Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru

Hakkında günlerce konuşulacak kitaplardan biri hiç şüphesiz ki Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru. Bugün hala roman hakkında uzun uzun konuşmak mümkünken, yazıldığı dönemde de çokça konuşulmuş tartışılmış. Yazarı Heinrich Böll sorgulanmış, evi aranmış, roman uzun süre gündemde kalmış. Zamanla Böll’ün eleştirilerinde haklı olduğu toplum tarafından kabul görmüş. Böll çok konuşulan Nobel edebiyat ödülü sahibi yazarlardan biri olmuş.

Kitabın konusu gerçek bir olaydan esinleniyor ve 70’li yıllarda bir ailenin yanında gündelik işleri yapan Katharina Blum’un hoşlandığı bir adamla birlikte olmasına dayanıyor. Bugün kişinin özeli olduğu kabul gören bir ilişki, o zamanlar toplumun ilgisini çekiyor, basının abartması ile Katharina’nın hayatı, özeli herkesin diline düşüyor, günlerce manşetler Katharina’nın ne düşündüğünü ne hissettiğini, neden sevgilisinin kaçmasına yardım ettiğini aşağılayıcı şekilde konuşuyor. Katharina’nın kimi çekici bulduğu, kimi kabul edip kimi neden reddettiği halkın eğlencesi oluyor. Katharina’nın posta kutusu hiç tanımadığı kişilerden gelen çirkin yazılarla doluyor. Olan biten herşey onun suçu oluyor. Basın, bir gazeteci yazdıkları ile Katharina’yı bunalıma sokuyor.

Böll romanı gazetelerden topladığı manşetler ve yazılarla kurmuş. Okuduklarını ve o dönemde yaşadıklarını çok da değiştirmesi gerekmemiş, zaten yaşananlar yeterince kötüymüş, ancak toplum genç kadını anlayacak kültür seviyesinde değilmiş. Böll’de anlaşılmamış ve kötülenmiş. Yıllar sonra bile hala Böll’ü anlamayanlar mevcutmuş.

Roman ve Böll hakkında araştırmalar yapıp, okuduklarımdan etkilenerek yazmak istemedim, o yüzden detaylı incelemelere girişmedim. Bence Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru’nu okumak pek çok açıdan zor. Yazar çok zor bir dil kullanmasa da, zamanda ileri geri gidip geldiği için, kullandığı polis, gazeteci isimleri birbirine benzediği ve benzer yazılar tekrar ederek yazıldığı için akışı takip etmek kolay değil. Böll’ün romandaki anlatımı öyle ki, içimde bir yerde Türkiye’de büyümüş, ufak bir ahlaksızlıkta kadını suçlayan, hakir gören bir taraf varmış da haberim yokmuş diyeceğim kadar okuduğum ifadeler kulağıma tanıdık geldi. Zamanla Blum tarafından, onun hislerini göz önünde bulundurarak okumaya başladım, kaldı ki, bunu da Böll’ün ifadeleri mümkün kıldı. Roman kişisel haklar, basın ahlakı, toplum yapısı, polisin ve adalet sisteminin çalışma şekli ve diğer bazı ahlak kuralları açısından farklı başlıklar altında ele alınıp eleştirilebilir. Ben Böll’ün anlatımdaki başarısının basının toplum üzerindeki etkisini ve masum bir genç kadının hayatını zindan etmekte ne kadar etkili olduğunu göstermekte olduğunu düşünüyorum.

Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru okunması gereken kitaplar listelerinde mutlaka bulunması gereken bir kitap. 40 yıl önce yazılmış ama bugün bazı şeyler hala aynı, roman hala güncel. Konu itibariyle zevk için okunacak bir tatil kitabı değil, fikirlerini ve edebiyat kültürünü geliştirmek isteyenlerin tercih etmesi gereken bir roman.

Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru tiyatro oyunu olarak hem Türkiye’de hem Almanya’da yıllarca sergilenmiş. Benim romanla ilgili tek üzüntüm almanca olarak okumuş olmam. Türkçe okusam romanı daha çok hisseder, olaylara ve ifadelere muhtemelen daha çok kızardım. Almanca okurken dikkatim ister istemez olayı ve dil kullanımını anlamaya yöneldi. Bir gün türkçesini de okumak istiyorum.

Agatha Christie’nin 11 Kayıp Günü

‘Üç hazinen var,

Onları gözet ve güvende tut.

Bunlardan birincisi aşk.

İkincisi hiçbir zaman çok fazla birşey yapmamak,

Üçüncüsüyse bu dünyada hiçbir zaman birinci olmamak.

Aşk insanı korkusuz kılar,

Fazla birşey yapmayanın yedekte daima birşeyler yapacak bol gücü olur.

Birinci olmamaksa kişinin yeteneklerini geliştirmesini ve olgunlaştırmasını sağlar.’

Agatha Christie

Okul yıllarında ve daha sonrasında okuduğum Agatha Christie romanları yazar hakkında bilgi edinmeme yardımcı olmadı. Belirli bir olayı anlatan psikolojik polisiye kitaplarından ve karakterlerden yazara ait belirli bir karakter çıkaramadım. Kitaplarını zevk almak için okudum, bittikten sonra büyük bir iz bırakmadılar, unuttum.

Dünyada Sheakespare’den sonra en çok okunan yazar Agatha Christie’imiş. Yazılarının kalitesini dönemdaşları ile karşılaştırmak mümkün değil. Edebi eserler yazmamış. Para kazanmak için yazmaya başlamış ve bir süre sonra sadece yazılarından para kazanarak yaşamış. Kendisi ünlü olmak için yazmadığı, üne değer vermediği, hayatını mümkün olduğunca gizli kapalı tuttuğu halde öldüğü zaman dünyanın en ünlü yazarıymış. Agatha Christie’nın 11 Kayıp Günü’nün yazarı Jared Cade bunda Agatha Christie’nın ortadan kaybolduğu 11 günün etkisinin büyük olduğunu düşünüyor ve bu 11 günü temel alarak Agatha Christie kimdir, nasıl bir hayat sürmüştürü toplamda 300 sayfada aktarıyor.

Dünyanın yakın geçmişindeki iki büyük savaşa, birinci ve ikinci dünya savaşına tanıklık etmiş, savaş yıllarında hastanede hemşire olarak görev yapmış, 25 yaşından 85 yaşına kadar yazım hayatını sürdürmüş bir yazar Agatha Christie. 60 yıl içinde roman, hikaye, oyun, şiir yazmış. Yazdığı eser sayısını yıllara bölünce sanki hiç durmamış, sürekli yazmış, üretmiş. Hayatını belirleyen olay aşık olduğu ilk eşinin onu aldattığını öğrenmesi olmuş. Aşk ve aldatılmanın acısını zaman zaman unutsa da hayatı boyunca bu hüznü taşımış.

Jared Cade bu biyografik kitapta Agatha Christie’nin ortadan kayboluşunun ilk eşini kızdırmak, onu yaptığına pişman etmek için olduğunu savunuyor. Agatha Christie tamamen özel amaçlı bir eylemde bulunsa da, ortadan kayboluşu o dönemde basının ilgisini çekmiş ve çeşitli yazıları yayınlanan az bilinen bir yazarken bir anda İngiltere’nin en bilinen insanı olmuş. Hergün gazetede kayboluşu üzerine tahminler, polis aramaları, eşi ile yapılan röportajlar yayınlanmış. Bundan sonra her kitabı okunmuş, beklenmiş. Kazandığı para ile aslında rahat ve varlıklı bir hayat sürdüğü halde, hep geçim kaygısı ile yazmaya devam etmiş. Romanlarındaki karakterlere kendisini, eşini, kayınvalidesini, yakın arkadaşlarını, akrabalarını ve eşlerinin sevgililerini yansıtmış. Hayatı yayıncılarla, hukuk ve vergi işleri ile uğraşmakla, taşınmalarla geçmiş. Yazardan bu kadar kapalı olarak bahsedildiği, kendi ağzından anlatılan konuların içindeki çarpıtmaların günyüzüne çıkarıldığı kitapta aslında yazarın zor bir karakterinin olduğu görülüyor. Aldatıldığı için ‘zavallı Agatha’ demek de çok mümkün olmuyor. Yaşadığı dönemde kadınların sosyal ve ekonomik statüsü düşünülükce Agatha Christie kendi ayakları üzerinde duran, ailesini geçindiren güçlü bir kadın profili çiziyor ve buna uygun olarak dolu dolu yaşıyor.

Jared Cade kitabın sonunda Agatha Christie’nin genel olarak mutlu bir hayat sürdüğünü ifade etse de, elde ettiği başarılar bu yönde olsa da, ben okuduklarımdan Agatha Christie’nin mutlu ve huzurlu bir hayat sürdüğü sunucuna ulaşamadım. Bu biyografik kitap sayesinde Agatha Christie’yi tanıdığım için, bundan sonra okurken onun içinde kopan fırtınaları, ketum karakterini, kadınlık ve eşlik duygusunun her iki kocası tarafından zedelendiğini ve çocuğunu mutlu etme kaygısında bir anne olduğunu bilerek, romanlarını seçerek okuyacağım.

Zemberekkuşu’nun Güncesi

Dünyanın zembereğini kurmak kimin işi…

Dünyanın zembereği zaten kurulmuş, hayatımızda olma ihtimali olan şeyler zaten çok önceden belirlenmiş. Biz sanıyoruz ki, elimizden bir şey gelir ve değiştirebiliriz.

Doğruyu söylemesi, ‘ben’ değiştirebileceğimi sanıyordum. Değiştirebilirim, başıma gelecekleri kontrol edebilirim sanıyordum. Ama edemem. Bilmiyorum ki, hangi adımı atarsam arkasından ne gelecek. Hayatımı satranç oynar gibi oynayamam. Kuralları belli olsa da sınırları belli değil. Satrançta iki kişisin ya hayatta…Zemberekkuşu’nu okuduğum süre içinde başıma gelecekleri bilsem okumazdım. 724 sayfa dile kolay.

İşini keyfe keder bırakmış, hayatını tek düze yaşayan bir adamın hikayesini okurken, kendimi birden onun hayatını yaşarken buldum. Okuyorum, anlıyorum, hissediyorum, yaşıyorum. İşini bırakıyor, kedi evden kaçıyor, karısı evi terk ediyor, hayatına falcılar giriyor, para kazanmak için doğa üstü güçler kullanıyor, bu dünya ile öbür dünya arasında gidip geliyor. Boyut değiştiriyor, rüyalarının anlamını bulmaya, kendi yolunu bulmaya çalışıyor. O sonunda düze çıkıyor, ben de ‘evet hayat bu’ diyorum.

Hayatta olan, olma olasılığı olan şeyleri hep korku ile karşılamaya, tedbirli olmaya, dikkatli olmaya alışmışım. Kontrolümü kaybedersem biterim. Sanıyorum… Öyle sanıyorum. Öyle sanırken bir bakıyorum ki, ben mükemmeliyetçiymişim. Sanki mükemmel olmak mümkün, mükemmeli beklemek doğruymuş gibi.

Kitap, okuma sürecim boyunca hayatımla paralel seyretti…Adam bunalımdaydı, bunalıma girdim. Kuyunun dibine indi, orda bekleyip kendini bulmaya çalıştı, ben kendimi doğa gezisine verdim, ancak bir mağarada yarım saat geçirdim kendime geldim, ben oldum yeniden. Öbür dünyaya gitti, rüyalar gördü, ben rüyamı gerçeğimi karıştırdım.

Her kitapta böyle olmuyor, her yazar böyle hayatı yazamıyor. Kıyaslamak gerekirse, Sahilde Kafka’ya göre okuması çok daha kolaydı, dili daha kolaydı. Benim yazdıklarına yakın eş zamanlı olaylar yaşamam tesadüfün ötesinde. İnandığın, düşündüğün enerjiyi çekersin dedikleri gibi bir duruma bağlanacak karmaşıklıkta aylarca süren bir kabus. Kitabı okudukça, adamın hikayesi çözüldükçe benim uykusuzluklarımın geçmesi masaldı. Okumanın üzerimdeki etkisini bilmiyormuşum. Okudukça düşüncelerimi toparladığımı, ayaklarımın yere bastığını bilmiyormuşum. Bana söylenenlerden ne kadar etkilendiğimi, kendi inançlarımı unuttuğumu bilmiyormuşum…Öyle yani ben kendimi tanımıyormuşum neredeyse. Sevdiklerine ölesiye bağlı, sevmediklerinden korkup onlara karşı tedbirler alan bir insanmışım ve sadece okumak beni dinlendiriyormuş.

Murakami hak etmiş mi ününü, etmiş. Bu okuduğum 3. kitabı. Adamın olayı sadece hayal gücü değil, sadece yazma yeteneği değil. İçinde bilgelik var, hayat tecrübesi var, olağanüstü bir gözlem gücü ve insanlık var. İnsanız. Tembel olabiliriz. İşsiz olabiliriz. Hayata baştan başlayabiliriz. Kendime hiç izin vermediğim konular. Ama hayat bu. Eğer bilmiyorsak, öğrenmek için okuyoruz. Sonra bir gün geliyor, onu yaşıyoruz.

 

Okuma Alışkanlıklarım, Tercihlerim

Okuduğum ilk kitap değil muhtemelen, ama okuduğumu hatırladığım ilk kitap Heidi. Sonrasında Denizler Altında Yirmi Bin Fersah ve 80 Günde Devri Alem geliyor. Bugün düşünerek, okuma alışkanlıklarımın neye göre geliştiğini bulmaya çalışınca hiç birinin bir türk yazara ait olmaması ilk dikkatimi çeken şey. Hikaye diye, çok bilinir diye çocuklarımıza değer vererek okuttuğumuz kitaplar hep yabancılara mı ait acaba? Değildir, kendi kitaplarımızı da sevmiş, beğenmiş, okutmuşlardır muhtemelen. Fakat bizim edebiyatımızda çocuk romanı deyince öne çıkan tek bir karakter yoktur. Düşünüyorum, bulamıyorum. Çocuk romanı olup dünyayı gezen, gerçeküstü olan bir şey gelmiyor aklıma. Ömer Seyfettin, Sait Faik Abasıyanık okurduk. Ama onlar da ancak ilkokul son sınıf ya da ortaokulda elimize ulaşırdı, yaşımız ancak onları anlayacak kadar ererdi.

Okuma alışkanlığını kazandığım ilk yılların etkisi midir bilemiyorum, ben en çok yabancı yazarların eserlerini okuduğumu fark ediyorum. Ortaokul benim için Reşat Nuri’nin Çalıkuşu, Halide Edip’in Sinekli Bakkalı, Yakup Kadri’nin Yaban’ı. Çoğumuz için de böyledir sanırım ilk okunanlar listesi. Yıllar sonra evdeki kitaplığımda 11 farklı Halide Edip eseri olduğunu fark ettim. Bu yüzden türk yazarlar arasında favorim O’dur diyebilirim.

Lise yıllarında bir tanıdığımızın kızının ‘dünya edebiyatını şimdiden okumaya başla, gelecekte çok işine yarar’ sözü üzerine dünya edebiyatı eserlerine yöneldim. Tabii bu arada gözden kaçırdığım nokta, bana bu öğüdü veren kişinin üniversitede Edebiyat bölümünde okuduğuydu. Boşuna mı okudum şimdi o kalın kalın kitapları ben? Hayır. Tolstoy’un Diriliş’ini okurken fenalıklar geçirmiş, bütün yaz tatilim boyunca elimde sürüklemiş olabilirim, ama belli ki sevmediğim şeylere katlanmayı bu yolla öğrendim! Şaka bir yana, lise yıllarımda en çok Dostoyovski okudum. Goriot Baba’yı bir kompozisyon yarışmasında okulda birinci olduğumda hediye ettiler. Ben ordan Dostoyovski ile devam ettim. Emile Zola’nın Thérèse Raquin‘i yağmurlu bir kış günde gazetenin kitap hediyesiydi, iki günde okuyup bitirdim. Sonrasında bir Emile Zola hayranı oldum fark etmeden. Gerçekçilik ya da Doğalcılık akımı karakterime çok uyuyordu. Fareler ve İnsanlar, Veronika Ölmek İstiyor, Şeker Portakalı en çok aklımda kalanlar. Lisede oluşturduğum Edebiyat alt yapısının üzerine üniversite yıllarında çok bir şey katamadım desem doğrudur. İş hayatına başlayınca ancak yeniden okumaya başladım. Paul Auster, Paulo Coelho, Marquez ve daha çok bugünü anlatan, şimdiki zaman romancıları dikkatimi çekmeye başladı. Bu saydığım üçlünün öyle çok kitabını okudum ki, bir yerden sonra aynı gelmeye başladıkları için yeniden türk edebiyatına döndüm. Melih Cevdet Anday’ın Raziye adlı eseri tamamen gözümden ve gözlerden kaçmış. Hangi ara tesadüf etti de aldım? Orhan Veli’nin arkadaşı ve türkçeye hakim Melih Cevdet, neden okunmuyor?

Okuma alışkanlığımı geliştirirken elimden geldiğince farklı yazarlara şans vermeye çalışıyorum. Paul Auster’ın 12-13 kitabını okumak mutlaka çok güzeldi, ama bitirdim artık, ruhen de doydum, okuyamıyorum. 1-2-3-4’ü güzel yazmıştır mutlaka, ama 1000 sayfa üzeri olmasaydı iyi olurdu…

Almanya’da yaşadığım süre içerisinde ‘alman yazarların kitaplarını almanca, diğer tüm yazarlarınkini türkçe okuyayım’ diye bir karar aldım. Her zaman buna uyamıyorum. Eskiden hiç dikkat etmezken, artık kimin kitapları Türkçede var, kimin yok biraz biliyorum. Ingrid Noll, Martin Suter, Patrick Modiano buradaki keşiflerim. Şimdiye kadar eserlerini keyifle okudum. Patrick Modiano türkçeye kazandırılmış eserleri olmasına, Nobel ödülü almış olmasına rağmen Türkiye’deki kitapçılarda eserleri ön plana çıkarılmıyor. Son zamanlarda en sevdiğim yazar, nasıl böyle olur aklım almıyor bazen. Tercüme edilmesini istediğim eserleri var Modiano’nun. İlave olarak Ingrid Noll’ün türkçeye tercüme edilmesi türk okurlar için en büyük dileğim. ‘Keyifle okumak’, ‘okuduklarında kendini bulmak’ gibi kavramlar var. Ben bu iki yazarda bunu yaşadım, isterim ki Türkiye’deki okurlar da bu tadı alsın.