kitabimdakumlarvar

Okumak zamanla sınırlı, yazmak hayal gücü ile sınırsız


2 Yorum

Çocukluğun Soğuk Geceleri

‘Daha güzel yaşam diye bir şey yok. Daha güzel yaşamlar ötelerde değil. Daha güzel yaşam başka biçimde değil. Güzel yaşam burada. Taksim Alanı’nda. Turşu, pilav, simit, çiçek, kartpostal satan, ayakkabı boyayan siyah kalabalık içinde.’

Çocukluktan itibaren yaşadığı bedene, topluma, aile bireylerine yabancılık, mutsuzluk ve hep bir sorgulama halindeki insan. Batılılaştırılmaya, eğitilmeye çalışılan bireylerin içindeki boşluk. Etraftakiler sadece maddiyattan, hırstan, statüden anlayıp hayatı hızla tüketince çaresizce yaşanan hisler…Mutsuzluktan delirmek, hayattan kaçıp delirmek, yaşamanın delilikten farksız olduğu günler geceler, öylesine yaşanan ilişkiler…

Tezer Özlü çok cesur. Özellikle bir kadın için. Kadınların cinsellikten rahatça konuşabilmesi, yazabilmesi, tartışabilmesi daha zor bir erkeğe kıyasla. Kadın romantik bir aşk duyabilir. Yıllarca beklediği sevgilisine sonunda kavuşabilir, aşk acısı çekebilir. Ama kadın erkek bedenini tanımak istiyorum diyemez. Türkiye Cumhuriyeti toplum sosyolojisi böyle. Doğuştan itibaren ortaya konan bu şartlara kadınların büyük kısmı uyum gösterir ve bununla barışık yaşar ya da yaşamak istediğini gizli yaşar, ‘-mış gibi’ bir hayat sürer. Tezer Özlü gibiler istediğini yaşamakta önüne sınır koymaz, ama yine de etrafından memnun değildir. Bakar, görür, sorgular. Kendisinin kendine sınır çizmemesi yetmez, başkalarının mutsuzluğundan mutsuz olur. Konuşmayan karı kocalar, zoraki yaşanan hayatlar, bir nevi dünyadaki kaynakların boşa tüketimi… Hissetmeden yaşayan bir güruhu izlemek. Kendisi acı çekmeyen, izleyenlerine entelektüel acı çektiren kalabalık. Sevginin ne olduğunu bilemeden evlenenler. Hayatın önlerine koyduğu yemeği soğuk, sıcak, tuzlu demeden yiyip bitirenler. Doymak gerektiği için doymuş gibi yapanlar…Hayatı çekilmez yapanlar bunlar.

Hayatta sevgiyi aramak gerekmez. Mutluluğu aradıkça mutluluğun uzaklaşması gibi, Sevgi farklı bedenlerde aramakla bulunmaz. İnsanın içinde ya vardır ya yoktur. Denemekle olmaz. Denemek insanı kendine yabancılaştırır, sorgular durursun sevgiyi. Sebebi de sadece yanlış yerde ve yanlış kişide aramak halbuki. Yalnızlığı evde tek başına olmak sananlarla arkadaş olmak yorar. Beraberken de yalnızdır çünkü, sohbet ederken yargılar, kıyaslama yapar ve o insanla bir odada birlikte olmak gerçekten yalnız olmamak değildir. Yalnızlık dört duvar içinde yalnız olmak değil, bulunduğun şartlardan memnun olmamak, kendinden memnun olmamak, insanları sevememek, hoş görememektir.

Bu yüzden kitapta çok yerde Tezer Özlü’yü anlamama, kendimden kesitler bulmama rağmen (hem almanca ile kurduğu köprüler hem de hayatı sorgulaması sebebiyle), bana ‘işte bu’ dedirten yukarıda alıntı yaptığım satırlar oldu. O satırlarla beni 2003’te yaşadığım bir sahneye götürdü:

Üniversitede birinci sınıftayken Taksim üzerinden giderdim okula. Sabah Taksim Meydanı’nda arkadaşımla kahvaltı eder, oradan okula geçerdim Hisar’a. Dersten sonra yine Taksim’de buluşurduk çoğu zaman. Bir gün öğle vakti meydanda The Marmara’nın önüne denk gelen bankta otururken yanıma İranlı bir kadın oturdu. O zaman meydanda trafik vardı, otobüs durakları biraz çaprazımıza kalıyordu. Kadın da birini bekleyecekti, öyle gelip oturup kendi hikayesini anlatmaya başladı. Şimdi hatırlamıyorum bile ne olduğunu hayatında, ama o öğrencilik günlerimde enteresan bir olay yaşadığımı düşünüp mutlu olduğum aklımda. Boş boş oturup yanıma gelen kadınla muhabbet etmek ve sonra bunu günün olayı haline getirmek, mutlu olmak. Mutluluk bu kadar zaten. Daha fazlası yok. Kendinden memnun olmak, geleceğinden umutlu olmak, kaygılanmamak… Basit geliyor ama yetişkin olunca ne kadar da zor. Kimse ile kendini kıyaslamamak, yüzlerce şey tecrübe edip kendine ve etrafındakilere kızmamak, üzerinde öfke biriktirmemek, hayıflanmamak, maddi manevi yarışa girmemek…

Tezer Özlü incecik kitabında ruhsal çekişmeyi öyle güzel anlatmış ki, onu anladığıma da, kendimde kusur aradığım zamanların geçmişte kalmasına da çok memnun oldum. Kitap bana çok sevdiğim bir arkadaşımın hediyesi, ben herhalde denk gelemezdim, kitapçıda gözüme ilişmezdi. İçtenlikle okumanızı öneriyorum.

 


Yorum bırakın

Duyguların Simyası ve kitapları ödünç vermek

Kitapları ödünç almak, vermek konusunda her dönem farklı bir yaklaşımım oluyor. Bazen kitaplığımda çok fazla kitap biriktiğini görüp bir kısmını evden göndermek istiyorum. Bir süre başka bir yerde durup günün birinde bana geri dönerler diye düşünüyorum. Seviyorsan bırak gitsin, dönerse senindir misali…Ama genelde geri gelmiyorlar. Bu yüzden son yıllarda kitaplarımı arkadaşlığımın kesin olarak devam edeceği kişilere vermeyi tercih ediyorum. Yine de bazen bir kitabı öyle seviyorum ki giderse gelmez, unuturum korkusuyla hiç kimseye vermiyorum. Bırakıyorum gözümün önünde dursun.

Bu duruma istisna olarak geçen yıl Barcelona’da yaşayan bir arkadaşıma Duyguların Simyası’nı göndermiştim. Yıllar evvel okuduğumda beni kızdıran, yoran şeylerde ısrar ettiğimi fark etmiştim ve okurken kendi içimde çözümlemelere ulaşmama yardımı olmuştu. Hem iş hem özel hayatta olayları daha nesnel algılamama, kişiselleştirmememe katkı sağlamıştı. Duygusal yük olan insanlardan vicdan azabı duymadan uzaklaşabilmiştim.

Bahsettiğim arkadaşım, sürekli aynı konulara takılıyor, geçmişte yaşadığı bir tecrübenin tüm algılarını, ilişkilerini, olayları yorumlayışını etkilemesine müsaade ediyordu. Aldatılacak, kıskanılacak ve onu çekemeyen insanlarla bir arada yaşayıp nefes almaya çalışacaktı. Türkiye’de yaşadığı durum henüz bir senedir yaşadığı şehirde aynen tekrarlanmaya başlamıştı. İstanbul’da yaşadıklarına tanık olmadığım halde kendi anlatımları böyleydi. Kendisi korkularını bilmesine, dile getirmesine rağmen aynını tekrar yaşadığını fark etmediği için bu kitabı ona göndermeye karar verdim. Olayları nesnel olarak görmekten çok uzaklaşmıştı. Etrafındakiler ‘hayır yok öyle bir şey’ dedikleri halde, ‘evet öyle’ diye ısrar ediyor, ‘İnsanlara katlanamıyorum, insanların aptallığına katlanamıyorum’ diyordu. [Kimin aptal kimin akıllı olduğuna neye göre karar veriyorsak (!?).]

Ben lafla anlatamadım olayları nasıl nesnel görebileceğini, yorumlar yapmaması gerektiğini. İstanbul’da bulunduğum sürede gidip yenisini alıp ona gönderecek vakti bulamadım ve Duyguların Simyası normalde İstanbul’daki kitaplığımda durduğu halde, ona göndermek için alıp Mannheim’a getirdim. Kitabı paketleyip bir notla Mannheim’dan Barcelona’ya gönderdim.

Peki sonra ne oldu? 

Postacı şehrin en merkezi yerindeki adresi bulamadı ve bir ay sonra kitap bana geri geldi…

Arkadaşıma kitabı elden verecek fırsatım da olmadı. Çünkü bir kaç ay sonra artık bunun basit bir ‘yanlış anlama’, ‘olayların üzerinde fazla durma’ probleminden daha fazla olduğunu düşünerek vaktimi yarı zamanlı psikolog olarak geçirmek istemediğime karar verip arkadaşlığımı bitirdim.

Şimdi kitabı rafta gördükçe gülüyorum ve arkadaşımı hatırlıyorum. O zamanlar kitabı tekrar incelemeden gönderecek kadar iyi biliyordum yardımı olacağını. Arkadaşım düşündüğü şeylere inanıyordu. Olayları birbirine bağlayıp, davranışların belirli bir yanını görüp birbiri ile bağdaştırarak, analiz ederek sonuca ulaşıyordu. Aşırı derecede sayısal ve soğuk bir insan, duygu analizi yapmaya kalkınca ortaya pek mantıklı şeyler çıkmıyor. Duygusal alışkanlıklarımız, çocukluktan gelen önyargılar, kalıplaşmış davranışlarımız, sahip olduğumuza inandığımız veya inanmadığımız nitelikler hepsi fikirlerimizi etkiliyor ve tarafsız bakamıyoruz olaylara. Duyguların Simyası olayları tarafsız algılayabilmek için ufak bir ışık tutuyor. Kitapta Janet Jackson’ın başarısızlık şeması da var, orta halli insanların ilişkilerindeki inançları da. Örnek olarak kitapta adı geçen şemalardan bazıları şöyle:

  • Dışlanma
  • Tehdide acık olma
  • Başarısızlık
  • Mükemmeliyetçilik
  • Unvan
  • Terk edilme
  • Yoksunluk
  • Boyun eğme

Gerçek hikayelerle  birlikte okuyunca dramatik gelmiyor kavramlar, etrafımızdaki insanları biraz daha anlamaya, empati kurmaya yardımcı oluyor.

Bu yazıyı yazarken kitabıma bakıp, altını çizdiğim satırları görünce aslında bu kitabı hiç bir zaman birine vermeye niyetim olmadığını fark ettim. Kitaplarımın ilk sayfasına aldığım tarihi ve yeri yazmak dışında ne altını çizerim ne de kenarına not düşerim. Altını çizmişsem eğer kesin başkasına vermeye niyetim olmadığındandır. Nasıl niyet etmişsem bu kitabı başkasına vermemeye, postacı Barcelona’da evi bulamadı… Şimdi gerçekten memnunum kitabımın bende kaldığına, altını çizdiğim yerleri görünce o zamanlar nasıl hissettiğimi ve bu satırların bana nasıl da hitap ettiklerini, hislerime aykırı gelen durumları nasıl da fark ettiğimi, sonunda içimden geleni takip etmek için destek bulduğumu hatırlıyorum.

Benim gibi insan davranışlarına ilgi duyan gözlemcilere Duyguların Simyası’nı öneririm. 

İyi pazarlar! 

Duyguların Simyası

Ön kapak

 

Duyguların Simyası

Arka Kapak

 

 


Yorum bırakın

Ya öyle olmasaydı

17 Aralık’17 – 12.05’18

Neredeyse tam 5 ay sürdü 4321’i bitirmem. Toplam 1126 sayfa. Sayfa sayısı kitabın adını daha ilk duyduğumda ürkütmüştü. Alıp okumaya niyetlendikten sonra Paul Auster’ı bitirememek olası değil benim için. Başka bir yazar olsa ve tarzını beğenmesem bırakırım. Fakat Auster? Tartışmasız en rahat okuduğum, okurken en çok ‘evet hayat böyle’ dediğim, bölünmeden okuduğumda sakinleştiren, empati kurmamı sağlayan Paul Auster. Daha önce 11 kitabını okumuşum. Çoğunu hayatımın en yoğun en stresli zamanında günlük hayattan kaçmak için okumuş ve okurken sakinleşmiş, kendi enerjimle baş başa kalabilmiştim. Çünkü zaten okumak da bir tür meditasyon.

Paul Auster için ‘şimdiki zaman yazarı’ deniyor. Sakin, küçük bir alanda geçen, insanın iç görüsünü destekleyen, ‘evet hata yapıyorum, yaptım ama ne olmuş’ diyen kitaplar yazar. Kitaplarında hep şimdi vardır ve şimdiyi anlatırken de bir dönem geri gidip kendini sorgular, düşüncelerini toparlar, ya öyle yapmasaydım diyebilir, bazen kahramanlarına yanlış olduğunu bile bile öyle yaptım dedirtir. Aslında hepimizin her gün yaptığı. Yaptıklarımız,   yap(a)madıklarımız ve bunların sonuçlarından ibaret hayatımız onun konusu. Paul’ün kahramanları sen, ben, o’dur. Çok uzakta aramaz hikayeyi. Önündeki olayları görür, masanın üzerinde duran defterden koskoca bir hikaye çıkarır.

4321 sayfa sayısıyla 5 kitap bir aradaymış hissini verdiği için başlamadan önce bekledim. Gerçekten okumak isteyince başladım. Bir kişinin ‘ya öyle olmasaydı’ ile değişen hayat hikayesinin 4 türevini okumak eğer yazan başka biri olsa asla değer görmeyeceğim bir içerikti. Ama ya Paul Auster yazdıysa?

Kitabın kurulumu neyse ki isminin düşündürdüğü gibi sıralı gitmiyor. Ana karakter Ferguson ile ilgili bilgiler doğumundan çocuk kendini bilir yaşa gelene kadar toplu anlatılıyor. Sonra çok belirgin bir olayla Ferguson’ların hayatı değişiyor. Babası ölen, babası işkolik olan, babası para kazanmakta güçlük çeken Ferguson ve etrafında dönen aynı insanlarla ilişkisinin nasıl farklı olabildiği, karakter gelişiminin olaylarla ve ailesinden gördüğü sevgi ile nasıl değişebildiği…Yine de en temeldeki eğilimler, inatçılıklar, dik kafalılıklar, yetenekler aynı. Pek çok açıdan kitabın kahramanı benden çok farklı. Ama yine söylüyorum, anlatan Paul. İnce ince, sabırla, hangi kararı Ferguson neden aldı, neden böyle aptalca davrandı…Okuyoruz. Olayların akışı ile hepsini anlatıyor ve o aptallığın gelişimi öyle doğal oluyor ki, ‘öyle yapmasaydı’ demek gibi bir alternatif oluşmuyor. Kahramanının aklındaki en küçük düşünce sızıntısına hakim olarak, 4 kahramanı tek seferde anlatırken her birinin karakterini ince ince işlemiş. 17 yaşındaki Ferguson’lar aynı bölgede hareket ediyor, aynı kişilerle arkadaşlık ediyorlar ama birinde sevgili olduğu kız, diğerinde onu reddediyor, öbüründe kardeş oluyorlar. Ve bu durum 20 sayfada bir değişiyor. Neyse ki hikayenin bu kısmı çok sürmedi, yoksa bilmece halini almaya başlayacaktı. Farklılıklar arttı, isimler tanıdıklaştı ve yetişkin Ferguson’u okumak daha keyifli oldu.

Bazı yerlerde bütün sevgime ve keyifle okumama karşın sanki hiç erkek karakterin anlatıldığı roman okumamışım gibi hissettim. Ergenlik dönemine giren Ferguson ve hayatını, kararlarını yöneten cinsel açlığı. Makul olabilen Ferguson, incinmiş, sabırsız, tutkulu Ferguson, çelik gibi sinirlere sahip Ferguson. Hepsi aynı kıza karşı tutkulu ama kim olursa birlikte olmaktan kaçınmayan Ferguson’lar. Bazı açılardan yine çok gerçekçi, yalancı sahneler yaratmadan hayatındaki eşini arayan, sevgili değiş tokuşu yapan ve yine ‘ya diğer kızla çıksa ne olurdu’ deyip, bir sonrakinde diğer versiyonun olup olmayacağını göstererek hayatı anlatan Paul.

1960’ların sonunda üniversiteye geçişe, o dönemki üniversite hayatına, Vietnam savaşına uzunca yer vermiş. Vietnam’daki savaşa karşıt ne çok Amerikalı olduğunu, savaşı protesto etmek için intihar ettiklerini, askere gitmemek için hapse girdiklerini, kendilerini sakatladıklarını işlemiş. Savaş karşıtlığının ve karşıtlarının konu olmadığı yerlerde siyah-beyaz ayrımını konu etmiş. Siyahların ikinci sınıf insan muamelesi gördüklerini tamamen unutmuşum. Üniversitelere çok az siyahın gidebildiği, polisin siyahları bahane yaratıp öldürdüğü, siyah-beyaz arkadaşlığına karşı toplumun tahammülsüzlüğünün 60’lara hakim olduğunu düşünmezdim. Bu anlamda tarih dersi almış gibi oldum. Biraz da coğrafya, çünkü Yahudilere de rahat verilmemiş belirli bölgelerde ve onlar da rahat edebilecekleri şehirlere taşınmışlar. Böyle puzzle parçalarını birleştirince karşımıza bugünkü Amerikan oylarının coğrafi bölgelere göre dağılımı çıkıveriyor.

Paul Auster 4321 için hayatımın kitabını yazdım diyor. Ben de ona katılıyorum. Betimlemeler, cümle yapıları vs. bunlar Paul Auster’da şiirsel değildir. Çok sıkıcı bir olayı anlatırken kendisi de betimlemelerle boğmaz, öyle yazar ki, tek bir cümlede dahi takılmadan su gibi akar yazı. Ama 4321’in Paul’ün hayatının kitabı olmasının sebebi bundan çok, onun yaşadığı dönemi ve yazarlığa bakışını anlatması. Kahramanların üçünün de eli kağıt kalem tutuyor, fakat hiçbiri yaratıcı yazarlık dersi almıyor. Hatta biri açıkça bu derse direniyor. İşte bunu okuduğum anda bunun Paul Auster’ın kendi fikri olduğunu anladım. Ben de yaratıcı yazarlık kurslarına karşıyım ve en sevdiğim yazarla aynı fikirde olduğumu görmekten dolayı çok mutlu oldum. Kitabın kahramanları günde saatlerce okuyorlar ve biri açıkça kendine haftada 1000 sayfa okuma hedefi koyuyor. Hayatını yapmak istediğin işe adayıp, bunun için emek vermek böyle bir şey.

Ben kitabın bana kazandırdığı tarih bilgisinden, New Jersey, New York, Güney Orange gibi yerlerde hayatın nasıl aktığını izlemekten ve Amerikan siyasetinin kötülüğünü bir amerikalıdan okumaktan tatmin oldum. Bunun yanı sıra, kalınlığına bakmadan yolculuklarda kitabı yanıma aldığım için kitabın muhabbet açmak için güzel bir bahane yarattığını fark ettim. Kitaba bakıp muhabbet başlatanların hiç biri Paul Auster okumamıştı daha evvel. Kalınlığını görüp merak ettiler. Sonra muhabbet birisi ile Ren nehrinin sularının temizliğine, diğeri ile blog yazılarıma ve çocuklarına, bir başkası ile karısından boşanıp tekrar evlenmeye gerek görmediğine vardı. Enteresan amerikalı, alman, türk muhabbetçilerle benim yol boyu kitap okuma hayali yalan oldu. Böyle böyle 5 ay geçti. Okuduğuma pişman olmadığım ve yine beni zenginleştirip aklımdaki düşünce düğümlerini çözen, dinlendiren bir roman.

 

 

 

 


Yorum bırakın >

Antikacı vitrini.

Bir bakışta mutluluk veriyor, filmleri hatırlatıyor.

Antikacılar filmlere hep benzer şekilde dahil edilir: araştırmacı kişinin çok özel, az sayıda basılmış bir kitabı bulması gerekiyordur. Bunun için antika kitapçıları gezer. Eline geçen bir kitabın içinden hazine haritası çıkar. Harita gizlice kitabın arasından alınır, saklanır, haritacılıktan anlayan tanıdıklara gösterilir, haritanın sırrı çözülmeye çalışılır. Bu arada birinin hazine haritası bulduğunu duyan mafya, hırsız çetesi, yan kesici, aç gözlü akraba hazinenin peşine düşer. Haritanın sırrı çözülür ve hazineye en önce ulaşmak için mücadele başlar… Biraz Karayip Korsanları biraz Salak Milyoner, azıcık da sihir katarsak Harry Potter.

Okumaya devam et


Yorum bırakın

Mezar

’99 Depremi olduğunda Avcılar’da oturuyorduk. Gece depremle uyanıp dışarı çıkmış, sonraki 3 günü ve geceyi parkta geçirmiştik. Daha sonra üzerimizden korkuyu atıp biraz normalleşene kadar Çatalca’daki kulübede kalmıştık. Parkta geçirdiğimiz günlerde ve Çatalca’da elimde bu kitap vardı, iyi hatırlıyorum. Elimden bırakmadan, yemeden içmeden okuyordum.

15 yaşındayken okuduğum bir kitapta ne edebi dil, ne anlatım tarzı ne de başka bir şeye bakardım. Elime alıp okurken keyif alıyor muyum, hikaye ilgimi çekiyor mu, akıcı mı, anlayabiliyor muyum bunlar önemliydi. Zaten hikayelerden, kısa romanlardan daha uzunlarına yeni yeni geçiş yapıyordum. 528 sayfalık bu kitap bütün beklentilerimi karşılıyordu. Bir boksörle ilgili hiç gözlemim yoktu. Bana göre boksörler suç işleme eğilimi yüksek, şiddet seven insanlardı. Boksu spor olarak görmüyordum. Bir gencin boks maçlarından hayatını sürdürecek parayı kazanması çok ilginçti. Şimdi sayfaları karıştırdığımda kısa cümlelerden kurulu, günlük hayattan bir dille anlatılan hikayenin açıkça çok satanlar rafına ait olduğunu görüyorum.

Yazarı tanımak için biraz araştırınca Harold Robbins eserlerinin dünyada çok sattığı, hatta 1970 ve 80’lerin en çok satanı olduğu görülüyor. Mezar’ı Amazon’da A Stone for Danny Fisher adıyla ingilizce olarak bulmak da mümkün. 4.5 puanlık değerlendirme ile (bence) geçmiştekiyle aynı değere satılıyor.

Kitap Türkiye’de 1974 yılında Doğan Hızlan başkanlığında bir kurul tarafından hazırlanarak Altın Kitaplar Dar Dizi altında piyasaya sürülmüş. O zamanlar annem de alıp severek okumuş. Bir dönemin çok satanlarından Mezar’ı okumak isteyenlere sahafları öneririm. Ekşi sözlükte sahaflarda bulunduğu söyleniyor. 😉

Tavsiyeyi beğendiyseniz 💪 linki sosyal medyada paylaşmak için butonlar aşağıda👇

Yorumlarınızı beklerim.

dsc_11421275890033.jpg


Yorum bırakın

It’s Christmas – Neden Noel tatili diye bişey var ve 2017’den dersler

Kaç gündür içimde bir ses bana ‘yaz!’ deyip duruyor. ‘Yaz!’, ‘Yaz, tatildesin!’, ‘Yaz, izindesin. Fırsatın var. Fırsat yarat. Vakitsizlik sebebin yok artık. Blogun güncellenmeli!’

Şu ana kadar bu sesi durdurdum. ‘Yazmak istemiyorum’ dedim. ‘İçimden gelerek bilgisayar başına oturmayınca güzel olmuyor yazdıklarım. Bitirilmesi gereken bir iş gibi bakıyorum ve iyi kötü yazıp bitiriyorum. Sonra memnun olmuyorum yazdığımdan, oturup değiştirecek zamanı da ayırmıyorum. O yüzden ‘Hayır, yazmayacağım.’ dedim. ‘Ne zaman içimden gelecek, kendimi tutamayıp anlatmak isteyeceğim, o zaman yazacağım. Bir kitaptan gerçekten etkileneceğim, o zaman yazacağım! Blog yazıları için düzenlilik önemli, belirli bir günde yayın yapılması önemli evet. Ama ben kendimi zorladıktan sonra ne anlamı var? Yazabilmek için diğer işlerimi kenarda bıraktıktan, bu yüzden suçluluk hissettikten sonra ne anlamı var?’ dedim ve yazmadım.

İşte bunu yapmayı öğrenmek, kendi iç sesimi çiğnememek benim için 2017’nin dersi oldu. Kendi iç sesimi çiğnemiyorum. Kendi iç sesimi çiğnemek suretiyle, kendi kendime tecavüz etmiyorum. Geçtiğimiz yıllarda sorumluluklarımı yerine getirmek adına, elimden gelenin en iyisini yapmak adına öyle çok zaman harcadım ve emek verdim ki, arada dinlenmeyi, tembellik etmeyi unuttum. Tembellik edince birşeyleri yanlış yapıyormuşum gibi hissettim. Sanki makineyim? Sanki evimle ilgilendiğim, çalıştığım, araştırdığım, spor yaptığım, seyahat ettiğim her an ‘olması gereken şeyler’di. Evet, olması gereken şeyler olabilir. Ama ‘olması gerek’ diye hissetmeden de olur, kendimi zorlamadan da olur.

Sık seyahat ediyorum, hem iş için hem özelde ve her şeyi rayında tutmayı, önceliklerimi belirlemeyi rahatça başarıyorum. Yine de ‘yetemiyorum’ hissini üzerimde taşıyordum. Peki neden? Neden yetemiyorum? Aslında ‘yettiğim’ halde, neden böyle hissediyorum? Bitmeyen ‘ToDo List’lerden. Bitmeyen taleplerden, talepleri geri çevirememekten, insanları memnun etmeye çalışmaktan ve yan gelip yatmamaktan… Taa ki sonunda uyuyup kalana kadar. Bir gün öğle saatinde uyanıp, ‘öğlen uyandım, günü harcadım’ diye memnuniyetsiz hissedene kadar! Sabah spora, ordan iki günlük eğitime, eğitimden dil kursuna gidip iki gün sonra başka şehre seyahat edip, dönüşte mobilya bakmak, evi yaşanır halde tutmak, arkadaşla ilgilenmek… Çok güzel. Çok güzel ama yorucu. Ve bu şartlarda hislerime aykırı davranmak gibi, sanki yorulmuyormuşum gibi davranmak gereksiz. Yoruluyorum. Bu yıl çok yoruldum. Çok koştum. Çok öğrendim. Sonunda kabul ettim, en büyük dersimi aldım. Artık kendi iç sesimi çiğnemeyeceğim. Yorgunsam dinlenmek, eşim hafta sonunu benle geçirmek istiyorsa onunla evde kalmak ve evde olmanın tadını çıkarmak, tembellik etmek, kendimi başkaları için gülmeye zorlamamak… Kendimi hiç-bir-şey için zorlamamak. Ama en fazla birinin egosunu tatmin etmek için istemediğim şeyi yapmak, kırmamak için kırılmak, baskın tiplere karşı uyumlu olmak ve yine gülmek istemediğim halde gülmek, yorgun olduğum halde başkasına yardım etmeye çalışmak, istemediğim halde komşuma vakit ayırmak…Sadece normalde zevk alacakken, istemeyince daha da yoran şeyler. Eğer yorgunsam, açsam ve daha bir sürü iş beni bekliyorsa ağustos böceği gibi ortalıkta dolaşamam. Yorgunluk bir histir, hem fiziksel hem zihinsel. İlacı ise dinlenmek. Kendi kendine olabilmek. Bazen konuşmamak, bazen sevdiklerinizle vakit geçirmek. Yapılacak her iş için tam olarak süreceği kadar değil, daha fazla zaman ayırmak ve kendini sıkıştırmamak. Pozitif, negatif, eleştiren, kıran duygusal baskılara katlanmamak… Kendi duygu durumunu yaşamak. Kendine zihinsel acı çektirmemek. İnsan yorgunken mutludur. Pişmanken mutludur. Üzgünken mutludur. O duygu onun gerçeğidir ve yaşaması gerekir. Yaşamak istemiyorsa, bu yine kendi tercihidir. Dışarıdan duygular değiştirilmeye çalışılırsa bu ‘duygusal baskı’ olur. Buna maruz kalmak ve katlanmak mutsuz eder. Ne gerek var ki…

Almanlar Noel’de birbirlerine ‘Besinnliche Weihnachten’ diliyorlar (yani düşünce dolu noeller). Geçmiş yılın hesabı, yaptıklarından aldığın ders ve bundan sonra hayatında yapmak istediklerini düşündüğün, ailene zaman ayırdığın, dinlendiğin birkaç gün. Bunun için ‘bütün dükkanlar’ kapalı. ‘Kendine vakit ayırman gerek. Hep koşamazsın. Hep çalışamazsın. Biraz önceden hazırlık yapıp, sevdiklerine sevgini gösterip birkaç gün dinlenebilirsin. Kendine izin verebilirsin.’ mesajı yatıyor bu birkaç günlük tatilin altında. Evde aileyle vakit geçirip tv seyrettiği için, bir kaç akşam sofra daha özenli hazırlandığı için kimsenin zarar gördüğünü duymadım şimdiye kadar. Herkesin biraz durmaya zorlanması gerekiyor tüketim dünyasında. Mutluluk eşittir gülmek, espri yapmak, satın almak, almak almak almak, baskı yapmak, kendi doğrularını ve isteklerini dayatmak değil ki. Mutluluğun temelindeki tek şey yaptıklarından memnun olmak ve iç huzur. İşte bunun için artık iç huzurumu bozacak şeyleri yapmıyorum. Bekleniyor diye aramıyor, hak etmeyene sevgimi ilgimi göstermiyor, kendimi karşımdakini eğlendirmeye zorlamıyorum. Yıllar önce içimden gelmeden, gerçekte sempati duymadığım insanlara gülümsemenin nasıl bir yük olduğunu anlamış ve bunu bir hayat tarzı haline getirmek istemediğime karar vermiştim. Gülmenin içten gelmesi için, sadece dinlenmek ve istediğini, doğru bulduğunu yapmak, başkasına da pek kulak asmamak yetiyor.

2017’yi bu dersleri uygulamaya almış olarak kapatıyorum ve bu şartlarda mutluyum. ‘Tatlı/ iyi kız’ olmaktan kurtulmak hiç kolay olmadı. Başkalarını memnun etmek, uyumlu olmak üzere yetiştirilmişim. Bir sürü nitelikle donanmışım ama istemediğim şeye hayır demeyi öğrenmemişim. Yaşça büyük olanlara hak verilmiş, isteklerim ‘hayır bu daha iyi’ diye çiğnenmiş. Benim istediğimin benim için en iyisi olduğunu anlamama fırsat olmamış. İstemediğimi yapmayınca suçlanmışım. Bu temelden gelen hatayı anlayıp, alttan almadığım halde sevildiğimi, saygı gördüğümü görmek çok iyi geldi. Kendime inanmanın başarı kapısını açtığına şahit olmak, kararımı açıkça söyleyince insanların da yanımda yer aldığını görmek çok güzeldi. Hem işim için, hem kendi iç sesimi dinlemeyi öğrenmek için verdiğim emek az değildi. Ne kadar kendi isteklerimi yaparsam o kadar başarılı, o kadar mutluyum. Blog yazılarım ise kendimi iyi hissettiğim, gerçekten anlatmam gereken şeyler olduğunu düşündüğümde gelecekler. Yeni yılda sadece pazar günü paylaşım yaparak, hem hobimi hem kendimi korumaya alıyorum. Kitap önerilerinden ziyade bana anlatılan hikayeler ve yaşadıklarımın hikayeleştirilmiş halini yayınlamak artık daha mantıklı ve gerçekçi geliyor.

>>Bu yazının başlığı günlerdir beynimi yiyen, radyoda saat başı çalan; hatta kanal değiştirmek suretiyle 20 dk’da iki defa (istemeyerek) denk geldiğim Queen’in It’s Christmas şarkısından esinlenmiştir. Dinlemek isterseniz burda: It’s Christmas <<<

 

 

 


Yorum bırakın

Delirmemek elde değil

Stefan Zweig, alman olmayan bir ‘almanca konuşan’. Viyana doğumlu bir Avusturyalı.  Ülkesini çok seven, orada yapılan ve yaşananlardan utanan, almanlara doğal olarak karşı olan bir aydın. İkinci Dünya Savaşı başlamadan önce, toplumdaki değişikliklerden rahatsız olup önce Birleşmiş Milletler’e, oradan da Brezilya’ya göç etmiş bir Yahudi. Bugün beyin göçü toplayan Almanya’da o zamanlar Zweig’ın değerleri kabul görmüyor. Nitelikli bir yahudi olması kötü ve çok tehlikeli. Savaş başlamadan önceki dönemde toplumdaki değişikliklerden etkilenen Zweig kendisine yönelik direkt bir saldırıya mağruz kalmadan çok önce ayrılıyor Avrupadan, fakat gittiği yerde benlik savaşı vermeye devam ediyor. Çünkü olanları kabul edemiyor. Sevdiği ülkesinden, vatanım dediği yerden savaş süresince gelen haberlerle kahroluyor, en nihayetinde dünyanın gidişatından dolayı yaşadığı umutsuzluktan dolayı savaşın bittiğini görmeden sevgilisi ile birlikte intihar ediyor.

Satranç, Zweig’ın en bilinen eseri. Edebiyata dair paylaşım yapan sosyal medya hesaplarında da en çok fotoğrafı paylaşılan kitaplardan biri. Bu yüzden çoğu zaman Zweig’ı tanımayanlar da Satranç’ı duymuş olabiliyorlar. Bu kitabı bu kadar ünlü yapan ise yazarın yaratıcılığı. Yoksa ikinci dünya savaşını anlatan çok kitap var. Okurken yine dili doğru konuşan olunca edebiyatın ne kadar tatmin edici olduğu fark ediliyor. Zweig da zaten dünya edebiyatına kazandırdığı eserleri ile hiç bir zaman yeterlilik bakımından sorgulanmıyor. Saygınlığı yıllar geçse de değişmiyor.

Satranç’ta Zweig savaşın deli saçmalığını, insanları delirten durumlarını anlatmak için güzel bir senaryo kurmuş. Aslında pek nitelikli olmayan, düşünsel becerileri gelişmemiş bir köylü, oyunun stratejilerini iyi öğrendiği için dünya satranç şampiyonu olmuş, namı almış yürümüş. Kaba, konuşmasını bilmeyen adam satranç tutkunlarını peşinden koşturur hale gelmiş. Bu adamın kimi simgelediğini çok düşünmeye gerek yok. Hitler akla geliyor hemen. Hikayede uzun yol yapan bir gemide dünya satranç şampiyonu ile ‘ya kazanırsam’ umuduyla, ne pahasına olursa olsun bir el oynamak isteyip, yenilmeye razı gelemeyen zenginler bir araya geliyorlar ve hep kaybediyorlar. Bir süre sonra satranç tutkunları arasında aniden beliren yaşlı bir adam, oyunculara önerdiği hamlelerle dünya şampiyonunu zorlamaya başlıyor. Oyunlar daha uzun sürüyor, hatta Satranç şampiyonunun kaybettiği de oluyor. Satranç’ı esas ‘yaratıcı’ yapan mevzu ise yaşlı adamın satranç oyunu ile olan hikayesi. O’nun yıllar önce gestapolar tarafından ‘nitelikli’ ve ‘çok tehlikeli’ bir esir olarak boş bir odaya aylarca kapatılarak toplumdan tecrit edilmesi, burada kendi kendine satranç oynarken en nihayetinde delirmesi… Bu delirme işte o dönemdeki aydınların köşeye sıkışmışlıkları, çıkmazda oluşları, ellerinden hiçbirşeyin gelmemesi ve en nihayetinde dışarıdan bir desteğe ihtiyaç duymalarını anlatıyor. Zweig savaşın bittiğini görememiş ama aslında ‘dışarıdan biri DUR! demeden’ oyunun bitmeyeceğini öngörebilmiş. Bu yüzden Zweig’da bir aydın öngörüsü, başkalarının acılarından üzüntü duyan hassas bir ruh bulunduğunu ve içinde bulunduğu şartları ince bir zeka, güzel bir dille anlatma yeteneği taşıdığını görmemek mümkün değil. Satırlar sadece anlatılan hikaye ile değil, cümlelerin akışı ile de büyülüyor. Yıllar süren savaş, insanların çektiği acı hepi topu 80 ila 100 sayfa kadar süren bir hikayede anlatılıyor. Kitap bittiğinde ne eksik ne fazla denebiliyor, sadece yüreğe bir tutam Stefan Zweig hayranlığı düşüyor.

Eğer Zweig intihar etmeseydi, savaşın bitişini görüp, Yahudilerin tüm güçleri ile almanları utandırmak, kendilerini dünyaya kabul ettirmek için kitaplar yazdıkları, filmler çektikleri bir dönemde yaşasaydı o zaman yorumum bambaşka olurdu. Kıyaslayacak olursak, Anne Frank’ın hatıra defteri de savaş sonrasında savaşı anlamak, insanların hislerini geriden takip edebilmek için bir kaynak ve değerli. Ancak kitabın ne kadar ticari değerlendirildiğini [Amsterdam’da müzeye çevirilen ev, film ve bugüne kadar pek çok dile çevrilip binlerce baskısı yapılan kitap], yahudi sempatisi yaratmak, duygu sömürüsü yapmak maksatlı kullanıldığını görünce asla okuyasım gelmiyor. Bizim gibi olaya dışarıdan bakanlar için ikinci dünya savaşındaki akıl bulanıklığını anlamak maksadıyla okunacak en kullanışlı kitaplardan biri olarak değerlendiriyorum Satranç’ı. Okurken edebiyatın, güzel konuşulan dilin, parlak zekanın verdiği zevkin yanı sıra, olayları belli bir maksat gütmeksizin, dönemi kendi bakış açısından yansıtmak için yazdığını hissetmek mümkün. Genel olarak bakıldığında psikolojik kitapları ile, bireysel olarak tanımadığımız, konuşmadan bilemeyeceğimiz, bazen de hissedip nereden geldiğini bilemediğimiz duygulara dolaylı açıdan ayna tutmayı başaran bir yazar Zweig. Bu nedenle de edebiyatçılar arasında haklı bir yere sahip.


Yorum bırakın

Hırsız

Hırsız için roman yazılır mı? Yazılabilir, ama bir italyan, ispanyol, ne bileyim bir amerikalı yazsa daha normal gelirdi. Oraların mafya hikayelerini okumaya alışkınız. İlk gördüğümde bu yüzden ilginç geldi bir japonun hırsızlıkla ilgili yazması. Haberlerde metroda kaybedilen cüzdan, kuruşuna dokunulmadan bulunuyor diye okuyoruz. 2015’te tek bir cinayetin dahi işlenmediği bir ülkeden bahsediyoruz. Neden Hırsız için bir roman yazmış bu adam? Bu düşüncelerle ve yeniden aslında bilinen ama benim henüz keşfetmediğim bir yazara ulaşmanın zevkiyle aldım kitabı. Kitabın arkasında da Die Welt’ten alıntı bir değerlendirme vardı. Değerlendirmenin tamamı şurada Die Welt . Önce kitabı okudum, sonra yoruma baktım ama okumaya dayanamadım, çünkü çok övmüşler (!).

Kitap klasik denebilecek yan kesicilik hikayeleri ile başlıyor. Yan kesici ama fakirlerden veya günlük kıyafetlerle dolaşanlardan değil, varlıklılardan çalıyor. Kendisi de bir yan kesici gibi giyinmiyor. Herkes gibi giyiniyor, bir iş kıyafeti var. Çarptığı kişinin parasını ve değerli ne varsa alıp, cüzdanı sahibine geri gönderiyor. Mafya tarafından mafyaya çalışmak için zorlanıyor. Daha doğrusu mafyanın beklemesi gerekiyor, adamı tehdit edecek birşey eline geçene kadar. Kaybedecek hiç bir şeyi olmayan Hırsız’ı tehdit edecek bir şey bulamadıkça iletişime geçmiyor. Ancak annesi tarafından hırsızlığa zorlanan bir çocuk bizim hırsızın hayatına girdiğinde mafyanın da eline bir şey geçmiş oluyor. Böylece de esas hikaye ile birlikte Hırsız’ı tanımaya başlıyoruz.

Okurken hırsıza kızgınlık duymamakla beraber, şefkat de duymanızı sağlamıyor yazar. Hırsızlık rutin bir iş, başkasının cüzdanına ulaşma anında yayılan sıcak bir his, tehlike, adrenalin ve bu bir zevk. Bu anlarda yaşıyor -yaşadığını hissediyor- hırsız. İsmi yok. Okudukça merak ediyorsunuz, şimdi ne gelecek, ne olacak diye ve böyle merak ederken de aslında kitabın neredeyse sonuna gelmiş oluyorsunuz. Başkasından en sevdiği şeyi almanın zevkiyle mutlu olan bir adam ve öteki kötüler, kötü olmak için kötü olanlar, başkalarının hayatında söz sahibi olmak için çaba sarf edip bundan zevk alanlar hepsi bir araya toplanıyor.

Aslında bu noktada sadece klişe laflar geliyor dilime, adamın kendisini, amaçsız yaşadığını anlatmak için. Çocukluğunda başlamış hırsızlığa. Onun olmayan ve olamayacak şeyleri başkasından sırf zevk için çalmış, çalmış ki diğerinin mutluluğu kursağında kalsın, halbuki kendisi için bir değeri yok, hırsızlık yaparken de aslında paraya ihtiyacı yok. Bu açıdan bakınca Fuminori Nakamura evrensel bir kitap yazmış oluyor ve eseri Avrupa’da bu kadar övgü alarak okunuyor. Bireyin hikayesinden genel soruna uzanmak, olayları kendi hislerini katmadan, yalın anlatmak az rastlanan bir nitelik. Kitabı alırken Japonlara özgü olayların, kültüre ait bir şeylerin eleştirilmesini beklerdim. Dünyaya açılan yazarlarda genel olarak gördüğüm bu. Kim kendi halkını geleneğini eleştiriyorsa dünyada değer görüyor. Bu konuda Nakamura beni şaşırttı. Hırsızı anlatıyor, mafyayı, gece kulüplerindeki bataklığı anlatıyor, ama tiksinmiyor, aşağılamıyor, küçük görmüyor, değiştirmeye çalışacak bir söylemde de bulunmuyor.

Sonuna kadar merakla, keyifle okunan bir kitap. Tüyler ürpertici bir gerilim değil bu linkte anlatıldığı gibi. Dünyaca ünlü diğer japon yazarlardan farklı olarak bugünü konuşuyor, şimdiki zaman edebiyatı yapıyor. Bu yüzden de yormuyor. Haruki Murakami’nin Sahilde Kafka’sını okurken fenalık gelmişti, oedipus kompleksinden ve sürekli söylemek istediğini söylemeyip ağzında gevelemesinden. Yukio Mişima’nın ölüme olan aşkı, her kitapta ölüp yeniden doğması da ‘hafif’ bunalım yaratıyordu. Japon edebiyatına, günlük hayatına merak salıp, kalın kitaplar okumak istemeyenler için ideal bir başlangıç olabilir Hırsız. Türkçesi Doğan Kitap tarafından basılmış. Okuyacaklara şimdiden keyifli okumalar dilerim.


Yorum bırakın

Adanalı

İğneli Fıçı

 

Nasıl anlatsam, nerden başlasam…

Bir aşk hikayesi değil. Korku hikayesi.

5 yaşlarında babaannesine bırakılan bir kız çocuğu varmış. Belki 5 yaşından daha küçükmüş ama artık hatırlamıyormuş kaç yaşındayken yaşadığını bu olayı. Anaokuluna gitsin, annesinin öğretmenlik yaptığı okulda anaokulu yok diye babaannesine bırakmışlar. 5 yaşında annesinden ayrılmak zor gelmemiş sanki. Çocuk, anlamamış ne yaşadığını. Haftaiçi babaannede, haftasonu evinde oluyormuş. Ama bazı haftasonları babaannesinde kalması gerekiyormuş.

Böyle babaannede kaldığı haftasonları için, okuldan erken geldiği günler için, halası ve babaannesi çok pratik bir yöntem bulmuşlar. Çocuğun uyuması gerekiyor ya da gerekmiyor, sadece ortalıkta dolaşmaması lazım. Ne yapsınlar? Çocuğu korkutarak uyumaya zorlamak doğru gelmiş (?). Apartman görevlisi adam yapılı, esmer biriymiş. Memleketi Adana olduğu için lakabı da Adanalı’ymış. Bu iki muhteşem kadın çocuğu apartman görevlisi ile korkutmayı akıl etmişler. Uyusun diye yatırıp, uyumazsan seni Adanalı’ya vericez, o böyle uyumayan çocukları toplayıp iğneli fıçıya atıyor demişler. Çocuk da yatakta kalıp, tekrar gelip kaldırmalarını beklemiş. Uyumuş mu, uyumamış mı, korkarak çocuk uyur mu bilmiyorum.

Hikayenin baş kahramanı ben olmasam, yazarken babaannemlerin yatak odasında, battaniyenin altına büzülüp, kapının çalıp, Adanalı’nın çöpleri alıp gitmesini beklediğimi, sonra kalktığımı hatırlamasam belki yazarken daha farklı hissederdim. Bu şartlar altında hiç uyuyabildim mi acaba?

Olayın üstünden nerdeyse 30 yıl geçmiş. Nasıl hatırlıyorum hala? Demek ki korkmuşum. Demek ki bir kerelik değilmiş korkutma. Adanalı: ‘çocuğu korkutmayın benden’ diyormuş. (Bu sözü amcam bile hatırlıyor hala.) Hadi adamdan korkuttun, o bir birey, tehlikeli biri diyelim. ‘Çocukları toplayıp iğneli fıçıya atıyor’ ne demek? Türk filmlerinde böyle sahne yok! Cüneyt Arkın dev ahtapotlarla savaşıyor, duvarla dövüşerek antrenman yapıyor ama kimse çocukları iğneli fıçıya atmıyor. Bu orijinal fikir ancak babaannemden çıkardı zaten. Sonra hangi allahın kulu durumu fark etti de, artık beni korkutmaktan, korkutarak uyutmaya çalışmaktan vazgeçtiler bilmiyorum. Şuan kapı çaldığında, ‘Adanalı geldi’ dediklerinde halamın veya amcamın arkasına saklandığımı hatırlıyorum. Hayatımın ilk yıllarında, Adana`nın Türkiye’nin illerinden biri olduğunu ve çok sayıda ‘Adanalı’ olduğunu öğrenene kadar bu adamcağız aklımda korku unsuruydu. Sonra oturup önyargı neden oluyor, nasıl oluşuyor diye konuşup duralım. Böyle oluyor.

Şimdi Ekşi Sözlük’te okuduğum kadarı ile ‘çocukları iğneli fıçı ile korkutmak’ diye bir şey varmış. İğneli fıçı lakin bazılarınca Yahudileri ötekileştirmek maksatlı, bazılarınca çingenelerle çocukları korkutmak için kullanılan bir deyimmiş. Bana korkutma maksatlı uygulayan kendi ailem. Çok tebrik ederim, gerçekten.

 

 


Yorum bırakın

Kalp Ağrısı

Halide Edip Adıvar’ın eseri Kalp Ağrısı. Lisedeyken çok merak ederek aldığımı, okuduğumu hatırlıyorum. Kalp Ağrısı neydi ki? Henüz bilmiyormuşum. Okuduğum zaman da çok içselleştiremediğimi fark ediyorum şimdi. Lise döneminde aşk hikayesi okumayı bekleyerek almıştım, tam olarak beklediğim gibi çıkmamıştı kitap. Şimdi Partrik Modiano’nun ‘Tanınmayan Kadınlar’ kitabını anlatmaya niyetlendiğimde aslında bu kitap için en doğru isim Kalp Ağrısı gibi geliyor.

16- 20 yaşları arasındaki 3 kadının hikayesini anlatıyor Modiano. Üçü de hayatındaki sıkıntılara, iç sıkıntısına çare arıyor. Daha fazla kazansalar, sevdikleri, güvendikleri biri olsa hayatlarında, aileleri ile barışık olsalar geçer mi bu sıkıntı? Gençliğin verdiği cesaretle, tecrübesizlikle yaşıyorlar, sığınacak bir liman arıyorlar. Bir söz kalplerine işliyor ve bu noktada Modiano beni kalbimden vuruyor, bir anda anlattığı kadınlar ben oluyorum. Üç farklı hayat, aileleri başka hayat koşulları başka, yargıları başka. Ama ben okuduklarımda kendimi buluyorum. İlk kadının duyduğu hayal kırıklığını anlattığı gibi, ben de kendi hayal kırıklıklarımı anlatırdım. Aynı şekilde, aklımdan çıkmayan, kararlarımı etkileyen bir anı olarak. Buradan anlıyorum artık, o hayal kırıklığının verdiği hissi anlatabilmesi Modiano’ya Nobel’i kazandırmış. Nerede yaşarsak, hangi dili konuşursak konuşalım insanlar aynı, dünyamız aynı. İnsanları iyi gözlemleyenler, kendi hislerini tanıyanlar ve anlatmaya cesareti olanlar ancak böyle yazabilirler.

Modiano, iki kız çocuk sahibi olduğu için belki bu denli iyi gözlemlemiş, bu denli iyi yazabilmiş bir kadının kendini nasıl hissedebileceğini. 16-20 yaş arasında daha kendini tanımazken insan ne hissedebilir, hangi yargılarda bulunabilir? Boşluk ve sahipsizlik hissi içinde hayatı geldiği gibi yaşayan üç kadının hikayesi, bence pek çok kadının hikayesi. Farkındayız ya da değiliz. Türkler olarak genelde hislerimizi inkar etmeyi tercih ederiz. O yüzden belki kitap Türkçeye tercüme edilse gerektiği ilgiyi görmeyecek. 16- 20 yaş arası yaşanması gerekenler aileler tarafından belirlenecek, televizyonu açıp ‘reality’ programlarını izlerken 20 yaşındaki kızın 3. kocası ile imam nikahlı evli olduğunu, iki çocuğu olduğunu gerçekliğin bir parçası değilmişçesine izleyeceğiz. Kızın ve ailesinin cahilliğine yoracağız. Sanki sadece belirli gelir ve eğitim düzeyinde yaşayanların kaderiymişçesine davranacağız ve orta halli aileler kızlarını daha da sıkı tembihleyip biraz daha baskılayacaklar dünyadaki tehlikelerden korumak için. Aslında hepimizin tesadüfen tanıştığımız insanları hayatımıza dahil ettiğini unutacağız.

Kitap eleştirisi yazarken neden konuyu türk toplumuna bağladım diye soracak olursanız, şuradaki ve buradaki  eleştirilerden dolayı. Eleştirilerin biri dili çok basit bulurken, diğeri kadınları ötekileştirerek ve sadece Modiano’nun kahramanları bunu yaşarmış gibi anlatmış, hikayelerin ne kadar gerçek olduğunu görememişler.

İlk eleştiride, Modiano’nun kitabı roman olarak tanıttığı ancak kitap üç farklı hikayeden oluştuğu için sanki kandırılmışçasına aktarılmış eleştiri ve yazarın dili süslemeden aktarımı küçümsenmiş. Üç hikaye, üçü birbirinden farklı ama birbirini öyle tamamlıyorlar ki, sadece birini okumakla gençlikte yaşanan özgüvensizliğin ve boşluğun okuyucuya ulaşması mümkün değil. O nedenle kitap üç farklı hikayeden oluşan bir roman. Dili ayrıca süslememesi benim için bir eleştiri değil ancak takdir sebebi olur. Hikayeleri olduğu gibi aktarabilmek ve hissettirebilmek süslemekten daha zor. Maksat süslü yazıp kimsenin yaşamadığı, yaşamayacağı bir duyguyu -sözde- iletmek mi, yoksa okurun kendini bulması ve hayatı olduğu gibi kabul etmesine bir parça katkıda bulunmak mı? İkinci yorum ise Modiano’yu övmekle beraber, hikayeleri gerçekle bağlamadan sanat için yazılmış satırlar gibi yorumlamış.

Modiano’nun okuduğum ikinci kitabı bu. Yazarı bu kadar seveceğimi asla tahmin etmezdim. Yalın, sistematik ama aynı zamanda şaşırtıcı unsurları bir arada bulunduruyor yazılarında. Melankolinin hissedildiği kitaplar çok kişi için çekici olmayabilir, ama Modiano’nun kitapları hep bir şaşırma etkisi yaratıyor. Tekdüzelikten uzak hikayeleri Paris sokaklarında güzel bir sonbahar gezintisi yaptırıyor.

Modiano’nun Almanya’da 2002 senesinde yayınlanan kitabı henüz Türkçeye kazandırılmamış. Kazandırılmasını dilerim.