuna rastlamadım. Sineklerin Tanrısı başından sonuna zihni çalıştırarak ilgi uyandırarak okunuyor. Mutlaka okunması gereken bir eser. 

 

Koşucular

2020. 2018’de yazılmış, günümüz insanının yaşamını, dünya kaynaklarının tüketimini ve ölümünü anlatan bir kitap Koşucular. Bir şimdiki zaman ‘hikayesi’ değil, ‘romanı’ değil. Şimdideyiz hepimiz. Profesör, ev hanımı, dünyaca ünlenmiş kişilerin yaptıkları hepsi birlikte bizi bir yere getirdi. Bugüne. Yiyoruz, içiyoruz, seyahat ediyoruz. Sürekli bir yerden bir yere gidiyoruz. Bu ister bir şehirde bir metro hattından diğerine geçmek, isterse İzlanda’nın kuş uçmaz kervan geçmez yerlerinde macera arayışıyla yollara düşmek olsun. Yaşamak istiyoruz, hayatta kalmak, bu dünyaya kazık çakmak, öldükten sonra da var olmak istiyoruz. Dünyanın kaynaklarını tüketiyoruz. Koşuyoruz fakat bir yere varmıyoruz. Arayış içindeyiz. Hayat koşullarımız, dünyanın farklı yerlerinde kendimize kurduğumuz birbiriyle aynı hayatlar aynı sorunlar bir kişinin hikayesi değil. Biz evrenle, doğayla biriz. Birbirimize ve doğaya yaptıklarımızın karşılığını alıyoruz. O yüzden kendi başına bir formu var Koşucular’ın ve ne bir romana ne de bir hikayeye uyuyor.

Kitabın adı almanca Unrast – huzursuzluk, ingilizce Flights – Kaçış ve türkçe Koşucular. Kitabın sonuna kadar adının sebebini ve birbirinden farklı hikayelerin nereye varacağını tahmin edemedim. Kaldı ki yazar hikayelerin birinde açıkça, ‘size bu kitabın sonunda nereye varacağımı söylesem asla inanmazsınız’ sözüyle okuyucuya da hitap ediyor. Birbirinden farklı kısa, uzun, nerden başladığı nereye varacağı çoğu zaman belli olmayan metinlerde yoldaki insanların durumu anlatılıyor. Havaalanında gördüğümüz insanlar, metrodakiler, tatildekiler. Hepimiz yolda, seyahatte tüketiyoruz. Dünyanın bize sunduğu temiz havayı, suyu kendi zevkimiz için bencilce tüketiyoruz ve hayatta kalmak, hayattan daha çok keyif almak istiyoruz. Tüketim toplumu olduğumuzu, günümüzün problemini anlatmış, ancak kitabın sonuna kadar yaptığımızdan memnun olacağımız şekilde. Hikayelerinin bazıları geçmişte olup bitmiş olaylar olsa da, o hikayenin orada bitmediğini tekrar konuyu bugünkü uygulamalara getirerek aktarmış. Bilerek ve isteyerek olayların tarihi sırası karmaşık verilmiş, bazı konular hatalı yazılmış. Wikipedia, cep telefonları, Google hizmetleri, otel odaları, havaalanında sunulan hizmetler ve havaalanlarının yeni yaşam alanı, şehir içindeki küçük şehir oluşu, günümüz insanının cahilliği ve boşluğu kimi olayların bilerek yanlış aktarılmasıyla iletilmiş. Philip Verheren, Angelo Soliman, Atatürk, Chopin kitapta ismi geçen tarihe adı yazılmış kişiler. Doğrular yanlışlar, yaşama mücadelesi, hayatı kaçırmama derdi birbirine geçiyor ve günümüz insanının kafa karışıklığı da aktarılıyor. Koşuyoruz ancak hedefsiz ve nereye varacağımızı bilmeden tüketiyoruz. Google’dan bize arkadaş olmasını bekliyoruz. İnternetimiz çekmediği anda hayati tehlikeye düşebiliyoruz. İşte o yüzden kitabın almanca ve İngilizce adı da Türkçe adı kadar kitabın vermek istediği mesajı doğru olarak aktarıyor.

Ben yazarın kurduğu karmaşık anlatım içinde onun yazma ve cümle kurma yeteneğini zaman zaman eksik görsem de, sonunda bunun da kasti olduğunu düşünüyorum. Bu zamanda kim doğru konuşuyor ve doğru yazıyor ki? Kim araştırıp bilerek konuşuyor ki? Yarım duyduğumuz fikirleri doğru olarak satıyoruz çevremize. Yazarın Atatürk hakkında yazdığı hikayenin de bu anlayışı ifade etmek için bilinçli olarak hatalı aktarıldığını düşünüyorum. Kendisi de kitabın arkasındaki sözünde ‘Hatalarımı yineliyorum ve bunun gerekli olduğunu düşünüyorum’ diyor. Çünkü diğer hikayelerde de küçük hatalar yapıyor, çünkü hiçbirimiz araştırmıyoruz. Araştırmadan okuduğumuza, duyduğumuza inandığımızı aktarmak için çok iyi bir yöntem seçmiş.

Olga Tokarcyuk günümüz insanını anlayan ve aktaran Polonyalı bir yazar. Polonya kökenli bir alman arkadaşımın söylediğine göre, aktardıkları Polonyalıların kolay kabul edeceği şeyler değil. Kaldı ki, basında da Olga Tokarczuk’un Polonya’da sevilmediğini okuyabiliriz. Aslında sadece günümüze dini ve fiziki açıdan eleştirel yaklaşan biri ve eleştirilerinde haklı olduğunu söylenebilir. Ayrıca nobel ödülünü almasında çevreci yaklaşımının, plastik kullanımını konu etmiş olmasının ve kitap boyunca devamını getirdiği konulardan biri olan ‘plastinasyon’ işleminin etkili olduğunu düşünüyorum. Sonsuzluğa ulaşmak için geleneksel mumyalama işlemleri yerine ‘plastinasyon’ daha garantili bir işlem ve buradan yola çıkıp günlük hayatta kullandığımız plastiklerin doğada kaybolmadığına yönelik de bir çıkarım yapmak mümkün. İsveçli nobel komitesinin haklı, doğru ve stratejik bir kararı olduğunu düşünüyorum. Artık daha çok Olga Tokarczuk kitabı basılacak ve okunacak. Toplum tüketilen plastik, salgılanmasına sebep olulan karbon gazı ve hayvanlara yapılan haksız muamele konusunda algısını geliştirecek.

Benim için üzücü olan, şimdiye kadar Koşucular hakkında okuduğum kitap incelemelerinin çok yüzeysel olması. Yazarın verdiği mesajın kitap incelemesi yazanlar tarafından tam olarak anlaşılmadığı kanaatindeyim. Kitabı eline alıp A, B, C kişilerinden bahsedilmiş, kısa hikayeler anlatılmış, 362 sayfa, 2018’de yazılmış demek, aynen yazarın eleştirdiği türden bir tüketici olmak benim gözümde.

Doktor Jivago

Okuduğum romanlar aracılığıyla dünya tarihi ve diğer ülkelerdeki tolumsal hayat hakkında bilgi edindikçe, eğitim sisteminin bizleri tek yönlü yetiştirdiğine kanaat getiriyorum. Vizyon sahibi olabilmek ve hayata daha iyi hazırlanabilmek için daha fazla tarih dersi almamız, sosyolojiye daha çok ilgi göstermemiz gerekir. Böylece kendimizi bulunduğumuz coğrafyada yalnız hissetmez, Türkiye’nin kaderini etkileyen olaylara uzaktan bakabiliriz.

Doktor Jivago tarihi ve siyasi bir aşk romanı. Uzun soluklu, derinlemesine savaşı, aşkı, yokluğu, hırsı, şiddete susamışlığı ve Rusya’nın nasıl sosyalist rejime geçtiğini anlatıyor.

20. yüzyılın başında başlıyor Juri (Doktor Jivago)’nin hikayesi. Bu dönemde doğan herkes gibi onun hayatı da savaşlarla geçiyor. Gençlik yılları Rusya’daki iç huzursuzluklara denk geliyor, bunları birinci dünya savaşı sonra Rusya iç savaşı takip ediyor. İç savaş Rusya’ya dünya savaşından daha çok zarar veriyor. İç savaşta kızıllar baskın geliyor ve sosyalist rejim başlıyor. Boris Pasternak romanı ikinci dünya savaşından sonra yazmaya başlıyor. Pasternak sosyalist rejimi eleştirdiği için romanın 1956’da Rusya’da yayınlanmasına izin verilmiyor. Kitap İtalya’ya kaçırılıyor ve orada basılıyor. Çevirmen Hülya Arslan ile yapılan röportaj romanı okumaya başlamadan önce genel bir bilgi veriyor, internetten bulunup okunmasını öneririm.

Kitaba geri dönersek; eserin derin ve uzun soluklu olduğunu söylerken abartmıyorum. 590 sayfada sadece Yuri’nin değil rusların 50 yılı anlatılıyor. Yuri İlk gençlik yıllarını idealistçe ve kendini yetiştirmeye çalışarak geçiriyor. Evleniyor, doktor olarak savaşa gönderiliyor. Burada yıllar önce Moskova’da birkaç kez karşılaştığı Lara ile tekrar karşılaşıyor.

Lara, babası öldükten sonra onu koruyan bir aileye yaslanamadan hayatta kalmaya çalışan genç bir kadın. Lara’nın hikayesini okurken, rus aile yapısının neden bozuk olduğunu, rus kadınların neden başka milletlerden erkekleri tercih ettiklerini anladım. Arka arkaya yaşanan savaşlarda, siyasi görüşlerinden dolayı insanların yok yere suçlandıkları, öldürüldükleri günlerde aile birliği sağlanamıyor. Bir kadının tek bir kocası, bir adamın tek bir karısının olamaması olağan. Lara gönüllü olarak savaşa katılan kocasını bulmak için hemşire olarak savaş bölgesine gidiyor ve kocasının ölüm haberini alıyor. Geri dönüp kızıyla birlikte hayat mücadelesine devam ediyor.

Yuri ve Lara’nın yolları pek çok kez kesişiyor, arkadaş ve aşık oluyorlar. Hayatları savaşlarla, toplumun onlara dayattıklarına katlanarak hayatta kalmaya çalışarak geçiyor. Onca savaş, yokluk, ölüm sonunda daha özgür olmak ve eşit olmak uğruna yapılıyor ancak rejim umulanı getirmiyor.

’89’da sosyalist rejimin yıkıldığını biliyoruz. Tarihte tersten gidince Pasternak’ın fikirlerinde haklı olduğunu ya da daha uzun vadeli düşündüğünü söylemek mümkün. Onun kitabına başladığı dönemler muhtemelen Rusya’da halkta sosyalizme karşı farkındalığın arttığı bir dönemdi ve fikirlerin basılıp yayılması istenmiyordu. Yine de basılmasının önüne geçilemedi. Nobel ödül komitesinin çoğu zaman siyasi kararlar verdiğini söylemek mümkün. Belirli bir nedenle Pasternak’ın kitabı seçilmiş. Pasternak iyi yazmış. Bu kadar acıyı, yokluğu romantizmle anlatmış. Hiç bir yerde konuyu uzatmamış, aşırı betimlememiş, anlaşılır yazmış. Tolstoy ve Dostoyevski ayarında bir yazar olduğunu söyleyenler yanılmıyorlar.

Lise yıllarında Tolstoy ve Dostoyevski okumuştum. Ancak o zamanlar verilen siyasi mesajı anlayacak dünya görüşüm ve olgunluğum yoktu. Pasternak ile Rusya’yı yeniden tanıdım, daha iyi anladım. Pasternak ve Türkiye’de sürekli sarhoş dolaşan ruslar tamamen farklı noktalardan hayata, insanlara yaklaşıyorlar. Doktor Jivago bittikten sonra Anna Karanina’yı okumaya heves ettim. Ne de olsa Tolstoy Rusya’da sosyalist fikrin oluşmasını ve yayılmasını sağlayanlardan biri. Onun açısından da bakmak isterim.

Yarasaların Şarkısı

Son zamanlarda okuduğum en güncel ve en sıradışı kitap Yarasaların Şarkısı.

Hikaye Polonya’nın Wroclaw şehrinin bir dağ kenarı yerleşkesinde geçiyor. Burada yaşayan çoğu kişi kış döneminde şehre giderken kışı platoda geçirenlerin hayvanlara ettikleri zulüm ve hayvanlara acı çektirenlerin ölümleri cinayet romanını oluşturuyor.

Tokarczuk’un yarattığı karakter yavaş hareket eden, çevresi tarafından tuhaf ya da deli olarak anılan yaşlı bir teyze olduğu için, kışın üzerinize bir battaniye, elinize sıcak bir çay veya süt alarak okuyacağınız tatlılıkta akıyor hikaye. Kim doğada vakit geçirmeyi, insanların arasından çekilip biraz kendi başına vakit geçirmeyi istiyorsa, bu kitap onlar için ideal.

Hayatta hayvanseverlerin biraz hafife alındığını, vejetaryenlerin ciddiye alınmadığını ve savundukları şeylerin zaman zaman aptalca bulunduğunu defalarca gördüm. Hayatını doğru yaşamak isteyen titiz dikkatli ve kuralcı kişilerin, emeklilerin ciddiye alınmadığına da defalarca şahit oldum. Bu kitapta Olga Tokarczuk sosyal hayatımızdaki bu davranışları çok tatlı bir dille resmediyor.

Yazar insanların kendileri dışındaki canlılara hak ettikleri değeri vermediklerini, çevreye saygısız davrandıklarını hayvan haklarını ihlal ettiklerini vicdana hitap edecek, gelecek için daha fazla sorumluluk almayı ve yapılan yanlışların düzeltilmesi için dikkat çekecek şekilde anlatıyor.

Romandaki ana karakter yaşadığı şeyleri astrolojiye bağlıyor, yıldızların konumlarına göre insanların kaderini okuyor. İnandığı şeyi sonuna kadar savunup arkasında duruyor. Ciddiye alınmadığı zaman kızıp, intikamını alıyor. Özellikle ilk başlarda yaşlı kadının bazı davranışlarını okurken içimden beni anlattığını düşündüm. Benim konuşmalarım, yorumlarım, insanlar hakkındaki fikirlerim yazılmış dedim, ama zamanla kadının kendi halinde bir kişi olmaktan çıktığını ve haklı olarak deli diye anılmasına sebep olan davranışlarını ona söylenenler üzerinden gördüm. Bir yandan bu karakter benim aynam oldu. Her defasında astroloji ile ilgili yorumlar yaptığımda etrafımdakilerin neden ciddiye almadığını da anladım. Bazen bir şeyi anlamak için başkasının üzerinden olayı gözlemlemek gerekiyor.

Kitapta Olga Tokarczuk’un ana karakter üzerinden zaman zaman kendisini, kendi savunduğu fikirleri anlattığını düşündüm. Fakat sonra karakterin aykırı davranışları ve başkaları tarafından eleştirildiği konular makul ve sıradışı davranışlar arasında çizgiyi çekti.

Roman benim için Polonya’daki bir dağ köyüne seyahatti. Konu edilen köyün çek sınırında olması, sınırda yaşayan insanların öte tarafı biraz daha insancıl, daha yaşanılabilir görmesi ve oraya özenmesi anlaşılır geldi. Dünyanın hemen her yerinde sınır yerleşkelerinde hayatın akışının benzer hayallerle dolu olduğunu düşünüyorum.

Bugüne kadar okuduğum ilk Polonyalı yazar Tokarczuk. Onun sayesinde Polonyalıların günlük hayatına, adlarına, ifadelerine biraz yakınlaşma şansım oldu. Kitabı yazar ve eserleri hakkında bilgim olmadan, konusuna göre seçmiştim, Tokarczuk’un neden Nobel ödülü kazandığını kendim görmek isteyerek. Yarasaların Şarkısı Tokarczuk’un en popüler ve Nobel ödülü almasına vesile olan kitabı değil, muhtemelen bu sebepten henüz Türkçeye tercüme edilmemiş. Ben almanca tercümesinden zevk alarak okudum ve on gün içinde bitirdim. Bundan sonra Koşucular ve Gündüzün Evi Gecenin Evi kitaplarını okuyacağım.

Doktor Hastalandı

Doktor Hastalandı okunması kolay, hikayesi ilginç bir kitap. 1959’da yazılmış, o yüzden İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Londra’ya, Londra’da fahişelik yapan alman kadınlara biraz dokunuyor. Son okuduğum kitapların İkinci Dünya Savaşı çevresinde dönmesi tamamen tesadüf, istesem herhalde böyle bir zaman dilimini hedefleyemezdim.

Bu defa hikayenin Londra’da geçmesi, Soho civarındaki olayları aktarması, kahramanın Burma’da eğitim veren bir ingiliz dilbilimci olması, olayların akışını, aktarılışını çok değiştiriyor. Her yazar kendi dili döndüğü kadarıyla gördüğü yaraya parmak basıyor. Fakat seçtiğim yazarlar hep kendi toplumları ile dilleri ile bir noktada çelişkiler yaşayan kişiler oluyor.

Anthony Burgess İngilizlerin diğer ülkelerdeki faaliyetlerini, Londra’nın batakhanelerini güzel anlatmış. Edebi bir dil kullanmamış. Günlük dil, günlük takılmalar ama yaratıcı bir hikaye ve çok olaylı. Okurken her defasında vermek istediği mesajı espri yapmadan güldürerek aktardığını fark ettim. Doktorların soğukluğunu, insana verilen değer dolayısı ile ameliyata zorladıklarını ama bir madde muamelesi yaptıklarını hikayede resmetmiş. Hastaneden kaçıp serserilerle arkadaş olmuş, karısından vefasızlık görmüş. Cebinde bir kuruş yokken her gün karnını doyurup, yatacak yer bulmuş. Sonunda hem zihnen hem bedenen iyileşmiş. Yaşamanın düzenli bir iş, düzenli bir gelirden farklı bir şey olduğunu keşfetmiş. Hayata dönmüş.

Yazar hiç zorlamadan, uzun cümleler kurmadan olayları örmüş. Sevgi nedir, evlilik, aşk nedir herkes kendine göre bir tanım yapıyor. Aldatmak da herkesin sözlüğünde başka türlü yazıyor. Kimi bedensel birlikteliği aldatmak saymıyor, kimi ruhsal aldatmayı aldatmak olarak görmüyor ve kabul ediyor. Döneme göre, kişi kendi vicdanını nasıl rahatlatacaksa ona göre aldatma kavramı ve evlilik kavramı işleniyor.

Milena’ya Mektuplar ile Doktor Hastalandı arasında hepi topu 40 yıl var. Aşkın anlatımı, sadakat, ihanet, bağlılık, vefa çok başka türlü anlatılmış.

Son dönemlerde ısrarla okumaya daha çok vakit ayırdığım ve arka arkaya okuduğum için yazarlar ve olaylar arasındaki geçişleri daha belirgin bir şekilde hissediyorum. Prag’da Yahudilerin Amerika’ya göç etmek için toplanmasından, Soho’daki saat hırsızlarına geçiyorum. Okumasam kendi hayatımı bilirim, dünyama hapsolurum. Yüzyıl geçmiş olsa da insani duyguların değişmediğini, temel kavramların ve karakterlerin özünde aynı olduğunu göremem. Kimisi okumayı hafife alıyor, ama ben okumanın zenginlik olduğunu, okunmadan duyguların farkına varılamayacağını ve gerçek anlamda insan olunamayacağını düşünüyorum.

Milena’ya Mektuplar

Kafka aşık ve hasta bir adam. Milena’ya yazdığı mektupları okuyunca tanıdım Kafka’yı. Kendini zihnen ve bedenen dış dünyaya kapatmış, hassas bir ruh ve bedenle yapacağı aktiviteler kısıtlanmış, yapabildiği şey çoğu zaman sadece yazmak. Daha doğrusu, onun yazma sıklığını görünce, ben yazmanın hayat şartlarıyla doğrudan bağlantılı olduğunu düşündüm.

İnce düşünen, sözlerin ağırlığını bilen insanlar dillerini ona göre kullanırlar. İncitmek istemezler, çokça incinirler düşüncesizliklerden. Kafka hastalığından dolayı hareket alanı kısıtlı olan, yakınındakilerle çatışma halinde olan birinin yapacağını yapmış, sevgilisine yazmış, arka arkaya, cevap beklemeden, durmadan. Mektupların sırası karışmış postada, sonra gönderilen erken gitmiş. Sorular cevaplar sırasını bulamamış bazen. Kafka içerlemiş, kızmış, az olan parasını sevdiği kadına teklif etmiş, ısrar etmiş alması için, sevmiş. Sevmiş ama kendine güvenememiş, bazen kavuşmak için ısrar etmemiş, bazen de iki saat görüşebilmek için günlerce hesap yapmış. Sevgisini ifade etmek için süslü kelimeler kullanmamış. Sabah akşam ve her gün yazmış. Cevap hep gelmiş. Kelimelerle oynamışlar karşılıklı Milena ile.

Başından sonuna akıcı, Kafka’nın ruhunun inceliğini ve yazma yeteneğini gösteren bir kitap Milena’ya Mektuplar. Bir gün yayınlanacağını düşünmeden, sürekli temize çekilmeden, Kafka’nın elinden ilk çıktığı gibi gönderilmişler. Kafka kendini nasıl ifade ediyormuş, en basit en küçük kaygılarını nasıl paylaşıyor, nasıl tartışıyormuş mektuplarda fark ediliyor. O dönemin insanlarını ve alışkanlıklarını da anlatıyor.

Kitapta Kafka Prag’da yaşıyor ve almanca yazıyor, Milena Viyana’da yaşıyor ve çekçe yazıyor. Şimdikinin tam tersi bir dil ve toplumların yerleşimi söz konusu yani. Bu ikinci dünya savaşı öncesinde halkların nasıl dağıldığını akılda kalacak şekilde aktarıyor.

Önce Prag Mezarlığı sonra Milena’ya Mektuplar’ı okuyunca ikinci dünya savaşını hazırlayan durumun gelişimini takip edebildim. Prag Mezarlığı 1890’larda bitiyordu, Milena’ya Mektuplar 1920’de yazılmış. Arada geçen 30 yılda yer altında yürütülen işler zamanla ‘normal’ ve halkın aleni yargısı olmuş.

Milena’ya Mektuplar’ı okumadan, hasta bir yazarın mektupları olduğunu düşününce kulağa kasvetli geliyor. Hele Kafka olunca yazan, hemen bir ‘bana göre değil’, ‘ben okuyamam’ yargısı işitiliyor. Gerçekteyse kitap akıcı ve hiç bir yerde takılmadan okunabiliyor. Renkli olaylar anlatmıyor, deniz kızının prense aşkı gibi değil, ‘olaylar’ yok, ama edebiyat var, insan var, yazının güzelliği var ve okunuyor. Elimden bırakmadan okudum desem yeridir. Okudum ve okurken dinlendim.

Kafka okumaya Milena’ya Mektuplar’dan başlanmasını öneriyorum. Geçmişte Dönüşüm ve Dava’yı okumuştum, ama şimdi tekrar okumak istiyorum, bu defa satır aralarını ve Kafka’nın vermek istediği mesajı daha iyi anlayacağımı düşünüyorum.

Prag Mezarlığı

2010’da yayımlanan Prag Mezarlığı Umberto Eco’nun okuduğum ilk kitabı. Prag Mezarlığı’nı Eco’nun dili ve anlatımı hakkında fikir edinmek isteyerek seçtim.

İlk olarak okuması zor bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Başlarda kitaptaki olayları takip etmek için Avrupa tarihindeki belirli olayları ve kişileri biraz olsun tanımak gerekiyor. Kitabın konusu kasvetli ve karmaşık olmasına rağmen kurgusu okunmasını sağlıyor.

Hikayede Eco iki karakteri bir kişi üzerinden anlatıyor. Noter Simon Simonini ve peder Dalla Piccola sırayla bir günlüğe yazıyorlar ve olayları bu yazılardan, kendi kendilerine itiraflarından ve konuşmalarından öğreniyoruz. İtalyan savaşları, İtalya-Fransa-Almanya arasındaki politik oyunlar, Paris kulisleri ve büyük küçük düzenbazlıklar zaman zaman fazla geliyor. Okurken arada bir ‘kendime bunu neden yapıyorum’ diye düşünsem de sonunda Prag Mezarlığı’nı okumanın bu hayatta yapılması gereken bir şey olduğunu düşünerek kitabı bitirdim, çünkü hikayeden çok şey öğrendim.

Kitapla ilgili diğer blogger ve yorumcuların ‘Umberto Eco Yahudi kıyımının temelini oluşturan siyon belgelerinin nasıl oluştuğunu anlatıyor’ demesini çok yüzeysel buluyorum. Bu kadarını söyleyerek özetlemek bence yazara haksızlık. Kitapta daha fazlası var. Eco’nun anlattığı herşey bugüne uyuyor. Hepsi bugün yine yapılıyor. Öyle ki, sanki bugünün siysetini geçmişte de planlanan buymuş gibi anlattığını, bugünden geçmişe giderek ders verdiğini düşünüyorum.

Eco’nun yarattığı ana karakter Simon Simonini sahte belgeler düzenleyen bir noter ve aynı zamanda bir katil. 1850’lerden 1890’lara kadar kimden hoşlanmıyorsa, kimle çıkar çatışması yaşıyorsa hem kendi hesabına hem onu tutanlar adına öldürüyor veya öldürtüyor. İşine geldiği gibi çalışacak bombacılar buluyor. Patlattırdığı bombalarla siyaseti direkt olarak etkiliyor. Eğer bunları yapmazsa kendi hayatı tehlikeye gireceği için her defasında bir adım daha ileriye gidiyor, onu tutanlar da ölüyor o hayatta kalıyor.

Simonini savaş çıkaracak yazılar hazırlıyor, bunları yüksek meblağlara satıyor. Masonlar, Cizvitler, Fransız politikacılar, kilise tarafları ve karşıtları hepsi bir ipte oynuyorlar bu üst düzey ajanın elinde. Tüm bu cambazların oynadığı ipte tek bir konu ağar basıyor, o da yahudi düşmanlığı. Yahudilerin kendi çıkarlarını güden, dünyadaki diğer ırklara düşmanlık ve hainlik besleyen, devletleri içeriden ele geçirmeye çalışan insanlar olduğu farklı sahnelerde ve yıllarda sürekli tekrarlanıyor. Toplulukta ayağı kaydırılmak istenen kim varsa, o kişinin Yahudi olduğu iddia ediliyor.

Yahudiler doktor oldukları için, bankacı oldukları için, sanatla uğraştıkları için suçlu ve kötü oluyorlar. Gerçekte kötü olmayan özellikler çeşitli hikayelerde hep kötü kılıflara sokuluyor, düşmanca anlatılıyor. Yazılanlar, planlananlar basın aracılığı ile halka aktarılıyor. Bu da halkta yahudilere karşı nefret tohumlarının nasıl ortaya atıldığını sere serpe anlatıyor.

Kitabı ilginç yapan unsurlardan biri ana karakter haricindeki kişilerin hepsinin gerçekte yaşamış ve kitapta geçen konuşmaları gerçekte de yapmış olmaları. Taxil adında bir gazeteci bütün basını, masonları, kiliseyi elinde oynatıyor. En sonunda kilise ile dalga geçmesi için yüklü bir para alacağını düşünerek, yaptığı oyunları anlatıp kiliseyi rezil etmeye çalışıyor, ancak kendi sonunu hazırlıyor. Bugün Taxil’in düzenbazlığı Wikipedia’da bulunuyor.

Kitapta Emile Zola, Dostoyevski ve Proust gibi yazarların adları geçiyor. Ana karakter Simonini Zola ve Proust için ‘onlar kim’ diyerek yazarları küçümsüyor (Çünkü kendisi Prag Mezarlığı gibi bir eser yaratmış!).

Genel anlamda siyasete kafa yormayan, Avrupa’nın yakın tarihi konusunda bilgisi olmayan okurlar için okuması zor, ancak okuduktan sonra tatmin eden bir kitap. 

Bu okunması zor kitap için Eco’nun verdiği emek, bilgi birikimini aktarış şekli ve kötü olayları okura kuruntu yaptırmadan, kızgınlık hissettirmeden anlatması yazarın soğuk kanlılığını ve profesyonelliğini gösteriyor.

Sanat ile mutlu olmak?

Evrensel yazarları, dünya klasiklerini okumayı tercih ettiğim için, kitaplarım hep dünyadaki sorunlara, toplumsal sorunlara yönelik. Son zamanlarda bu sevdiğim ve kendimi geliştirmeme yardımı olan tarzın enerjimi tükettiğini fark etmeye başladım. Günlük hayatımın yoğunluğu ve yoruculuğu içinde, benim de olayların iyi yanlarını görmeye ihtiyacım var. Doğru olan ard arda okuduğumuz kitapların sürekli bir yönde ve zihinsel olarak yorucu olmamasına dikkat etmek ve dinlenmek için zaman ayırmak, kendimize özen göstermek. Zihni dinlendirmenin, ruhu tatmin etmenin bir yolu sanat ile ilgilenmek. Çünkü

  1. Sanat görmektir. İçinde yaşadığımız duruma hapsolmak değil. Durumu etraflıca incelemek ve uzaktan bakabilmektir.
  2. Güzel şeylere bakmak iyileştirir. Güzel sözlerin iyileştirdiği gibi.
  3. Sanat yalnız olmadığımızı hissettirir. En yakın örneği şuan halen İstanbul’da devam eden 7. kıta temalı bienal. Evde çöp ayırırken her gün kızıyorum, ne çok çöp üretildiğine. Bienal’in konusu ve herkesin ya da birilerinin bu soruna ilgi duyduğunu görmek bu öfkemi biraz azaltıyor. Gelecek için umut besleyebiliyorum, farkındalık oluştuğunu görerek.
  4. Sergilerde arkadaşlarımla veya yalnız iyi vakit geçiriyorum.
  5. Yeni şeyler öğreniyorum.
  6. Kendi hislerimi daha iyi tanıyabiliyorum, eserlere verdiğim tepkilere ve bende bıraktıkları izlere bakarak.
  7. Aynı durumu benden daha farklı değerlendiren insanları anlamam için onların bakış açısından bakabiliyorum.

‘How art can make you happy’ i okumak istedim. Her ne kadar istediğim bir aktiviteyi yapsam ve iyi vakit geçirsem de, bir sergi gezisinden sonra ne kadar da az şey bildiğimi hissedip, daha öğrenecek çok şey olduğunu düşünüyorum. Sanat eğitimi almadım, temel bilgimin oluşması için bir yerden başlamam lazım diyorum.

‘How art can make you happy’ de sanat konusunda rahat olmamız söyleniyor. Rahat olun, çünkü o müzelerde, açılışlarda gördüğünüz insanların da zaten ancak yüzde 20’si derin bilgiye sahip. Müzeleri gezmeniz için sanat tarihi eğitimi almanıza gerek yok. Müzeler, sergiler herkes için. O yüzden her müzenin ücretsiz olduğu günler var. Halka ulaşılsın diye.

Kitapta genel olarak sürekli sanattan bahseden ve bilgisi ile sizi ezmeye çalışan bir çevreniz varsa, bu çevre ile nasıl başa çıkabileceğinizi anlatıyor. Diyor ki bir sanat sohbetinde kendinizi kötü hissetmeyin, herkes sanatla ilgili konuşabilir. İnsanların çok azı sizin kendinizi kötü hissetmenizden tatmin olur. Eğer birinin kendi bilgisinden çokça bahsedip, size kötü hissettirecek tavrını görürseniz, onunla futbol, magazin ve başka konular konuşun gibi öneriler veriyor 😉 Daha pek çok güzel fikri ünlü sanatçıların sözleri ile birleştirerek aktarıyor.

Kitaptaki en sevdiğim ifadelerden biri, sanat karşısında kendini kötü hissetmenin normal olduğunu söylemesi. Diyor ki, sanat güzel şeyler anlatmak için değil. Gördüğünüz eser kötü hissettirebilir, bu da normaldir. Hissedebildiğimizi ve anladığımızı, empati duyduğumuzu gösterir.

Sanatla, okumakla daha da insan oluyoruz. Empati duygumuzu geliştiriyoruz. Roman okumak güzel olsa da, biraz farklı alanlarda okumalar yapmak niyetindeyim artık. Ancak böyle sanat konusunda hissettiğim açıklığı ve açlığı kapatırım.