kitabimdakumlarvar

Okumak zamanla sınırlı, yazmak hayal gücü ile sınırsız


Yorum bırakın >

Antikacı vitrini.

Bir bakışta mutluluk veriyor, filmleri hatırlatıyor.

Antikacılar filmlere hep benzer şekilde dahil edilir: araştırmacı kişinin çok özel, az sayıda basılmış bir kitabı bulması gerekiyordur. Bunun için antika kitapçıları gezer. Eline geçen bir kitabın içinden hazine haritası çıkar. Harita gizlice kitabın arasından alınır, saklanır, haritacılıktan anlayan tanıdıklara gösterilir, haritanın sırrı çözülmeye çalışılır. Bu arada birinin hazine haritası bulduğunu duyan mafya, hırsız çetesi, yan kesici, aç gözlü akraba hazinenin peşine düşer. Haritanın sırrı çözülür ve hazineye en önce ulaşmak için mücadele başlar… Biraz Karayip Korsanları biraz Salak Milyoner, azıcık da sihir katarsak Harry Potter.

Okumaya devam et


Yorum bırakın

Mezar

’99 Depremi olduğunda Avcılar’da oturuyorduk. Gece depremle uyanıp dışarı çıkmış, sonraki 3 günü ve geceyi parkta geçirmiştik. Daha sonra üzerimizden korkuyu atıp biraz normalleşene kadar Çatalca’daki kulübede kalmıştık. Parkta geçirdiğimiz günlerde ve Çatalca’da elimde bu kitap vardı, iyi hatırlıyorum. Elimden bırakmadan, yemeden içmeden okuyordum.

15 yaşındayken okuduğum bir kitapta ne edebi dil, ne anlatım tarzı ne de başka bir şeye bakardım. Elime alıp okurken keyif alıyor muyum, hikaye ilgimi çekiyor mu, akıcı mı, anlayabiliyor muyum bunlar önemliydi. Zaten hikayelerden, kısa romanlardan daha uzunlarına yeni yeni geçiş yapıyordum. 528 sayfalık bu kitap bütün beklentilerimi karşılıyordu. Bir boksörle ilgili hiç gözlemim yoktu. Bana göre boksörler suç işleme eğilimi yüksek, şiddet seven insanlardı. Boksu spor olarak görmüyordum. Bir gencin boks maçlarından hayatını sürdürecek parayı kazanması çok ilginçti. Şimdi sayfaları karıştırdığımda kısa cümlelerden kurulu, günlük hayattan bir dille anlatılan hikayenin açıkça çok satanlar rafına ait olduğunu görüyorum.

Yazarı tanımak için biraz araştırınca Harold Robbins eserlerinin dünyada çok sattığı, hatta 1970 ve 80’lerin en çok satanı olduğu görülüyor. Mezar’ı Amazon’da A Stone for Danny Fisher adıyla ingilizce olarak bulmak da mümkün. 4.5 puanlık değerlendirme ile (bence) geçmiştekiyle aynı değere satılıyor.

Kitap Türkiye’de 1974 yılında Doğan Hızlan başkanlığında bir kurul tarafından hazırlanarak Altın Kitaplar Dar Dizi altında piyasaya sürülmüş. O zamanlar annem de alıp severek okumuş. Bir dönemin çok satanlarından Mezar’ı okumak isteyenlere sahafları öneririm. Ekşi sözlükte sahaflarda bulunduğu söyleniyor. 😉

Tavsiyeyi beğendiyseniz 💪 linki sosyal medyada paylaşmak için butonlar aşağıda👇

Yorumlarınızı beklerim.

dsc_11421275890033.jpg


Yorum bırakın

It’s Christmas – Neden Noel tatili diye bişey var ve 2017’den dersler

Kaç gündür içimde bir ses bana ‘yaz!’ deyip duruyor. ‘Yaz!’, ‘Yaz, tatildesin!’, ‘Yaz, izindesin. Fırsatın var. Fırsat yarat. Vakitsizlik sebebin yok artık. Blogun güncellenmeli!’

Şu ana kadar bu sesi durdurdum. ‘Yazmak istemiyorum’ dedim. ‘İçimden gelerek bilgisayar başına oturmayınca güzel olmuyor yazdıklarım. Bitirilmesi gereken bir iş gibi bakıyorum ve iyi kötü yazıp bitiriyorum. Sonra memnun olmuyorum yazdığımdan, oturup değiştirecek zamanı da ayırmıyorum. O yüzden ‘Hayır, yazmayacağım.’ dedim. ‘Ne zaman içimden gelecek, kendimi tutamayıp anlatmak isteyeceğim, o zaman yazacağım. Bir kitaptan gerçekten etkileneceğim, o zaman yazacağım! Blog yazıları için düzenlilik önemli, belirli bir günde yayın yapılması önemli evet. Ama ben kendimi zorladıktan sonra ne anlamı var? Yazabilmek için diğer işlerimi kenarda bıraktıktan, bu yüzden suçluluk hissettikten sonra ne anlamı var?’ dedim ve yazmadım.

İşte bunu yapmayı öğrenmek, kendi iç sesimi çiğnememek benim için 2017’nin dersi oldu. Kendi iç sesimi çiğnemiyorum. Kendi iç sesimi çiğnemek suretiyle, kendi kendime tecavüz etmiyorum. Geçtiğimiz yıllarda sorumluluklarımı yerine getirmek adına, elimden gelenin en iyisini yapmak adına öyle çok zaman harcadım ve emek verdim ki, arada dinlenmeyi, tembellik etmeyi unuttum. Tembellik edince birşeyleri yanlış yapıyormuşum gibi hissettim. Sanki makineyim? Sanki evimle ilgilendiğim, çalıştığım, araştırdığım, spor yaptığım, seyahat ettiğim her an ‘olması gereken şeyler’di. Evet, olması gereken şeyler olabilir. Ama ‘olması gerek’ diye hissetmeden de olur, kendimi zorlamadan da olur.

Sık seyahat ediyorum, hem iş için hem özelde ve her şeyi rayında tutmayı, önceliklerimi belirlemeyi rahatça başarıyorum. Yine de ‘yetemiyorum’ hissini üzerimde taşıyordum. Peki neden? Neden yetemiyorum? Aslında ‘yettiğim’ halde, neden böyle hissediyorum? Bitmeyen ‘ToDo List’lerden. Bitmeyen taleplerden, talepleri geri çevirememekten, insanları memnun etmeye çalışmaktan ve yan gelip yatmamaktan… Taa ki sonunda uyuyup kalana kadar. Bir gün öğle saatinde uyanıp, ‘öğlen uyandım, günü harcadım’ diye memnuniyetsiz hissedene kadar! Sabah spora, ordan iki günlük eğitime, eğitimden dil kursuna gidip iki gün sonra başka şehre seyahat edip, dönüşte mobilya bakmak, evi yaşanır halde tutmak, arkadaşla ilgilenmek… Çok güzel. Çok güzel ama yorucu. Ve bu şartlarda hislerime aykırı davranmak gibi, sanki yorulmuyormuşum gibi davranmak gereksiz. Yoruluyorum. Bu yıl çok yoruldum. Çok koştum. Çok öğrendim. Sonunda kabul ettim, en büyük dersimi aldım. Artık kendi iç sesimi çiğnemeyeceğim. Yorgunsam dinlenmek, eşim hafta sonunu benle geçirmek istiyorsa onunla evde kalmak ve evde olmanın tadını çıkarmak, tembellik etmek, kendimi başkaları için gülmeye zorlamamak… Kendimi hiç-bir-şey için zorlamamak. Ama en fazla birinin egosunu tatmin etmek için istemediğim şeyi yapmak, kırmamak için kırılmak, baskın tiplere karşı uyumlu olmak ve yine gülmek istemediğim halde gülmek, yorgun olduğum halde başkasına yardım etmeye çalışmak, istemediğim halde komşuma vakit ayırmak…Sadece normalde zevk alacakken, istemeyince daha da yoran şeyler. Eğer yorgunsam, açsam ve daha bir sürü iş beni bekliyorsa ağustos böceği gibi ortalıkta dolaşamam. Yorgunluk bir histir, hem fiziksel hem zihinsel. İlacı ise dinlenmek. Kendi kendine olabilmek. Bazen konuşmamak, bazen sevdiklerinizle vakit geçirmek. Yapılacak her iş için tam olarak süreceği kadar değil, daha fazla zaman ayırmak ve kendini sıkıştırmamak. Pozitif, negatif, eleştiren, kıran duygusal baskılara katlanmamak… Kendi duygu durumunu yaşamak. Kendine zihinsel acı çektirmemek. İnsan yorgunken mutludur. Pişmanken mutludur. Üzgünken mutludur. O duygu onun gerçeğidir ve yaşaması gerekir. Yaşamak istemiyorsa, bu yine kendi tercihidir. Dışarıdan duygular değiştirilmeye çalışılırsa bu ‘duygusal baskı’ olur. Buna maruz kalmak ve katlanmak mutsuz eder. Ne gerek var ki…

Almanlar Noel’de birbirlerine ‘Besinnliche Weihnachten’ diliyorlar (yani düşünce dolu noeller). Geçmiş yılın hesabı, yaptıklarından aldığın ders ve bundan sonra hayatında yapmak istediklerini düşündüğün, ailene zaman ayırdığın, dinlendiğin birkaç gün. Bunun için ‘bütün dükkanlar’ kapalı. ‘Kendine vakit ayırman gerek. Hep koşamazsın. Hep çalışamazsın. Biraz önceden hazırlık yapıp, sevdiklerine sevgini gösterip birkaç gün dinlenebilirsin. Kendine izin verebilirsin.’ mesajı yatıyor bu birkaç günlük tatilin altında. Evde aileyle vakit geçirip tv seyrettiği için, bir kaç akşam sofra daha özenli hazırlandığı için kimsenin zarar gördüğünü duymadım şimdiye kadar. Herkesin biraz durmaya zorlanması gerekiyor tüketim dünyasında. Mutluluk eşittir gülmek, espri yapmak, satın almak, almak almak almak, baskı yapmak, kendi doğrularını ve isteklerini dayatmak değil ki. Mutluluğun temelindeki tek şey yaptıklarından memnun olmak ve iç huzur. İşte bunun için artık iç huzurumu bozacak şeyleri yapmıyorum. Bekleniyor diye aramıyor, hak etmeyene sevgimi ilgimi göstermiyor, kendimi karşımdakini eğlendirmeye zorlamıyorum. Yıllar önce içimden gelmeden, gerçekte sempati duymadığım insanlara gülümsemenin nasıl bir yük olduğunu anlamış ve bunu bir hayat tarzı haline getirmek istemediğime karar vermiştim. Gülmenin içten gelmesi için, sadece dinlenmek ve istediğini, doğru bulduğunu yapmak, başkasına da pek kulak asmamak yetiyor.

2017’yi bu dersleri uygulamaya almış olarak kapatıyorum ve bu şartlarda mutluyum. ‘Tatlı/ iyi kız’ olmaktan kurtulmak hiç kolay olmadı. Başkalarını memnun etmek, uyumlu olmak üzere yetiştirilmişim. Bir sürü nitelikle donanmışım ama istemediğim şeye hayır demeyi öğrenmemişim. Yaşça büyük olanlara hak verilmiş, isteklerim ‘hayır bu daha iyi’ diye çiğnenmiş. Benim istediğimin benim için en iyisi olduğunu anlamama fırsat olmamış. İstemediğimi yapmayınca suçlanmışım. Bu temelden gelen hatayı anlayıp, alttan almadığım halde sevildiğimi, saygı gördüğümü görmek çok iyi geldi. Kendime inanmanın başarı kapısını açtığına şahit olmak, kararımı açıkça söyleyince insanların da yanımda yer aldığını görmek çok güzeldi. Hem işim için, hem kendi iç sesimi dinlemeyi öğrenmek için verdiğim emek az değildi. Ne kadar kendi isteklerimi yaparsam o kadar başarılı, o kadar mutluyum. Blog yazılarım ise kendimi iyi hissettiğim, gerçekten anlatmam gereken şeyler olduğunu düşündüğümde gelecekler. Yeni yılda sadece pazar günü paylaşım yaparak, hem hobimi hem kendimi korumaya alıyorum. Kitap önerilerinden ziyade bana anlatılan hikayeler ve yaşadıklarımın hikayeleştirilmiş halini yayınlamak artık daha mantıklı ve gerçekçi geliyor.

>>Bu yazının başlığı günlerdir beynimi yiyen, radyoda saat başı çalan; hatta kanal değiştirmek suretiyle 20 dk’da iki defa (istemeyerek) denk geldiğim Queen’in It’s Christmas şarkısından esinlenmiştir. Dinlemek isterseniz burda: It’s Christmas <<<

 

 

 


Yorum bırakın

Delirmemek elde değil

Stefan Zweig, alman olmayan bir ‘almanca konuşan’. Viyana doğumlu bir Avusturyalı.  Ülkesini çok seven, orada yapılan ve yaşananlardan utanan, almanlara doğal olarak karşı olan bir aydın. İkinci Dünya Savaşı başlamadan önce, toplumdaki değişikliklerden rahatsız olup önce Birleşmiş Milletler’e, oradan da Brezilya’ya göç etmiş bir Yahudi. Bugün beyin göçü toplayan Almanya’da o zamanlar Zweig’ın değerleri kabul görmüyor. Nitelikli bir yahudi olması kötü ve çok tehlikeli. Savaş başlamadan önceki dönemde toplumdaki değişikliklerden etkilenen Zweig kendisine yönelik direkt bir saldırıya mağruz kalmadan çok önce ayrılıyor Avrupadan, fakat gittiği yerde benlik savaşı vermeye devam ediyor. Çünkü olanları kabul edemiyor. Sevdiği ülkesinden, vatanım dediği yerden savaş süresince gelen haberlerle kahroluyor, en nihayetinde dünyanın gidişatından dolayı yaşadığı umutsuzluktan dolayı savaşın bittiğini görmeden sevgilisi ile birlikte intihar ediyor.

Satranç, Zweig’ın en bilinen eseri. Edebiyata dair paylaşım yapan sosyal medya hesaplarında da en çok fotoğrafı paylaşılan kitaplardan biri. Bu yüzden çoğu zaman Zweig’ı tanımayanlar da Satranç’ı duymuş olabiliyorlar. Bu kitabı bu kadar ünlü yapan ise yazarın yaratıcılığı. Yoksa ikinci dünya savaşını anlatan çok kitap var. Okurken yine dili doğru konuşan olunca edebiyatın ne kadar tatmin edici olduğu fark ediliyor. Zweig da zaten dünya edebiyatına kazandırdığı eserleri ile hiç bir zaman yeterlilik bakımından sorgulanmıyor. Saygınlığı yıllar geçse de değişmiyor.

Satranç’ta Zweig savaşın deli saçmalığını, insanları delirten durumlarını anlatmak için güzel bir senaryo kurmuş. Aslında pek nitelikli olmayan, düşünsel becerileri gelişmemiş bir köylü, oyunun stratejilerini iyi öğrendiği için dünya satranç şampiyonu olmuş, namı almış yürümüş. Kaba, konuşmasını bilmeyen adam satranç tutkunlarını peşinden koşturur hale gelmiş. Bu adamın kimi simgelediğini çok düşünmeye gerek yok. Hitler akla geliyor hemen. Hikayede uzun yol yapan bir gemide dünya satranç şampiyonu ile ‘ya kazanırsam’ umuduyla, ne pahasına olursa olsun bir el oynamak isteyip, yenilmeye razı gelemeyen zenginler bir araya geliyorlar ve hep kaybediyorlar. Bir süre sonra satranç tutkunları arasında aniden beliren yaşlı bir adam, oyunculara önerdiği hamlelerle dünya şampiyonunu zorlamaya başlıyor. Oyunlar daha uzun sürüyor, hatta Satranç şampiyonunun kaybettiği de oluyor. Satranç’ı esas ‘yaratıcı’ yapan mevzu ise yaşlı adamın satranç oyunu ile olan hikayesi. O’nun yıllar önce gestapolar tarafından ‘nitelikli’ ve ‘çok tehlikeli’ bir esir olarak boş bir odaya aylarca kapatılarak toplumdan tecrit edilmesi, burada kendi kendine satranç oynarken en nihayetinde delirmesi… Bu delirme işte o dönemdeki aydınların köşeye sıkışmışlıkları, çıkmazda oluşları, ellerinden hiçbirşeyin gelmemesi ve en nihayetinde dışarıdan bir desteğe ihtiyaç duymalarını anlatıyor. Zweig savaşın bittiğini görememiş ama aslında ‘dışarıdan biri DUR! demeden’ oyunun bitmeyeceğini öngörebilmiş. Bu yüzden Zweig’da bir aydın öngörüsü, başkalarının acılarından üzüntü duyan hassas bir ruh bulunduğunu ve içinde bulunduğu şartları ince bir zeka, güzel bir dille anlatma yeteneği taşıdığını görmemek mümkün değil. Satırlar sadece anlatılan hikaye ile değil, cümlelerin akışı ile de büyülüyor. Yıllar süren savaş, insanların çektiği acı hepi topu 80 ila 100 sayfa kadar süren bir hikayede anlatılıyor. Kitap bittiğinde ne eksik ne fazla denebiliyor, sadece yüreğe bir tutam Stefan Zweig hayranlığı düşüyor.

Eğer Zweig intihar etmeseydi, savaşın bitişini görüp, Yahudilerin tüm güçleri ile almanları utandırmak, kendilerini dünyaya kabul ettirmek için kitaplar yazdıkları, filmler çektikleri bir dönemde yaşasaydı o zaman yorumum bambaşka olurdu. Kıyaslayacak olursak, Anne Frank’ın hatıra defteri de savaş sonrasında savaşı anlamak, insanların hislerini geriden takip edebilmek için bir kaynak ve değerli. Ancak kitabın ne kadar ticari değerlendirildiğini [Amsterdam’da müzeye çevirilen ev, film ve bugüne kadar pek çok dile çevrilip binlerce baskısı yapılan kitap], yahudi sempatisi yaratmak, duygu sömürüsü yapmak maksatlı kullanıldığını görünce asla okuyasım gelmiyor. Bizim gibi olaya dışarıdan bakanlar için ikinci dünya savaşındaki akıl bulanıklığını anlamak maksadıyla okunacak en kullanışlı kitaplardan biri olarak değerlendiriyorum Satranç’ı. Okurken edebiyatın, güzel konuşulan dilin, parlak zekanın verdiği zevkin yanı sıra, olayları belli bir maksat gütmeksizin, dönemi kendi bakış açısından yansıtmak için yazdığını hissetmek mümkün. Genel olarak bakıldığında psikolojik kitapları ile, bireysel olarak tanımadığımız, konuşmadan bilemeyeceğimiz, bazen de hissedip nereden geldiğini bilemediğimiz duygulara dolaylı açıdan ayna tutmayı başaran bir yazar Zweig. Bu nedenle de edebiyatçılar arasında haklı bir yere sahip.


Yorum bırakın

Hırsız

Hırsız için roman yazılır mı? Yazılabilir, ama bir italyan, ispanyol, ne bileyim bir amerikalı yazsa daha normal gelirdi. Oraların mafya hikayelerini okumaya alışkınız. İlk gördüğümde bu yüzden ilginç geldi bir japonun hırsızlıkla ilgili yazması. Haberlerde metroda kaybedilen cüzdan, kuruşuna dokunulmadan bulunuyor diye okuyoruz. 2015’te tek bir cinayetin dahi işlenmediği bir ülkeden bahsediyoruz. Neden Hırsız için bir roman yazmış bu adam? Bu düşüncelerle ve yeniden aslında bilinen ama benim henüz keşfetmediğim bir yazara ulaşmanın zevkiyle aldım kitabı. Kitabın arkasında da Die Welt’ten alıntı bir değerlendirme vardı. Değerlendirmenin tamamı şurada Die Welt . Önce kitabı okudum, sonra yoruma baktım ama okumaya dayanamadım, çünkü çok övmüşler (!).

Kitap klasik denebilecek yan kesicilik hikayeleri ile başlıyor. Yan kesici ama fakirlerden veya günlük kıyafetlerle dolaşanlardan değil, varlıklılardan çalıyor. Kendisi de bir yan kesici gibi giyinmiyor. Herkes gibi giyiniyor, bir iş kıyafeti var. Çarptığı kişinin parasını ve değerli ne varsa alıp, cüzdanı sahibine geri gönderiyor. Mafya tarafından mafyaya çalışmak için zorlanıyor. Daha doğrusu mafyanın beklemesi gerekiyor, adamı tehdit edecek birşey eline geçene kadar. Kaybedecek hiç bir şeyi olmayan Hırsız’ı tehdit edecek bir şey bulamadıkça iletişime geçmiyor. Ancak annesi tarafından hırsızlığa zorlanan bir çocuk bizim hırsızın hayatına girdiğinde mafyanın da eline bir şey geçmiş oluyor. Böylece de esas hikaye ile birlikte Hırsız’ı tanımaya başlıyoruz.

Okurken hırsıza kızgınlık duymamakla beraber, şefkat de duymanızı sağlamıyor yazar. Hırsızlık rutin bir iş, başkasının cüzdanına ulaşma anında yayılan sıcak bir his, tehlike, adrenalin ve bu bir zevk. Bu anlarda yaşıyor -yaşadığını hissediyor- hırsız. İsmi yok. Okudukça merak ediyorsunuz, şimdi ne gelecek, ne olacak diye ve böyle merak ederken de aslında kitabın neredeyse sonuna gelmiş oluyorsunuz. Başkasından en sevdiği şeyi almanın zevkiyle mutlu olan bir adam ve öteki kötüler, kötü olmak için kötü olanlar, başkalarının hayatında söz sahibi olmak için çaba sarf edip bundan zevk alanlar hepsi bir araya toplanıyor.

Aslında bu noktada sadece klişe laflar geliyor dilime, adamın kendisini, amaçsız yaşadığını anlatmak için. Çocukluğunda başlamış hırsızlığa. Onun olmayan ve olamayacak şeyleri başkasından sırf zevk için çalmış, çalmış ki diğerinin mutluluğu kursağında kalsın, halbuki kendisi için bir değeri yok, hırsızlık yaparken de aslında paraya ihtiyacı yok. Bu açıdan bakınca Fuminori Nakamura evrensel bir kitap yazmış oluyor ve eseri Avrupa’da bu kadar övgü alarak okunuyor. Bireyin hikayesinden genel soruna uzanmak, olayları kendi hislerini katmadan, yalın anlatmak az rastlanan bir nitelik. Kitabı alırken Japonlara özgü olayların, kültüre ait bir şeylerin eleştirilmesini beklerdim. Dünyaya açılan yazarlarda genel olarak gördüğüm bu. Kim kendi halkını geleneğini eleştiriyorsa dünyada değer görüyor. Bu konuda Nakamura beni şaşırttı. Hırsızı anlatıyor, mafyayı, gece kulüplerindeki bataklığı anlatıyor, ama tiksinmiyor, aşağılamıyor, küçük görmüyor, değiştirmeye çalışacak bir söylemde de bulunmuyor.

Sonuna kadar merakla, keyifle okunan bir kitap. Tüyler ürpertici bir gerilim değil bu linkte anlatıldığı gibi. Dünyaca ünlü diğer japon yazarlardan farklı olarak bugünü konuşuyor, şimdiki zaman edebiyatı yapıyor. Bu yüzden de yormuyor. Haruki Murakami’nin Sahilde Kafka’sını okurken fenalık gelmişti, oedipus kompleksinden ve sürekli söylemek istediğini söylemeyip ağzında gevelemesinden. Yukio Mişima’nın ölüme olan aşkı, her kitapta ölüp yeniden doğması da ‘hafif’ bunalım yaratıyordu. Japon edebiyatına, günlük hayatına merak salıp, kalın kitaplar okumak istemeyenler için ideal bir başlangıç olabilir Hırsız. Türkçesi Doğan Kitap tarafından basılmış. Okuyacaklara şimdiden keyifli okumalar dilerim.


Yorum bırakın

Adanalı

İğneli Fıçı

 

Nasıl anlatsam, nerden başlasam…

Bir aşk hikayesi değil. Korku hikayesi.

5 yaşlarında babaannesine bırakılan bir kız çocuğu varmış. Belki 5 yaşından daha küçükmüş ama artık hatırlamıyormuş kaç yaşındayken yaşadığını bu olayı. Anaokuluna gitsin, annesinin öğretmenlik yaptığı okulda anaokulu yok diye babaannesine bırakmışlar. 5 yaşında annesinden ayrılmak zor gelmemiş sanki. Çocuk, anlamamış ne yaşadığını. Haftaiçi babaannede, haftasonu evinde oluyormuş. Ama bazı haftasonları babaannesinde kalması gerekiyormuş.

Böyle babaannede kaldığı haftasonları için, okuldan erken geldiği günler için, halası ve babaannesi çok pratik bir yöntem bulmuşlar. Çocuğun uyuması gerekiyor ya da gerekmiyor, sadece ortalıkta dolaşmaması lazım. Ne yapsınlar? Çocuğu korkutarak uyumaya zorlamak doğru gelmiş (?). Apartman görevlisi adam yapılı, esmer biriymiş. Memleketi Adana olduğu için lakabı da Adanalı’ymış. Bu iki muhteşem kadın çocuğu apartman görevlisi ile korkutmayı akıl etmişler. Uyusun diye yatırıp, uyumazsan seni Adanalı’ya vericez, o böyle uyumayan çocukları toplayıp iğneli fıçıya atıyor demişler. Çocuk da yatakta kalıp, tekrar gelip kaldırmalarını beklemiş. Uyumuş mu, uyumamış mı, korkarak çocuk uyur mu bilmiyorum.

Hikayenin baş kahramanı ben olmasam, yazarken babaannemlerin yatak odasında, battaniyenin altına büzülüp, kapının çalıp, Adanalı’nın çöpleri alıp gitmesini beklediğimi, sonra kalktığımı hatırlamasam belki yazarken daha farklı hissederdim. Bu şartlar altında hiç uyuyabildim mi acaba?

Olayın üstünden nerdeyse 30 yıl geçmiş. Nasıl hatırlıyorum hala? Demek ki korkmuşum. Demek ki bir kerelik değilmiş korkutma. Adanalı: ‘çocuğu korkutmayın benden’ diyormuş. (Bu sözü amcam bile hatırlıyor hala.) Hadi adamdan korkuttun, o bir birey, tehlikeli biri diyelim. ‘Çocukları toplayıp iğneli fıçıya atıyor’ ne demek? Türk filmlerinde böyle sahne yok! Cüneyt Arkın dev ahtapotlarla savaşıyor, duvarla dövüşerek antrenman yapıyor ama kimse çocukları iğneli fıçıya atmıyor. Bu orijinal fikir ancak babaannemden çıkardı zaten. Sonra hangi allahın kulu durumu fark etti de, artık beni korkutmaktan, korkutarak uyutmaya çalışmaktan vazgeçtiler bilmiyorum. Şuan kapı çaldığında, ‘Adanalı geldi’ dediklerinde halamın veya amcamın arkasına saklandığımı hatırlıyorum. Hayatımın ilk yıllarında, Adana`nın Türkiye’nin illerinden biri olduğunu ve çok sayıda ‘Adanalı’ olduğunu öğrenene kadar bu adamcağız aklımda korku unsuruydu. Sonra oturup önyargı neden oluyor, nasıl oluşuyor diye konuşup duralım. Böyle oluyor.

Şimdi Ekşi Sözlük’te okuduğum kadarı ile ‘çocukları iğneli fıçı ile korkutmak’ diye bir şey varmış. İğneli fıçı lakin bazılarınca Yahudileri ötekileştirmek maksatlı, bazılarınca çingenelerle çocukları korkutmak için kullanılan bir deyimmiş. Bana korkutma maksatlı uygulayan kendi ailem. Çok tebrik ederim, gerçekten.

 

 


Yorum bırakın

Kalp Ağrısı

Halide Edip Adıvar’ın eseri Kalp Ağrısı. Lisedeyken çok merak ederek aldığımı, okuduğumu hatırlıyorum. Kalp Ağrısı neydi ki? Henüz bilmiyormuşum. Okuduğum zaman da çok içselleştiremediğimi fark ediyorum şimdi. Lise döneminde aşk hikayesi okumayı bekleyerek almıştım, tam olarak beklediğim gibi çıkmamıştı kitap. Şimdi Partrik Modiano’nun ‘Tanınmayan Kadınlar’ kitabını anlatmaya niyetlendiğimde aslında bu kitap için en doğru isim Kalp Ağrısı gibi geliyor.

16- 20 yaşları arasındaki 3 kadının hikayesini anlatıyor Modiano. Üçü de hayatındaki sıkıntılara, iç sıkıntısına çare arıyor. Daha fazla kazansalar, sevdikleri, güvendikleri biri olsa hayatlarında, aileleri ile barışık olsalar geçer mi bu sıkıntı? Gençliğin verdiği cesaretle, tecrübesizlikle yaşıyorlar, sığınacak bir liman arıyorlar. Bir söz kalplerine işliyor ve bu noktada Modiano beni kalbimden vuruyor, bir anda anlattığı kadınlar ben oluyorum. Üç farklı hayat, aileleri başka hayat koşulları başka, yargıları başka. Ama ben okuduklarımda kendimi buluyorum. İlk kadının duyduğu hayal kırıklığını anlattığı gibi, ben de kendi hayal kırıklıklarımı anlatırdım. Aynı şekilde, aklımdan çıkmayan, kararlarımı etkileyen bir anı olarak. Buradan anlıyorum artık, o hayal kırıklığının verdiği hissi anlatabilmesi Modiano’ya Nobel’i kazandırmış. Nerede yaşarsak, hangi dili konuşursak konuşalım insanlar aynı, dünyamız aynı. İnsanları iyi gözlemleyenler, kendi hislerini tanıyanlar ve anlatmaya cesareti olanlar ancak böyle yazabilirler.

Modiano, iki kız çocuk sahibi olduğu için belki bu denli iyi gözlemlemiş, bu denli iyi yazabilmiş bir kadının kendini nasıl hissedebileceğini. 16-20 yaş arasında daha kendini tanımazken insan ne hissedebilir, hangi yargılarda bulunabilir? Boşluk ve sahipsizlik hissi içinde hayatı geldiği gibi yaşayan üç kadının hikayesi, bence pek çok kadının hikayesi. Farkındayız ya da değiliz. Türkler olarak genelde hislerimizi inkar etmeyi tercih ederiz. O yüzden belki kitap Türkçeye tercüme edilse gerektiği ilgiyi görmeyecek. 16- 20 yaş arası yaşanması gerekenler aileler tarafından belirlenecek, televizyonu açıp ‘reality’ programlarını izlerken 20 yaşındaki kızın 3. kocası ile imam nikahlı evli olduğunu, iki çocuğu olduğunu gerçekliğin bir parçası değilmişçesine izleyeceğiz. Kızın ve ailesinin cahilliğine yoracağız. Sanki sadece belirli gelir ve eğitim düzeyinde yaşayanların kaderiymişçesine davranacağız ve orta halli aileler kızlarını daha da sıkı tembihleyip biraz daha baskılayacaklar dünyadaki tehlikelerden korumak için. Aslında hepimizin tesadüfen tanıştığımız insanları hayatımıza dahil ettiğini unutacağız.

Kitap eleştirisi yazarken neden konuyu türk toplumuna bağladım diye soracak olursanız, şuradaki ve buradaki  eleştirilerden dolayı. Eleştirilerin biri dili çok basit bulurken, diğeri kadınları ötekileştirerek ve sadece Modiano’nun kahramanları bunu yaşarmış gibi anlatmış, hikayelerin ne kadar gerçek olduğunu görememişler.

İlk eleştiride, Modiano’nun kitabı roman olarak tanıttığı ancak kitap üç farklı hikayeden oluştuğu için sanki kandırılmışçasına aktarılmış eleştiri ve yazarın dili süslemeden aktarımı küçümsenmiş. Üç hikaye, üçü birbirinden farklı ama birbirini öyle tamamlıyorlar ki, sadece birini okumakla gençlikte yaşanan özgüvensizliğin ve boşluğun okuyucuya ulaşması mümkün değil. O nedenle kitap üç farklı hikayeden oluşan bir roman. Dili ayrıca süslememesi benim için bir eleştiri değil ancak takdir sebebi olur. Hikayeleri olduğu gibi aktarabilmek ve hissettirebilmek süslemekten daha zor. Maksat süslü yazıp kimsenin yaşamadığı, yaşamayacağı bir duyguyu -sözde- iletmek mi, yoksa okurun kendini bulması ve hayatı olduğu gibi kabul etmesine bir parça katkıda bulunmak mı? İkinci yorum ise Modiano’yu övmekle beraber, hikayeleri gerçekle bağlamadan sanat için yazılmış satırlar gibi yorumlamış.

Modiano’nun okuduğum ikinci kitabı bu. Yazarı bu kadar seveceğimi asla tahmin etmezdim. Yalın, sistematik ama aynı zamanda şaşırtıcı unsurları bir arada bulunduruyor yazılarında. Melankolinin hissedildiği kitaplar çok kişi için çekici olmayabilir, ama Modiano’nun kitapları hep bir şaşırma etkisi yaratıyor. Tekdüzelikten uzak hikayeleri Paris sokaklarında güzel bir sonbahar gezintisi yaptırıyor.

Modiano’nun Almanya’da 2002 senesinde yayınlanan kitabı henüz Türkçeye kazandırılmamış. Kazandırılmasını dilerim.

 


Yorum bırakın

Im Cafe der verlorenen Jugend/ Kayıp Gençliğin Cafe’sinde

‘Manchmal erinnern wir uns gewisse Episoden in unserem Leben und brauchen Beweise, um ganz sicher zu sePain, dass wir nicht geträumt haben.’
‘Bazen hayatımızın belirli dönemlerini hatırlarız ve ispata ihtiyaç duyarız, rüya görmediğimizden tam olarak emin olmak için.’

Patrick Modiano’nun 2007 yılında yayımlanan eseri bu yıl başında kitapçıda karşıma çıktı. Rafların arasında dolaşırken gözüme rafa yapıştırılan ‘nobel ödüllü’ notu çarptı. Kitapçının arka tarafında, çok satanlardan oldukça uzak bir yere yerleştirilmişti Modiano’nun eserleri. Türkiye’de kitapçılarda depoda duruyormuş Modiano’nun eserleri, çok çok az satıyormuş çünkü, Nobel Ödülü alınca yeniden raflarda yerlerini bulmuşlar.

Ben, 2014 nobel ödülleri açıklandığı zaman araştırmak üzere adını not almıştım ama unutmuşum. Ancak kitabı aldıktan sonra yazarı araştırınca hatırladım, ödül aldığı zaman ‘bu kim?’ dediğimi. Tahminciler kazanma şansını 9/1 açıklamışlardı ve kazanınca genel olarak bir ‘Patrick Modiano da kim?’ etkisi oluşmuştu.

Patrick Modiano ikinci dünya savaşının sona erdiği yıl Paris’te dünyaya gelmiş. 30’un üzerinde kitabı yayınlanmış İtalyan yahudisi bir yazar. Eserleri melankolik, şiirsel ve akıcı olarak değerlendiriliyor. Fransa’da çok sayıda ödül almış yazarın, Türkiye’de göz önünde olamaması sanırım küçük bir pazarlama sorunu. Sorun öyle ki, Wikipedia’da Türkçe olarak Patrick Modiano tanıtımı bulunmuyor. Ancak Nobel Ödülünü aldıktan sonra yazılan blog yazılarından ve Can Yayınları ile yapılan röportajdan bilgi edinebiliyorsunuz.

‘Kayıp Gençliğin Cafesi’nde’yi alırken hevesliydim, araştırmalar sonrasında okunmadığını öğrenince ise beğeneceğimden şüphelendim. Fakat son zamanlarda en rahat okuduğum, akıcı ve sonuna kadar merak ettiğim bir kitap oldu. Paris’teki bohem hayatı biraz hissettim ve hiç sıkılmadım. Farklı kişilerin ağzından Cafe Conde’de takılan gençlerin bir dönemini, parasızlık ile beraberindeki stressizliği anlatıyor ve olayı Louki üzerinde kilitliyor yazar. İçinde hep bir melankoliyi, tutkuyu, merakı barındıran kesitler birbirine ustalıkla örülmüş. Farklı kişiler tarafından anlatılan hikayeler ve kişiler daha sonra yeniden karşımıza çıkıyor, olaylar birbirini kopmadan tamamlıyor.

Bana öğrencilik yıllarımı, cafelerde geçirdiğimiz zamanları, İstanbul’da aynı sokakları bıkmadan usanmadan arşınlayışımızı hatırlatan bu roman pazar günümü güzelleştirdi. Henüz okumayanların bir solukta okuyacakları kanaatindeyim. Kitabın son sayfalarındaki şu sözde ise kendimi buldum:  ‘Bazen hayatımızın belirli dönemlerini hatırlarız ve ispata ihtiyaç duyarız, rüya görmediğimizden tam olarak emin olmak için.’

Bahsettiğim tanıtım sorunundan dolayı olsa gerek, romanın maalesef henüz Türkçe tercümesi bulunmuyor. Modiano’nun Türkçeye kazandırılan eserleri, Can, Varlık ve Tudem Yayınları tarafından basılmış.

 

 

Yaratıcılık: Avucumdaki Güneş

Yorum bırakın

Yaratıcı olmak üzerine öyle çok konuşuluyor ki, bir aşamadan sonra insanların yaratıcılıktan ne anladıklarını merak ederken ve yolumu şaşırmış hissederken buluyorum kendimi.

Hayatın her alanında yaratıcılığın olması gerekir. Olması gerekir ki, belli şeyleri farklı amaçlarla kullanabilelim. Yeni şeyler bulabilelim, üretelim, gelişelim. Bu yüzden yaratıcılık belirli kişiler için öngörülmüş bir kavram değildir. Herkesin bir yaratıcı yanı vardır. Kimi insanda daha çok açığa çıkar kiminde daha az. Sadece reklam ajanslarında çalışanlar değil, hepimiz yaratıcıyız. Sadece bazılarımız biraz tembel ve aynı sorunu aynı yöntemle çözmeyi seviyor. Ya da kendini yormamak için yıllarca aynı şeyleri yapmayı tercih ediyor.

Sık sık ‘yaratıcısın’ sözünü duyan biri olarak, artık neredeyse bu durumdan rahatsız olmaya başladım. Hayatım boyunca sıradanlıktan uzak durmaya çalıştım. Daha okul zamanında ufak tefek konularda böyleydi. Çalışmaya başladıktan sonra da daha önce denemediğim aktiviteleri denemeye çalıştım. Maksadım farklı ilgi alanları olan insanları anlamak, onların hayatlarını, sevdikleri şeyleri bir gün de olsa tecrübe etmekti. Böylece normalde hayatıma entegre edemeyeceğim sporları da, sosyal ortamları da denemiş oldum. Elimden geldiğince farklı türde yazan yazarları okumaya çalıştım. Gerçekçi Emile Zola üniversite hayatımı belirlerken, çalışmaya yeni başladığım yıllarda Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık romanıyla gerçeküstünün tadını aldım. Sonra Paul Auster’a geçtim. İş ev okul arası gidip geldiğim yoğun master döneminde ruhuma ilaç oldu sınırları belirli alanda geçen günümüz romanları, onu kalbimdeki tahta oturttum. Marcel Proust’u denedim sonra ama olmadı, ruhumu daralttı. Stefan Zweig, Albert Camus, Kafka, Berthold Brecht içimdeki karmaşayı dindirdi biraz, geleceğim için ne istediğimi düşünürken. Onları okurken bundan sonrası için tercihlerimin ne olacağına, nasıl bir hayat istediğime karar verdim. Çokça tercüme roman okuduğumu fark ettim sonra, biraz ara verip Türkçe okumak istedim. Yıllardır kitaplığımda duran, Melih Cevdet Anday’ın Raziye’si ile çiçek açtı kalbim. Ana dilimin güzelliğinin tadına vardım her satırda. Şimdi başka bir dilde romanlar okurken, hem bu kültürü daha derinden tanıyorum, hem dilde hangi kelimeleri neden kullandıklarını fark ediyorum.

Önümdeki bu büyük kitaplıkta öyle çok yaratıcı ve üretken insan var ki, birisine ‘sen yaratıcısın’ dediğimizde neyi kastettiğimizi merak ediyorum. Biz aslında sadece muhatabımız olan kişinin bize beklediğimizin dışında bir şey söylediğini, farklı olayları birbirine bağlayarak çözüm ürettiğini, alıştığımızın dışında bir düşünce akışı ile bizi şaşırttığını kastediyoruz. Problemi çözerken kullandığı gidiş yoluna puan veriyor muyuz, vermiyor muyuz henüz emin değilim. Sadece hiç bir kalıba sığmayan bir kelime ile cevap veriyoruz: ‘yaratıcı’. Bu da duruma göre bazen pozitif bazen negatif bir yanıt oluyor.

Internette şöyle ufak bir arama yapınca karşıma yaratıcı olmak isteyen insanlara şu önerilerin verildiği çıkıyor:

  • Başka kültürleri tanıyın
  • Probleme odaklanın
  • Televizyon ekranından uzaklaşın
  • Bir tutkunuz olsun: bir tutkusu olan insanlar daha disiplinli çalışıyor.
  • Sağlam notlar alın
  • Merakınızı sürekli besleyin
  • Yaratıcılık molası verin: Her gün 20 dakikalık bir mini tatil yapın (mahallede bir tur atmak,  şekerleme yapmak gibi).

Yıllardır yaratıcı olarak algılanan biri olarak sadece bunların bir hayat şeklinin parçaları olduğunu söyleyebilirim. Evde 10 ay televizyon açmadık. Kablolu televizyonu iptal ettirdiğimiz gün açmadık televizyonu bir daha, meğer devlet kanallarını izleyebiliyormuşuz böyle de. 10 ay sonra fark ettik. Sonra, eğer spora gitmediysem mutlaka bir tur yürürüm bizim mahallede, doğuştan meraklıyım, yazmayı ve okumayı severim. Okumak için vakit yaratmaya çalışırım. İşler durabilir, okumak daha önemlidir bazen. Başka kültürler zaten hayatımda, yaptığım hobi denemelerinin içinde. Evet bu şekilde tersten kontrol edince de bir yaratıcılık var. Fakat bunun ortaya daha etkin şekilde çıkabileceği, bir fayda sağlayabileceği bir ortam yok. Bu ortam Cem Yılmaz’la, Gülse Birsel’le çalışınca sağlanır mı? Bir reklam ajansında çalışınca uygulama fırsatı bulacak mı? Hayır, hiç sanmıyorum. Yaratıcılık tek başına zekadan ayrı değerlendirilen, zeka seviyemizle ilişkilendirilemeyen bir kavram. Yaratıcılığın başarı anlamında sonuçlar doğurabilmesi için de, pes etmeyen, fikirlerini tanıtıp savunabilen bir karakter gerekiyor. Aynı Cem ve Gülse gibi.

Peki biz normal vatandaşlar kendi yolumuzdan giderek, yaratıcılığımızı nasıl elle tutulur bir değer haline getiririz? Yaratıcılıkla itham edilen insanların kolay bir hayatlarının olmadığı aşikar. Madonna’nın son konuşması herkese örnek olabilir. İsteğine ulaşmak ve ulaştığı yeri korumak için katlandıkları, psikolojik olarak, bedenen yaşadığı acılar ve bugün geldiği yer…Yolu daha başlardayken zormuş, zoru görüp vazgeçebilirdi. İstediği uğrunda devam etmektense, bana göre değil sanırım diyebilirdi. Dememiş. Tüm zorluklarına rağmen devam etmiş. Bugün yüzünde hem yaşının hem yıllarca yaşadığı tutkunun izi var.

Bugün konfor alanından çıkmamak için, sürünün bir parçası olmak için çabalayan insanların dünyasında kaç kişi bu adımlara cesaret edebilir? Cesaret nereden gelir? Kendine inanmaktan mı, yoksa rakiplerinden nefret etmekten mi? Nefret de sevgi de ilerlemek için elimizde güç. Hangisini kullanacağımız, bize hayatın ne sunacağı kişisel enerjimize kalmış. Belki bir şarkı bir roman yazarız ama dinleyen olmaz. O yüzden her gün mahallede tur atmakla, yabancı memleketten bir iki arkadaş sahibi olmakla, gerçek anlamda yaratıcı olunmaz. Bana kalırsa yaratıcılığı teşvik eden şey, çözülmesi zor konuları çözmeye çalışmaktır. Kaynaklarınızın kısıtlandığı ortamda, elinizdekileri farklı şekillerde kullanmak için kafa yorduğunuzda yaratıcı çözüm bulur, yaratıcı oluruz. Bunu sonra topluma ulaştırıp ulaştıramamak da bir Network işidir. En güzel kitabı yazıp Kafka gibi çekmecede saklarsanız, neye yarar? (Bilmeyenler için, Kafka’nın ölümünden sonra yazıları arkadaşı tarafından bir yayınevine gönderilmiştir.)

Bu şartlar altında ben bir mühendis değilim icat yapacak değilim, yeni bir yazılım geliştireceğim de yok, ajanslarda çalışmayı ve inanmadığım ürünleri satmaya çalışmayı da ruhum kaldırmaz. O yüzden nasıl kullanacağımı bilemediğim yaratıcılığımı yazılarımda kullanmayı deneyeceğim. Bu durumda yazılarım avucumdaki güneş gibi. Belki yakacaklar beni, belki onların enerjisiyle bir yeti görünür olacak. Ancak bir şey ürettikten, üretebildikten sonra bana yaratıcısın diyenlere ‘evet haklısın’ diyeceğim.

 

 


2 Yorum

Uzaktan görünen

Çok sık duyduğum, kulağıma ara ara çalınan sözlerden biri: ‘ya içindesindir çemberin, ya dışında’.

Den Haag’ın sahili Sheveningen’de otururken tam da böyle hissettim. Ya içindeyim olayların, etrafıma bakınıp soğuk kanlı olamıyorum ya da dışındayım ve hayat çok basit görünüyor. Yaşadıklarımız aslında hep birbirini tekrarlayan şeyler oluyor.

Fotoğrafta az ileride yürüyen ikili ne iş yapıyor olabilir? Hangi işi yaparlarsa yapsınlar haftasonu ancak sahilde yürümeyi tercih ediyorlar. Belki bütün hafta boyunca tek molaları bu? Bilemiyoruz, ama özeniyoruz. Çünkü rahat görünüyorlar. Hollanda’da yaşayan birinin ne sıkıntısı olabilir ki? Olamaz. Onların hayatı güzel, düzenli, toplumsal değerleri var. O yüzden biz ne yapıyoruz, oturduğumuz yerden yabancı ülkelerde yaşayanlara özeniyoruz. Bir gün işi bırakıp dünyayı gezme hayallerine kapılıyoruz. Hepsi neden? Sadece özenmekten. Her geçen gün birinin işi bırakıp dünyayı gezdiğini ve bunun herşeye değdiğini gazetelerde, bloglarda okuduğumuzdan. Türkiye’den kalkıp tek yön Güney Amerika bileti alıp, hostellerde, sokaklarda yatıp bitlenmek, işimize gidip gelmekten daha tercih edilesi oluyor. Çok insan gördüm, çok insan tanıdım diye anlatıyorlar dönünce. Türkiye’de çalıştığı şirketteki çaycı ile sohbet etmeyen adam bir anda dünya ile barışıyor. İnanalım mı?

Soruyorum, sizi Türkiye’de kim alıkoyuyor insanlarla tanışmaktan? Kim engelliyor dilencilik yapan adamla sohbet etmenizi? İlla ki anadilini bilmediğiniz bir ülkede sürünmeniz mi gerekiyor? Kendi nefsinizi ölçmek için bir süre Starbucks’tan uzak durmayı denemek daha mantıklı olmaz mı acaba? Vücuda pek de faydası olmayan kremalı kahvelerden vazgeçseniz psikolojiniz değişir belki?

Başladığım konuya geri dönecek olursam, Hollandalıların rahatlığı, herşey kontrol altında tavrı bana kendimi rahat hissettiriyor. İnsanların sürdükleri hayat, yaptıkları iş için olması gereken eğitimi aldıklarını, daha fazlasını da kişisel gelişimlerini destekleyecek spor klüplerinde ya da sosyal derneklerde geliştirdiklerini düşünüyorum. Mutluluklarının sırrı kafaya takmamaları. Halbuki biz dizi izleye izleye ancak ne entrikalar dönebilir bunu öğreniyoruz. Basit bir olayı 3×90 dk.’lık dizide izliyoruz. Beynimizi uyuşturuyor, ruhumuzu negatif düşüncelerle zehirliyoruz.

Sheveningen’de sahilde kitesurf yapan insanların, yürüyenlerin hepsi neden huzurlu duruyor? Kendinden emin, o anda tam olarak yapmak istediği şeyi yapan insanlar görüyorum. Konuşsak belki sıkıntılarına dair birşeyler sezebilirim. Fakat sıkıntılarını anlatırken bile kendilerini küçültmeden konuşacaklarını düşünüyorum.

Sağlık problemleri ile boğuşanlar, çocuğu hasta olanlar, işini kaybetmek üzere olanlar…Aynı sorunlar mutlaka var. Nasıl oluyor da içinde bulundukları durumu bu kadar rahat, kaygı hissini vurgulamadan, duygusallaşmadan dile getiriyorlar. Ve biz…sıkıntılarımızı nasıl da abartıp anlatıyoruz. Nasıl da zihnimizi mutsuz olduğumuz konulara odaklıyoruz? Gündüz sevmediğimiz işte çalışırken internette bol bol vakit geçirip, olması gereken performansımızın çok çok azını gösterip, sonra terfi bekliyor, terfi gelmeyince mutsuz oluyor, etrafımızdakilere hırsımızdan dünyayı dar ediyoruz. Bir kendimize gelebilir miyiz lütfen? Biraz işimize, kendimize saygımızı arttırmak için uğraşabilir miyiz? Ben artık her gün işini bırakıp Hindistan’a, Amerika’ya gitme hikayelerini duymaktan sıkıldım.

O kadar kilometre kat etmek yerine yapılması gereken çok basit bir şey var. İnterneti kapatıp, doğada vakit geçirmek, eve gelince de aynaya bakmak. Hindistan’a gitmişsin, elinde iphone’la insanların fotoğrafını çekip paylaşmanın derdindesin. Ne anladım ben bu kendini bulma yolculuğundan? Birlikte fotoğraf çektiğin teyze zaten derdini anlatamıyor, hayat felsefesini sana aktaramıyor. Aktarsa kaç yazar, gelip gene maaşlı bir işe gireceksin. Hindistan’da kendini bulmaya gittiğinde sonunda içindeki özgür, hırslı, dizginlenemez ruhu bulmayacaksın muhtemelen. Ancak biriktirdiğin üç kuruşu ser sefil birkaç ay geçirmek için harcayıp, geldiğinde işsiz kaldığında da sefilleri oynayacaksın. Değecek mi?

Kimse gitmesin, herkes evinde otursun demiyorum. Ruhunda olan gene denesin. Yalnız bir zahmet şu işi özenilecek bir şey, bir kendini bulma hikayesi gibi anlatmayın. Biraz gerçek olun. İnsanın kendini bulması yol gitmekle değil, ruhuna iyi gelmeyen şeyleri kendinden uzak tutmakla, kendi içine dönmekle olur. Yoksa ülkelerin gümrük kapılarında beklemenin, kendi kendine macera yaratmanın ne faydası olacak? İstanbul’da bir alışkanlıktan veya bir bağımlılıktan vazgeçmeye çalışmak da bence kendini bulma yolunda yeterli alıştırmayı sağlayabilir. O yüzden şimdi,

sakin olun ve karşınızdaki özenti seyahat bloğunu bir kenara bırakın.

Memleketinizden kaçış yok. Nereye giderseniz gidin, kendinizle barışmadıkça huzur yok.

Hayat bu açıdan bakınca çok kolay.