Halali

Halali Ingrid Noll’un 2018’de çıkan romanı. Romanda 1950’lerde Bonn halen Almanya’nın başkenti iken, doğu ve batı almanya arasında casuslar cirit atarken içişleri bakanlığında çalışan 20’lerindeki iki sekreterin para kazanma mücadelesi ve erkekleri avlama maceraları anlatılıyor. 

Bu romanında Ingrid Noll geçmiş ve bugün arasında gidip gelmeyi tercih etmiş. Olaylar bir büyükannenin ağzından gençliğinde yaşadığı maceraları torununa aktarması vesilesiyle dile getirilmiş. Yazar bugünkü sevgili ilişkileri ile 1950’lerdeki mesafeli ilişkileri, telefonun sadece belirli evlerde olduğu günlerden, herkesin akıllı telefonlarla arkadaşlık ettiği günlere uzanan yaklaşık 70 yıllık bir zaman farkını yansıtmaya çalışmış. 

Ingrid Noll bütün hikayelerini kendi dilinden ve bir kadının gözünden anlatır. Kimi zaman evde kalmış bir kız kurusu, kimi zaman dul kalmış üç çocuklu bir kadın romanın ana karakteri olur ve hep erkekler bir şekilde ölür. Öldüren olayı örtbas eder ve yaptığı yanına kalır. Halali’de de bu çerçeve korunmuş. Önceki romanlarda bazen sesli gülerken, bu kez hemen hemen hiç gülmedim. Kara mizah ile gençliğin masumluğu, düşüncesizliği bu romanda tam oturmamış. Hatta bana kalırsa anlatımda bazı yerlerde boşluklar kalmış. 

Ingrid Noll’un 85 yaşında, yazım hayatına halen aktif olarak devam eden bir yazar olduğunu düşünerek, bu romandaki zayıflığı biraz yaşına bağlıyorum. Her ne kadar memnun olmadığım bir roman olsa da, Ingrid Noll’ün diğer eserleri gibi okunması ve takibi kolay, sıkmayan bir roman olduğunu söyleyebilirim. 

 

Deniz Kurdu

Deniz Kurdu’nu aylar önce Isparta’dayken aldım, okudum. Onu okuyana kadar uzunca bir süre zihnim sevdiklerimin sağlığı, ölümü ve ölüm korkusu konularıyla meşguldü. Gereksiz endişeler, birlikte vakit geçiremediğim, yanında olamadığım sevdiklerimden aniden ayrılma korkusu hayattan keyif almama engel oluyordu. Elimde olmayan, asla önceden bilemeyeceğim şeylerle kafamı meşgul ediyordum. Deniz Kurdu’nu okumak beni o yüksek edebiyat, aşırı duyarlı ve ince fikirli, empatik insan dünyasından çıkardı.

Deniz Kurdu’nda hikayeyi anlatan Humphrey bir edebiyat eleştirmeni, varlıklı bir aileden geliyor, sınırları var ve hayatını genel olarak ufak tefek kaygılarla laf atışmaları ile geçiriyor. Bir deniz kazası sonrası Kaptan Wolf Humphrey’in hayatını kurtarıyor ve onu bırakmıyor. Bundan sonra Humphrey’in zamanı kendini Wolf’un gemisindekilere ispat etme ve hayatta kalma çabası ile geçiyor.

Bu romanı okurken beni iç dünyamın derinliklerinden çıkaran, korkularımın üstünü çizmemi sağlayan Kaptan Wolf’un ölüme karşı umarsızlığı, onu su içmek kadar doğal görmesi ve korkmaması oldu. Korkunun ecele faydası yok. Zevkin sefanın sonu yok. Romanda vahşiliğin ve acımasızlığın insanlıkla birleştiği yerde edebiyat var. Kabalığın arkasında da edebi zeka, büyük düşünürlerin hayata bakışı var.

Japon yazarlar hayatı ince ince yazarken, detaylara dikkat eder, olaylar üzerinde dururken, Jack London maceraları çok uzatmadan heyecanı merakı koruyarak anlatıyor, hayatı basitleştiriyor. Bazen bir olayın arka planını daha çok bilmek isterken o lafı uzatmıyor. Diğer yazarların yarattığı derin düşünme, sorgulama alışkanlığını bir anda yerle bir ediyor. Kaba kuvvetin hüküm sürdüğü, insanın hayvanları avlayıp ticari amaçla kullandığı ve sömürdüğü bir dünyada ne inceliği? İnceliğe yer yok. Düşünen değil saldıran, doğru davranmaya çalışan değil uyanık olup karşısındakini tuzağa düşürenin karnı doyuyor. Olaylara anlam yüklemek, üzerinde durmak sadece yoruyor. Politik çıkarımlar yapmadan vahşeti gözler önüne seriyor ve mesaj vermiyor. Ne olursa olsun önüne ve ileriye bakacak düne takılmayacaksın. Söz konusu kendi sağlığında olsa, acıyı yaşayacaksın ve geçecek. Fiziksel acı fiziksel olarak kalabilir bu ruh hastalığına dönüşmeyecek. İnsanın insan tarafı ve maddi yanı birbirinden ayrı olacak.

 

Kitapların iyileştirici gücüne inanıyorsak eğer, Jack London’ın sağlıklı bir dünya görüşü olduğunu bilip, onu okuyarak maceradan maceraya koşabilir, hayatı daha kolay yaşayabiliriz. Yaşamdan, okumaktan zevk almak istiyorsak, okurken günlük hayatı unutmak istiyorsak, Jack London ideal bir yazar.

Sineklerin Tanrısı

Sineklerin Tanrısı, William Golding tarafından yazılmış ve yazara 1954 nobel edebiyat ödülünü kazandırmış bir alegori. Atom çağında savaş bölgesinden güvenli bir bölgeye kaçırılan İngiliz çocukların uçağı düşüyor, yaşları 6 ile 12 arasında değişen çocuklar cennet adası ya da mercan adası diyebileceğimiz bir adada hayatta kalmaya çalışıyorlar.  Kitapta büyüklerin dünyasında yaşananlar küçüklerin dünyasına aktarılıyor. Golding açıkça bir kurumu ya da kişileri eleştirmiyor. İngiliz hayat tarzını çocukların dış görünüşleri, konuşmaları ve kavgalarını genel toplumsal yapının çarpıklığını vurgulayarak aktarıyor.

Kitapta olaylar çocukların adaya düşmesi ile başlıyor. Çocuklar büyüklerden gördükleri gibi organize olabilmek için 12 yaşındaki Ralph’i şef olarak seçiyorlar. Çünkü ilk kez Ralph denizde bulduğu bir deniz kabuğunu öttürerek bütün çocukları topluyor. Burada ilk bakışta yönetim için seçtiğimiz kişilerin kim olduğunu ne yaptıklarını ve ne vaad ettiklerini düşünmeden seçimlerde bulunduğumuzu görüyoruz. Sonra kafası daha iyi çalıştığı halde fiziksel özelliklerinden dolayı dışlanan Domuzcuk’u, iyiliğinden dolayı bastırılan Simon’u, vahşiliğinden dolayı kendi şefliğini ilan eden Jack’i ve katil Roger’i görüyoruz. Küçük canavarlar zamanla adayı altüst ediyorlar. Kötü büyükler küçükleri yönetebilmek için gerçekte olmayan bir canavarı kullanıyorlar. Küçüklerin açlığından, cahilliğinden, güçsüzlüğünden faydalanıyorlar. 

Okurken hem Birleşmiş Milletlerin kuruluşunu hem İngiliz sömürgeciliğini düşündüm. 66 yıl önce yayımlanan roman bugün hala geçerli, hala hayatımız aynı kurallara ya da kuralsızlık ve kanunsuzluklara göre şekilleniyor.  

Okuduğum diğer nobel ödüllü yazarlara ve kitaplara kıyasla, Sineklerin Tanrısı’nın daha çok okunduğu ve daha çok yorumlandığı izlenimine kapıldım. Kitap Good Reads’te ve WordPress’te çokça yorumlanmış, bazıları kitabı dört kez okumuş. 

Bana kalırsa Golding’in yazımdaki başarısının arkasında hayat tecrübesi ve yazarlık dışında bir mesleğinin (öğretmenlik) olmasının etkisi var. 250 sayfalık kitap okuru zorlamıyor, birbiri arkasıra gelişen olaylar merakı canlı tutuyor ve tek seferde uzun uzun betimlemeler yapılmadan karakterler ortaya çıkıyor. Golding görüşlerini okuru herhangi bir ikileme sürüklemeden, soru cevap oyunları ile, bilinmezliklerle yormadan aktarıyor. 250 sayfa bittiğinde dünya üzerindeki genel adaletsizliği görüyoruz. Bana dokunan konu hep aynı oluyor; zaman geçiyor ancak biz toplum olarak bir arpa boyu yol alamıyoruz. Hep aynı olayları yaşıyoruz. Çünkü insanlar değişmiyor ve mevcut – yanlış – bilgilerini bir sonraki nesle aktarıyorlar. Bu kitabı okuyan biri bugün İngiltere’de neden hala bir kraliyet ailesi kavramının olduğunu, neden hepimiz gibi olan insanlara bir kesimin hayranlık duyduğunu daha iyi anlar. 

Son zamanlarda İngiliz edebiyatının farklı türleri ve dönemlerinden okuduğum için bildiğimiz yanlışların İngilizler tarafından da bilindiğini görmek hoşuma gitti. İngilizler eserlerini kitlelere duyurabiliyor. Bir adada yaşayan insanların sosyal hayatı Anadolu insanı tarafından da biliniyor. Sarışın, eli yüzü düzgün, haftasonu Midillisi ile dolaşan çocuk Ralph, kabul gören İngiliz tiplemesi olarak ifade ediliyor. Bu tipleme romanda her ne kadar övülmese de, en nihayetinde okunduğu yörelerde İngilizlerin daha üstün daha varlıklı bir hayatı olduğu izlenimini yaratıyor. Ralph’e kıyasla Anadolu’da at binen bir çocuk mutlaka başla türlü anlatılır ve yazılırdı.

Sineklerin Tanrısı en başta İngilizleri eleştirdiği halde yazar görüşlerini ifade ettiği için  kötü tecrübeler yaşamak zorunda kalmamış. Yazar olarak tanındıktan sonra öğretmenliği bırakıp 5 kitap daha yazmış. İngilizleri ne kadar eleştirsek de Sineklerin Tanrısı’nın İngiltere’de okullarda okutulmasını toplumsal değerlerin yükseltilmesi ve birlikte daha barışçıl bir ortamda yaşamak için bir adım olarak görebilir, eleştiri kültürünün gelişmesini sağladığını söyleyebiliriz. Eğitim çağındaki çocuklar mutlaka iyi ifade edilmiş metinleri okuyarak kendilerini ifade etmeyi ve savunmayı öğrenirler. Bu da İngilizlerin tipik bir davranışı olsa gerek ki, kitapta da çocukların çokça toplanıp konuşması ancak iş yapmaya gelince herkesin oyuna dalması konu ediliyor. Yine kıyaslama yapacak olursak, buradan neden İngilizlerin diplomaside geliştiğini, Türklerin ise konuşmayı bilmediğini ancak üretken olduğunu çıkarabiliriz. 

Son olarak romanın beğendiğim bir diğer yanını söylemek istiyorum. Kitap Mina Urgan tarafından tercüme edilmiş. Okurken tek bir yerde bile yazım ve ifade bozukluğuna rastlamadım. Sineklerin Tanrısı başından sonuna zihni çalıştırarak ilgi uyandırarak okunuyor. Mutlaka okunması gereken bir eser.