Hanımefendi

Hanımefendi’nin yazarı Ivo Andriç’i Drina Köprüsü ile tanıyoruz. O, Osmanlı hakkında yazıp bugüne ve dünyaya ulaşan, sirp milliyetciligi hakkindaki fikirlerini kendi adını kirletmeden dünyaya ulaştırabilen bir yazar.

Hanımefendi’yi, Drina Köprüsü ve Travnik Günlüğü romanları ile birlikte ‘Bosna Üçlemesi’ adı altında yayınlamış. Ben de Drina Köprüsü’ne olan ilgim ve beğenimle Hanımefendi’yi okumayı seçtim. İçinde yine Osmanlı’dan birşeyler bulacağımı, o günkü koşulları bildiğimin daha ötesine geçerek gözümde canlandırabileceğimi düşünüyordum. Ivo Andriç şehri, insanları, hayatın akışını bildiğim veya benim zaten tahmin ettiğim gibi yansıtmış. Dönemi sırplara, varlıklı sırpların diğerlerine savaş zamanında ne kadar sahip çıkıp çıkmadığına odaklanarak aktarmış. Kişisel çıkarlar ve hayatta kalma duygusu ile milletini düşünüp birlik beraberlik içerisinde hareket edilmemesini inceden eleştirmiş. Bugün sırpların dünyadaki konumunu, bir varlık ve millet olabilmek için verdikleri çabanın neden uzun sürdüğünü kendi gözünden yansıtmış. Aşırı milliyetçiliğe kaçmadan, kendi insanını eleştirebilmiş.

İvo Andriç’inki sırplara ve kendi geçmişine dostça uzanan bir el, sırplar Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasına sebep olmakla suçlandıkları için. Acaba o, Bosna Savaşı’nı görseydi yine aynı şeyleri yazar mıydı? Yine sırpların birlik olmasını ister, haklarını savunamadıklarını, yanlış tanındıklarını düşünür müydü?

‘Hanımefendi’de hikaye, Balkan Savaşı’ndan başlayarak hemen hemen İkinci Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde geçiyor. Bir genç kız babasının ölmeden önce ona verdiği öğüdü yanlış anlıyor, yanlış yorumluyor ve hayatını sadece para kazanmak ve biriktirmek üzerine kuruyor. Birikimi ve cebinde kalacak parayı o kadar çok hesaplıyor ki, dilenciye vereceği ekmeği peyniri önce azaltıyor, sonra hiç vermemeye başlıyor. Kadın haliyle tefecilik yapıyor. Parasını kesin olarak geri almayacağı hiçbir işe girişmiyor, kimseye yardım etmiyor. Sürekli siyah elbiseler giyiyor. Evlenmiyor. Varlığını kullanarak annesinin ve kendisinin daha rahat yaşamasını sağlamak yerine, sadece para biriktiriyor. Yalnız parayı düşünürken yaşadığını hissediyor. Tüm eğlenceleri, toplantıları, sohbetleri, arkadaşlıkları gereksiz görüyor. Normal insanların canlı cenaze diye tabir edecekleri bir yaşam tarzından mutlu oluyor. Sonunda kimsesiz ve kimse tarafından sevilmeyerek ölüyor.

Okurken başından sonuna kadar hikayenin kendine özgü, alışılmış kalıpların dışında yazılmış olduğunu düşündüm. 1920’de hangi kadın kendine güvenip tefecilik yapar? Ailenin sorumluluğunu yalnız başına üstüne alır? Bir erkeğin sığınağında olmak daha kolay değil midir? Arkadaşlarla, aile dostlarıyla vakit geçirmek gereksiz midir? Genç bir kadın ne kadar burnunun dikine gidebilir ve buna rağmen akrabaları tarafından olabildiğince korunur kollanır? Hikayede Ivo Andriç sırp akraba, eş dost yaşamını anlatırken aile değerlerine, sırp milletine karşı nankörlüğün resmini çizmiş. Dönemin ekonomik koşulları başta olmak üzere, hristiyan, yahudi ve müslüman ailelerin yaşam şekillerini yansıtmış. Olayları bugün dünya tarafından genel olarak sevilmeyen ve karalanan sırpların gözünden, akıcı bir dilde, karanlık konusuna rağmen iç karartmadan ve lafı uzatmadan dile getirmiş.

Drina Köprüsü okurken daha ilginç gelmişti. Daha uzun ve kapsamlı bir romandı. Hanımefendi farklı bir konuda okumak ve hiç aklınıza gelmeyen bakış açılarına yakınlaşmak isterseniz keyifle okuyabileceğiniz 208 sayfa sunuyor.

Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru

Hakkında günlerce konuşulacak kitaplardan biri hiç şüphesiz ki Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru. Bugün hala roman hakkında uzun uzun konuşmak mümkünken, yazıldığı dönemde de çokça konuşulmuş tartışılmış. Yazarı Heinrich Böll sorgulanmış, evi aranmış, roman uzun süre gündemde kalmış. Zamanla Böll’ün eleştirilerinde haklı olduğu toplum tarafından kabul görmüş. Böll çok konuşulan Nobel edebiyat ödülü sahibi yazarlardan biri olmuş.

Kitabın konusu gerçek bir olaydan esinleniyor ve 70’li yıllarda bir ailenin yanında gündelik işleri yapan Katharina Blum’un hoşlandığı bir adamla birlikte olmasına dayanıyor. Bugün kişinin özeli olduğu kabul gören bir ilişki, o zamanlar toplumun ilgisini çekiyor, basının abartması ile Katharina’nın hayatı, özeli herkesin diline düşüyor, günlerce manşetler Katharina’nın ne düşündüğünü ne hissettiğini, neden sevgilisinin kaçmasına yardım ettiğini aşağılayıcı şekilde konuşuyor. Katharina’nın kimi çekici bulduğu, kimi kabul edip kimi neden reddettiği halkın eğlencesi oluyor. Katharina’nın posta kutusu hiç tanımadığı kişilerden gelen çirkin yazılarla doluyor. Olan biten herşey onun suçu oluyor. Basın, bir gazeteci yazdıkları ile Katharina’yı bunalıma sokuyor.

Böll romanı gazetelerden topladığı manşetler ve yazılarla kurmuş. Okuduklarını ve o dönemde yaşadıklarını çok da değiştirmesi gerekmemiş, zaten yaşananlar yeterince kötüymüş, ancak toplum genç kadını anlayacak kültür seviyesinde değilmiş. Böll’de anlaşılmamış ve kötülenmiş. Yıllar sonra bile hala Böll’ü anlamayanlar mevcutmuş.

Roman ve Böll hakkında araştırmalar yapıp, okuduklarımdan etkilenerek yazmak istemedim, o yüzden detaylı incelemelere girişmedim. Bence Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru’nu okumak pek çok açıdan zor. Yazar çok zor bir dil kullanmasa da, zamanda ileri geri gidip geldiği için, kullandığı polis, gazeteci isimleri birbirine benzediği ve benzer yazılar tekrar ederek yazıldığı için akışı takip etmek kolay değil. Böll’ün romandaki anlatımı öyle ki, içimde bir yerde Türkiye’de büyümüş, ufak bir ahlaksızlıkta kadını suçlayan, hakir gören bir taraf varmış da haberim yokmuş diyeceğim kadar okuduğum ifadeler kulağıma tanıdık geldi. Zamanla Blum tarafından, onun hislerini göz önünde bulundurarak okumaya başladım, kaldı ki, bunu da Böll’ün ifadeleri mümkün kıldı. Roman kişisel haklar, basın ahlakı, toplum yapısı, polisin ve adalet sisteminin çalışma şekli ve diğer bazı ahlak kuralları açısından farklı başlıklar altında ele alınıp eleştirilebilir. Ben Böll’ün anlatımdaki başarısının basının toplum üzerindeki etkisini ve masum bir genç kadının hayatını zindan etmekte ne kadar etkili olduğunu göstermekte olduğunu düşünüyorum.

Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru okunması gereken kitaplar listelerinde mutlaka bulunması gereken bir kitap. 40 yıl önce yazılmış ama bugün bazı şeyler hala aynı, roman hala güncel. Konu itibariyle zevk için okunacak bir tatil kitabı değil, fikirlerini ve edebiyat kültürünü geliştirmek isteyenlerin tercih etmesi gereken bir roman.

Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru tiyatro oyunu olarak hem Türkiye’de hem Almanya’da yıllarca sergilenmiş. Benim romanla ilgili tek üzüntüm almanca olarak okumuş olmam. Türkçe okusam romanı daha çok hisseder, olaylara ve ifadelere muhtemelen daha çok kızardım. Almanca okurken dikkatim ister istemez olayı ve dil kullanımını anlamaya yöneldi. Bir gün türkçesini de okumak istiyorum.

Agatha Christie’nin 11 Kayıp Günü

‘Üç hazinen var,

Onları gözet ve güvende tut.

Bunlardan birincisi aşk.

İkincisi hiçbir zaman çok fazla birşey yapmamak,

Üçüncüsüyse bu dünyada hiçbir zaman birinci olmamak.

Aşk insanı korkusuz kılar,

Fazla birşey yapmayanın yedekte daima birşeyler yapacak bol gücü olur.

Birinci olmamaksa kişinin yeteneklerini geliştirmesini ve olgunlaştırmasını sağlar.’

Agatha Christie

Okul yıllarında ve daha sonrasında okuduğum Agatha Christie romanları yazar hakkında bilgi edinmeme yardımcı olmadı. Belirli bir olayı anlatan psikolojik polisiye kitaplarından ve karakterlerden yazara ait belirli bir karakter çıkaramadım. Kitaplarını zevk almak için okudum, bittikten sonra büyük bir iz bırakmadılar, unuttum.

Dünyada Sheakespare’den sonra en çok okunan yazar Agatha Christie’imiş. Yazılarının kalitesini dönemdaşları ile karşılaştırmak mümkün değil. Edebi eserler yazmamış. Para kazanmak için yazmaya başlamış ve bir süre sonra sadece yazılarından para kazanarak yaşamış. Kendisi ünlü olmak için yazmadığı, üne değer vermediği, hayatını mümkün olduğunca gizli kapalı tuttuğu halde öldüğü zaman dünyanın en ünlü yazarıymış. Agatha Christie’nın 11 Kayıp Günü’nün yazarı Jared Cade bunda Agatha Christie’nın ortadan kaybolduğu 11 günün etkisinin büyük olduğunu düşünüyor ve bu 11 günü temel alarak Agatha Christie kimdir, nasıl bir hayat sürmüştürü toplamda 300 sayfada aktarıyor.

Dünyanın yakın geçmişindeki iki büyük savaşa, birinci ve ikinci dünya savaşına tanıklık etmiş, savaş yıllarında hastanede hemşire olarak görev yapmış, 25 yaşından 85 yaşına kadar yazım hayatını sürdürmüş bir yazar Agatha Christie. 60 yıl içinde roman, hikaye, oyun, şiir yazmış. Yazdığı eser sayısını yıllara bölünce sanki hiç durmamış, sürekli yazmış, üretmiş. Hayatını belirleyen olay aşık olduğu ilk eşinin onu aldattığını öğrenmesi olmuş. Aşk ve aldatılmanın acısını zaman zaman unutsa da hayatı boyunca bu hüznü taşımış.

Jared Cade bu biyografik kitapta Agatha Christie’nin ortadan kayboluşunun ilk eşini kızdırmak, onu yaptığına pişman etmek için olduğunu savunuyor. Agatha Christie tamamen özel amaçlı bir eylemde bulunsa da, ortadan kayboluşu o dönemde basının ilgisini çekmiş ve çeşitli yazıları yayınlanan az bilinen bir yazarken bir anda İngiltere’nin en bilinen insanı olmuş. Hergün gazetede kayboluşu üzerine tahminler, polis aramaları, eşi ile yapılan röportajlar yayınlanmış. Bundan sonra her kitabı okunmuş, beklenmiş. Kazandığı para ile aslında rahat ve varlıklı bir hayat sürdüğü halde, hep geçim kaygısı ile yazmaya devam etmiş. Romanlarındaki karakterlere kendisini, eşini, kayınvalidesini, yakın arkadaşlarını, akrabalarını ve eşlerinin sevgililerini yansıtmış. Hayatı yayıncılarla, hukuk ve vergi işleri ile uğraşmakla, taşınmalarla geçmiş. Yazardan bu kadar kapalı olarak bahsedildiği, kendi ağzından anlatılan konuların içindeki çarpıtmaların günyüzüne çıkarıldığı kitapta aslında yazarın zor bir karakterinin olduğu görülüyor. Aldatıldığı için ‘zavallı Agatha’ demek de çok mümkün olmuyor. Yaşadığı dönemde kadınların sosyal ve ekonomik statüsü düşünülükce Agatha Christie kendi ayakları üzerinde duran, ailesini geçindiren güçlü bir kadın profili çiziyor ve buna uygun olarak dolu dolu yaşıyor.

Jared Cade kitabın sonunda Agatha Christie’nin genel olarak mutlu bir hayat sürdüğünü ifade etse de, elde ettiği başarılar bu yönde olsa da, ben okuduklarımdan Agatha Christie’nin mutlu ve huzurlu bir hayat sürdüğü sunucuna ulaşamadım. Bu biyografik kitap sayesinde Agatha Christie’yi tanıdığım için, bundan sonra okurken onun içinde kopan fırtınaları, ketum karakterini, kadınlık ve eşlik duygusunun her iki kocası tarafından zedelendiğini ve çocuğunu mutlu etme kaygısında bir anne olduğunu bilerek, romanlarını seçerek okuyacağım.

Akhilleus’un Şarkısı

Ne okusam bilemez ve Yunanistan’da geçen birşeyler okumak isterken Madeline Miller’in Akhilleus’un Şarkısı kitabına denk geldim ve almanca versiyonunu okudum. Yunan mitolojik isimlerini almanca bir romanın içinde okurken konuyu takip etmek başlarda zor oldu, ancak zamanla alıştım. Kitabı, yazarın anlatımını çok sevdiğimi söyleyemem. Benden sonra okuyan alman arkadaşımsa, elinden bırakmamacasına, gözleri ağrıyana kadar okumuş ve çok beğenmiş. O yüzden türkçe okusam daha farklı düşünür müydüm bilmiyorum. (İthaki Yayınları türkçe versiyonunu basmış.)

Yazar Madeline Miller bildiğimiz Troya savaşı hikayesini, Akhilleus’u ana karakter konumuna getirerek, Patroklos’un ağzından anlatmış. Kitap incelemeleri yazan bir başkasının da yorumuna katılarak diyorum ki; ‘Yazar bütün tarihi çerçeve ve kişiler aynı kalacak şekilde, bir hikayenin içini doldurmuş’. Bunun için yaratıcılık ve iyi yazarlık diyemiyorum. Fakat yazar bu romanla Birleşmiş Milletler’de çeşitli ödüller ve övgüler almış.

Akhilleus’un yaşamı gibi efsanevi, tarihi bir romanı okumanın iyi yanı okuru tarihe yaklaştırması ve bilgi verici olması. Konu Yunanistan’da başlayıp bugünki Türkiye topraklarına uzandığı için uluslararası alanda coğrafya bilgisine katkıda bulunup buraları tanıtması. Kitabın en sevdiğim yanı ise Akhilleus ve Patroklos’un birlikte büyüdükleri, denizde yüzdükleri ve incirleri üçer beşer yedikleri kısımlar. Okurken Türkiye’yi ve yaz tatillerini özledim.

Akhilleus’un şarkısı Çok Satanlar bölümüne yakışır şekilde pek kafa yormayı gerektirmeyen, iyi vakit geçirmek için okunacak bir kitap. Bitirince Troya filmini tekrar izledim. Kitap ile film ve Homeros’un İlyada’sı arasında farklar var. Olayların doğrusunu öğrenmek için bir gün İlyada’yı da okuyacağım.

Anayurt Oteli

Yalnızlık ve psikolojik çöküş üzerine yazılmış yüzlerce roman olabilir. Murakami’nin yediyüz sayfalık Zemberekkuşu’nun güncesi gibi, okurken işkence çekebilir, yalnızlığı hissedebilirsiniz. Anayurt Oteli sadece 108 sayfa. 108 sayfada bugün ve geçmiş birbirine geçerek, ana Karakter Zebercet’in uzaktan normal kabul edilen hayatında yaşadığı içsel çöküş okurun içselleştirmesine gerek olmadan aktarılmış.

Zebercet, dış görünüşü ile herkes gibi biri. Ne geçmişinde ne bugününde sıradışı bir olay var. Hayatını kurması gerekmemiş, içinde bulunduğu şartlarda yaşamış. Ne sevmiş ne sevilmiş. Sadece yaşamış, dünyaya geldiği için. Sağlıklı düşünemiyor, kendi yaptıklarının sonucunu ölçemiyor, kendisi ve çevresindeki kimse için birşey istemiyor. Herkesin gördüğü, konuştuğu fakat aynı zamanda görmezden geldiği, varlığının kimseye etkisi olmayan, eksikliği hissedilmeyen insanlardan.

Anayurt Oteli Anadolu’nun bir kasabasında, eski bir köşkten çevrilmiş bir otel. Sahibi olan ailenin geçmişi, kasabadakilerin yaşamları, Zebercet’in sapkınlığı Türk insanının yapısını anlatıyor. Genelleme yapmak doğru olmasa da, olaylar, ilişkiler o kadar doğal seyrinde anlatılıyor ki, ‘hayır canım, kim böyle yaşar, hangi ailede olur bu’ demek mümkün olmuyor. Şehirde yetişmiş birinin gözüyle Anadolu’daki kadın cinayetleri anlaşılamayabilir. İstanbul ve küçük Anadolu kasabaları arasındaki fark hissedilemeyebilir. Romanda her ne kadar yabancı olduğum yaşam tarzları anlatılsa da, Zebercet oturuşu kalkışı, yaşayışı ile o kadar ‘bizden’ ve normal ki, tehlikeli olduğunu kimse fark etmiyor. Yalnızlıktan, iletişimsizlikten normal bir insan deliriyor.

Anayurt Oteli 1973’te yazılmış. O günden bugüne sosyal hayatımızda, dilimizde ne değişti? Yusuf Atılgan’ın yazım kalitesine, konuyu işleyişine bakarak bugün daha çok dışarıdan etkilendiğimizi ama kendimizi dilce ve bilinç düzeyinde çok da geliştirmediğimizi düşünüyorum. Geçmişte bugünkünden daha iyi konuşup yazıldığını, düşüncelerin daha özgürce ifade edilebildiğini düşündürüyor bana Anayurt Oteli.

Romana dayanarak Ömer Kavur Anayurt Oteli filminin seneryosunu yazmış, yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlenmiş. 1987’de Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü almış. Bugün seyrettiğimiz filmlere bakarak Anayurt Oteli filminin kalitesini ölçemiyorum. Kitapla örtüşen bir film olsa da, kitap geçmişe gidiş gelişlerle okura çıkardığı zorlukla Zebercet’in kafa karışıklığını daha net hissettiriyor diyebilirim.

Karartma Geceleri

1944 yılı, İstanbul sokakları. Nişantaşı, Cağaloğlu, Kapalıçarşı, Fatih, Edirnekapı, Topkapı…

Okurken kendimi hem evimde hem de evime yabancılaşmış hissettiğim bir roman Karartma Geceleri. Aslında ben yabancılaşmadım, evim, İstanbul değişti. Şimdi İstanbul’a gittiğimde üniversite yıllarımdaki halinden eser yok. Otobüs duraklarını, nerde inip nerde bineceğimi bilirdim. Artık her gittiğimde güzergahların, durakların değiştiğini görüyorum. Yeni yapılan gökdelenlerin etkisiyle, eski apartmanlar olduğundan daha da eski geliyor göze. Yolda yürümeyi, derli toplu giyinmeyi bilmeyenler, daha dün İstanbul’a gelenler İstanbul sokaklarını dolduruyorlar. Şehir merkezindeki bir durakta, bir cafede tanıdıkla karşılaşınca şaşırıyor insan, 20 milyonluk şehirde randevulaşmadan denk gelme ihtimali nedir ki? Romanın ana karakteri öğretmen Mustafa Ural ise 1944 senesinde polisten kaçarken sürekli yayan olarak bir semtten diğerine geçiyor. Horhor, Nişantaşı, Rumeli Caddesi, Karagümrük İlköğretim okulu, Pertevniyal Lisesi, Agop’un kahvesi arasında gidip geliyor. Tanıdıklara, eski ahbaplara denk geliyor. Her an onu tanıyan ve ihbar edebilecek birilerine rastlamaktan korkarak dolaşıyor.

İkinci dünya savaşının bitimine doğru sol görüşlü aydınların siyasi rejimden, faşist yönetimlerin yasalarından nasıl etkilendiklerini aktaran roman dönemin toplumsal siyasi ve ekonomik resmini çiziyor. Savaş dönemi çaya, kahveye hasret geçiyor. Ekmek karneyle veriliyor, Buğday almanlara gidiyor. Almanlar Türkiye sınırına dayanmış, politikacılar savaşa girmemek, taraf olmamak için çaba sarf ediyor. Hem sol hem sağ görüşlüler tutuklanıyor. Mustafa Ural toplatılan şiir kitabı yüzünden her yerde aranıyor. Adam asmak hala mümkünken, yakalanınca başına ne geleceğini bilemiyor. Bir şiir kitabı yazmak, görüşünü savunmak, adi suçlardan daha ağar cezalar alıyor. O kaçmayı tercih ediyor.

Kitabın 1974’te yazıldığını, 70’lerin sonlarına doğru Türkiye’de ve dünyada sağ sol çatışmalarının yaşandığını düşününce, sonrasındaki dönemlerde ailelerin neden politikadan uzak durduklarını, çocuklarını apolitik yetiştirdiklerini, eğitim sisteminin ve basılan kitapların neden suya sabuna dokunmayan daha yüzeysel bilgiler verdiğini anlıyorum.

Çoğu zaman tercüme romanlar okuyorum. Uzun zaman çeşitli cinayet romanları, efsanevi ve hayal ürünü romanlar okuduktan sonra anadilde iyi yazılmış bir roman kalbe dokunuyor, okuyanı içine çekiyor. O yüzden çok okumanın değil, seçerek iyi kitaplar okumanın ruha iyi geldiğini düşünüyorum. Karatma Geceleri akıp giden hikayesiyle beni yormadı ve mutlu etti. Karatma Geceleri ile gerçek bir okuma zevki yaşadım.

Karatma Geceleri filminde Tarık Akan, Nurseli İdiz, Engin Günaydın oynamış. Romanın bitiminde Youtube’dan oldukça kötü kalitede bir video olarak filmi izledik. Kitabı okurken aklımda Tarık Akan vardı ve bu okuma merakımı arttırdı. Film kitapla %95 örtüşüyor. Yine de kitap filmden çok çok daha güzel ve Rıfat Ilgaz’ın vermek istediği fikri daha iyi aktarıyor.

Halali

Halali Ingrid Noll’un 2018’de çıkan romanı. Romanda 1950’lerde Bonn halen Almanya’nın başkenti iken, doğu ve batı almanya arasında casuslar cirit atarken içişleri bakanlığında çalışan 20’lerindeki iki sekreterin para kazanma mücadelesi ve erkekleri avlama maceraları anlatılıyor. 

Bu romanında Ingrid Noll geçmiş ve bugün arasında gidip gelmeyi tercih etmiş. Olaylar bir büyükannenin ağzından gençliğinde yaşadığı maceraları torununa aktarması vesilesiyle dile getirilmiş. Yazar bugünkü sevgili ilişkileri ile 1950’lerdeki mesafeli ilişkileri, telefonun sadece belirli evlerde olduğu günlerden, herkesin akıllı telefonlarla arkadaşlık ettiği günlere uzanan yaklaşık 70 yıllık bir zaman farkını yansıtmaya çalışmış. 

Ingrid Noll bütün hikayelerini kendi dilinden ve bir kadının gözünden anlatır. Kimi zaman evde kalmış bir kız kurusu, kimi zaman dul kalmış üç çocuklu bir kadın romanın ana karakteri olur ve hep erkekler bir şekilde ölür. Öldüren olayı örtbas eder ve yaptığı yanına kalır. Halali’de de bu çerçeve korunmuş. Önceki romanlarda bazen sesli gülerken, bu kez hemen hemen hiç gülmedim. Kara mizah ile gençliğin masumluğu, düşüncesizliği bu romanda tam oturmamış. Hatta bana kalırsa anlatımda bazı yerlerde boşluklar kalmış. 

Ingrid Noll’un 85 yaşında, yazım hayatına halen aktif olarak devam eden bir yazar olduğunu düşünerek, bu romandaki zayıflığı biraz yaşına bağlıyorum. Her ne kadar memnun olmadığım bir roman olsa da, Ingrid Noll’ün diğer eserleri gibi okunması ve takibi kolay, sıkmayan bir roman olduğunu söyleyebilirim. 

 

Deniz Kurdu

Deniz Kurdu’nu aylar önce Isparta’dayken aldım, okudum. Onu okuyana kadar uzunca bir süre zihnim sevdiklerimin sağlığı, ölümü ve ölüm korkusu konularıyla meşguldü. Gereksiz endişeler, birlikte vakit geçiremediğim, yanında olamadığım sevdiklerimden aniden ayrılma korkusu hayattan keyif almama engel oluyordu. Elimde olmayan, asla önceden bilemeyeceğim şeylerle kafamı meşgul ediyordum. Deniz Kurdu’nu okumak beni o yüksek edebiyat, aşırı duyarlı ve ince fikirli, empatik insan dünyasından çıkardı.

Deniz Kurdu’nda hikayeyi anlatan Humphrey bir edebiyat eleştirmeni, varlıklı bir aileden geliyor, sınırları var ve hayatını genel olarak ufak tefek kaygılarla laf atışmaları ile geçiriyor. Bir deniz kazası sonrası Kaptan Wolf Humphrey’in hayatını kurtarıyor ve onu bırakmıyor. Bundan sonra Humphrey’in zamanı kendini Wolf’un gemisindekilere ispat etme ve hayatta kalma çabası ile geçiyor.

Bu romanı okurken beni iç dünyamın derinliklerinden çıkaran, korkularımın üstünü çizmemi sağlayan Kaptan Wolf’un ölüme karşı umarsızlığı, onu su içmek kadar doğal görmesi ve korkmaması oldu. Korkunun ecele faydası yok. Zevkin sefanın sonu yok. Romanda vahşiliğin ve acımasızlığın insanlıkla birleştiği yerde edebiyat var. Kabalığın arkasında da edebi zeka, büyük düşünürlerin hayata bakışı var.

Japon yazarlar hayatı ince ince yazarken, detaylara dikkat eder, olaylar üzerinde dururken, Jack London maceraları çok uzatmadan heyecanı merakı koruyarak anlatıyor, hayatı basitleştiriyor. Bazen bir olayın arka planını daha çok bilmek isterken o lafı uzatmıyor. Diğer yazarların yarattığı derin düşünme, sorgulama alışkanlığını bir anda yerle bir ediyor. Kaba kuvvetin hüküm sürdüğü, insanın hayvanları avlayıp ticari amaçla kullandığı ve sömürdüğü bir dünyada ne inceliği? İnceliğe yer yok. Düşünen değil saldıran, doğru davranmaya çalışan değil uyanık olup karşısındakini tuzağa düşürenin karnı doyuyor. Olaylara anlam yüklemek, üzerinde durmak sadece yoruyor. Politik çıkarımlar yapmadan vahşeti gözler önüne seriyor ve mesaj vermiyor. Ne olursa olsun önüne ve ileriye bakacak düne takılmayacaksın. Söz konusu kendi sağlığında olsa, acıyı yaşayacaksın ve geçecek. Fiziksel acı fiziksel olarak kalabilir bu ruh hastalığına dönüşmeyecek. İnsanın insan tarafı ve maddi yanı birbirinden ayrı olacak.

 

Kitapların iyileştirici gücüne inanıyorsak eğer, Jack London’ın sağlıklı bir dünya görüşü olduğunu bilip, onu okuyarak maceradan maceraya koşabilir, hayatı daha kolay yaşayabiliriz. Yaşamdan, okumaktan zevk almak istiyorsak, okurken günlük hayatı unutmak istiyorsak, Jack London ideal bir yazar.

Sineklerin Tanrısı

Sineklerin Tanrısı, William Golding tarafından yazılmış ve yazara 1954 nobel edebiyat ödülünü kazandırmış bir alegori. Atom çağında savaş bölgesinden güvenli bir bölgeye kaçırılan İngiliz çocukların uçağı düşüyor, yaşları 6 ile 12 arasında değişen çocuklar cennet adası ya da mercan adası diyebileceğimiz bir adada hayatta kalmaya çalışıyorlar.  Kitapta büyüklerin dünyasında yaşananlar küçüklerin dünyasına aktarılıyor. Golding açıkça bir kurumu ya da kişileri eleştirmiyor. İngiliz hayat tarzını çocukların dış görünüşleri, konuşmaları ve kavgalarını genel toplumsal yapının çarpıklığını vurgulayarak aktarıyor.

Kitapta olaylar çocukların adaya düşmesi ile başlıyor. Çocuklar büyüklerden gördükleri gibi organize olabilmek için 12 yaşındaki Ralph’i şef olarak seçiyorlar. Çünkü ilk kez Ralph denizde bulduğu bir deniz kabuğunu öttürerek bütün çocukları topluyor. Burada ilk bakışta yönetim için seçtiğimiz kişilerin kim olduğunu ne yaptıklarını ve ne vaad ettiklerini düşünmeden seçimlerde bulunduğumuzu görüyoruz. Sonra kafası daha iyi çalıştığı halde fiziksel özelliklerinden dolayı dışlanan Domuzcuk’u, iyiliğinden dolayı bastırılan Simon’u, vahşiliğinden dolayı kendi şefliğini ilan eden Jack’i ve katil Roger’i görüyoruz. Küçük canavarlar zamanla adayı altüst ediyorlar. Kötü büyükler küçükleri yönetebilmek için gerçekte olmayan bir canavarı kullanıyorlar. Küçüklerin açlığından, cahilliğinden, güçsüzlüğünden faydalanıyorlar. 

Okurken hem Birleşmiş Milletlerin kuruluşunu hem İngiliz sömürgeciliğini düşündüm. 66 yıl önce yayımlanan roman bugün hala geçerli, hala hayatımız aynı kurallara ya da kuralsızlık ve kanunsuzluklara göre şekilleniyor.  

Okuduğum diğer nobel ödüllü yazarlara ve kitaplara kıyasla, Sineklerin Tanrısı’nın daha çok okunduğu ve daha çok yorumlandığı izlenimine kapıldım. Kitap Good Reads’te ve WordPress’te çokça yorumlanmış, bazıları kitabı dört kez okumuş. 

Bana kalırsa Golding’in yazımdaki başarısının arkasında hayat tecrübesi ve yazarlık dışında bir mesleğinin (öğretmenlik) olmasının etkisi var. 250 sayfalık kitap okuru zorlamıyor, birbiri arkasıra gelişen olaylar merakı canlı tutuyor ve tek seferde uzun uzun betimlemeler yapılmadan karakterler ortaya çıkıyor. Golding görüşlerini okuru herhangi bir ikileme sürüklemeden, soru cevap oyunları ile, bilinmezliklerle yormadan aktarıyor. 250 sayfa bittiğinde dünya üzerindeki genel adaletsizliği görüyoruz. Bana dokunan konu hep aynı oluyor; zaman geçiyor ancak biz toplum olarak bir arpa boyu yol alamıyoruz. Hep aynı olayları yaşıyoruz. Çünkü insanlar değişmiyor ve mevcut – yanlış – bilgilerini bir sonraki nesle aktarıyorlar. Bu kitabı okuyan biri bugün İngiltere’de neden hala bir kraliyet ailesi kavramının olduğunu, neden hepimiz gibi olan insanlara bir kesimin hayranlık duyduğunu daha iyi anlar. 

Son zamanlarda İngiliz edebiyatının farklı türleri ve dönemlerinden okuduğum için bildiğimiz yanlışların İngilizler tarafından da bilindiğini görmek hoşuma gitti. İngilizler eserlerini kitlelere duyurabiliyor. Bir adada yaşayan insanların sosyal hayatı Anadolu insanı tarafından da biliniyor. Sarışın, eli yüzü düzgün, haftasonu Midillisi ile dolaşan çocuk Ralph, kabul gören İngiliz tiplemesi olarak ifade ediliyor. Bu tipleme romanda her ne kadar övülmese de, en nihayetinde okunduğu yörelerde İngilizlerin daha üstün daha varlıklı bir hayatı olduğu izlenimini yaratıyor. Ralph’e kıyasla Anadolu’da at binen bir çocuk mutlaka başla türlü anlatılır ve yazılırdı.

Sineklerin Tanrısı en başta İngilizleri eleştirdiği halde yazar görüşlerini ifade ettiği için  kötü tecrübeler yaşamak zorunda kalmamış. Yazar olarak tanındıktan sonra öğretmenliği bırakıp 5 kitap daha yazmış. İngilizleri ne kadar eleştirsek de Sineklerin Tanrısı’nın İngiltere’de okullarda okutulmasını toplumsal değerlerin yükseltilmesi ve birlikte daha barışçıl bir ortamda yaşamak için bir adım olarak görebilir, eleştiri kültürünün gelişmesini sağladığını söyleyebiliriz. Eğitim çağındaki çocuklar mutlaka iyi ifade edilmiş metinleri okuyarak kendilerini ifade etmeyi ve savunmayı öğrenirler. Bu da İngilizlerin tipik bir davranışı olsa gerek ki, kitapta da çocukların çokça toplanıp konuşması ancak iş yapmaya gelince herkesin oyuna dalması konu ediliyor. Yine kıyaslama yapacak olursak, buradan neden İngilizlerin diplomaside geliştiğini, Türklerin ise konuşmayı bilmediğini ancak üretken olduğunu çıkarabiliriz. 

Son olarak romanın beğendiğim bir diğer yanını söylemek istiyorum. Kitap Mina Urgan tarafından tercüme edilmiş. Okurken tek bir yerde bile yazım ve ifade bozukluğuna rastlamadım. Sineklerin Tanrısı başından sonuna zihni çalıştırarak ilgi uyandırarak okunuyor. Mutlaka okunması gereken bir eser.