kitabimdakumlarvar

Okumak zamanla sınırlı, yazmak hayal gücü ile sınırsız


Yorum bırakın

Merdivenlerdeki Kadın

Tam Türkçeye tercüme edilmemiş kitapları Türkçe bir edebiyat bloğunda anlatmanın manası yok, artık almanca yazayım diyordum ki, Merdivenlerdeki Kadın’ın 2016’da Türkçe olarak Doğan Kitap tarafından yayınlandığını gördüm.

Merdivenlerdeki Kadın, Bernhard Schlink’ten, dünyaca ünlenmiş Okuyucu’nun yazarından yeni sayılabilecek bir kitap. Mannheim’daki kitapçıda Bernhard Schlink’in kitapları göz önünde yerlere konuyor. Belki de beni Diogenes Yayınevi’nin beyaz kapaklı kitapları çektiği için bana göz önünde geliyordur diyeceğim ama değil. Okuyucu Amerika’da satış listelerinde ilk 30’a giren ilk alman kitabıymış. Aldığı ödüller de cabası. Bernhard Schlink kendi halinde görünmekle beraber, başarılı hikayeler çıkaran bir adam. Hukuk geçmişi olan ve yıllarca yargıçlık yapan Schlink’in her kelimesi yerinde ve ölçülü. Okumayı seven biri konusuna bakmadan herhangi bir kitabını alıp rahatlıkla kitapçıdan çıkabilir, pişman da olmaz. Aynı zamanda dilinin de çok anlaşılabilir ve sade olduğunu düşünüyorum (ki bu edebiyatçılar arasında bazen mumla aranan bir özellik oluyor).

Merdivenlerdeki Kadın’ı bir yıl kadar önce almıştım. Kafam rahat olan bir zamanda keyif için okumak üzere bekletiyordum. Çok da iyi yapmışım. Paul Auster’ın bitmeyen 4321’inden sonra okunması kolay geldi. Üstelik uygulamada yaşlı erkeklerin ağzından anlatılan hikayeleri okumakta zorlanıp, genelde okumaktan vazgeçmeme rağmen.

Merdivendeki Kadın’da hikaye çok basit bir düzlemde kurulmuş. Bir tablo, resmi yapılan kadın, ressam, ressamı yaptıran adam ve avukat. Erkeklerin üçünün de kadına aşık olmaları veya aşık olduklarını sanmaları ama aslında kendilerini kadın üzerinde gerçekleştirmekten, onu hevesleri için kullanmaktan öte geçmemeleri… Yıllar sonra tekrar karşılaşan insanların 70 yaşında olmalarına rağmen ilişkilerindeki tavırlarının, kadına karşı tutumlarının aynı olması ve aslında hiç bir şeyin değişmemesi, yokluklarının varlıklarından iyi olması…

Hikaye böyle basit olmasına rağmen, olayın Avustralya’da geçmesi, içinde 70 yaşında bir avukatın bilgeliğini taşıyan, hayatın anlamına dair anlatımların olması stressiz bir okuma sağlıyor.

Hayatta neleri riske ederiz, neye başarı deriz, ne zaman mutlu olduğumuzu düşünürüz? Bu sorular tek sırada sorulduğunda çok sıkıcı gelebilir, bunu mu okuyacağım denebilir belki. Ama bunlar okuma esnasında olayların içinde, yaşanmışlıklarla, farkına varmalarla zorlamadan geliyor. Hayatın anlamını sorgulatmıyor. O yüzden hiç de sıkıcı olmuyor. 244 sayfayı çok kısa sürede bitirdim. Sanırım 12 gün içinde parça parça okudum, öyle çok da vakit ayırmadan, bir baktım sona gelmişim.

Kitabı incelemek için şuraya bir tık  ->  Kitap Yurdu

DSC_0120.JPG


Yorum bırakın

Mezar

’99 Depremi olduğunda Avcılar’da oturuyorduk. Gece depremle uyanıp dışarı çıkmış, sonraki 3 günü ve geceyi parkta geçirmiştik. Daha sonra üzerimizden korkuyu atıp biraz normalleşene kadar Çatalca’daki kulübede kalmıştık. Parkta geçirdiğimiz günlerde ve Çatalca’da elimde bu kitap vardı, iyi hatırlıyorum. Elimden bırakmadan, yemeden içmeden okuyordum.

15 yaşındayken okuduğum bir kitapta ne edebi dil, ne anlatım tarzı ne de başka bir şeye bakardım. Elime alıp okurken keyif alıyor muyum, hikaye ilgimi çekiyor mu, akıcı mı, anlayabiliyor muyum bunlar önemliydi. Zaten hikayelerden, kısa romanlardan daha uzunlarına yeni yeni geçiş yapıyordum. 528 sayfalık bu kitap bütün beklentilerimi karşılıyordu. Bir boksörle ilgili hiç gözlemim yoktu. Bana göre boksörler suç işleme eğilimi yüksek, şiddet seven insanlardı. Boksu spor olarak görmüyordum. Bir gencin boks maçlarından hayatını sürdürecek parayı kazanması çok ilginçti. Şimdi sayfaları karıştırdığımda kısa cümlelerden kurulu, günlük hayattan bir dille anlatılan hikayenin açıkça çok satanlar rafına ait olduğunu görüyorum.

Yazarı tanımak için biraz araştırınca Harold Robbins eserlerinin dünyada çok sattığı, hatta 1970 ve 80’lerin en çok satanı olduğu görülüyor. Mezar’ı Amazon’da A Stone for Danny Fisher adıyla ingilizce olarak bulmak da mümkün. 4.5 puanlık değerlendirme ile (bence) geçmiştekiyle aynı değere satılıyor.

Kitap Türkiye’de 1974 yılında Doğan Hızlan başkanlığında bir kurul tarafından hazırlanarak Altın Kitaplar Dar Dizi altında piyasaya sürülmüş. O zamanlar annem de alıp severek okumuş. Bir dönemin çok satanlarından Mezar’ı okumak isteyenlere sahafları öneririm. Ekşi sözlükte sahaflarda bulunduğu söyleniyor. 😉

Tavsiyeyi beğendiyseniz 💪 linki sosyal medyada paylaşmak için butonlar aşağıda👇

Yorumlarınızı beklerim.

dsc_11421275890033.jpg


Yorum bırakın

Karanlıktan Sonra

Karanlıktan Sonra, Mayıs 2017’de Türkçe olarak Doğan Kitap tarafından ilk baskısı çıkan bir Haruki Murakami eseri. Japonca olarak ilk basım tarihi ise 2004.

Murakami benim bugüne kadar çok ısınamadığım bir yazardı. Sebebi öncelikle Sahilde Kafka’daki oedipus kompleksi, sürekli bir kafa karışıklığı halini yansıtması ve bu duygu karmaşasının bir yerden sonra beni zorlamasıdır. Buna rağmen ününe saygı duyup bir kez daha şans vermek istedim. Bu kitaptan sonra da Murakami’ye daha çok zaman ayıracağım gibi görünüyor.

Karanlıktan Sonra kısmen düz ve acısız. Betimlemelerle, aşırı duygusallıkla boğulmamış, okur rahat bırakılmış. Sakin sakin Japonya’da sokakta bir gecenin nasıl geçebileceği anlatılmış. 24 saat açık 7/Eleven dükkanları, gece rahat rahat dışarıda dolaşanlar, işinden geç saatte çıkanlar, Tokyo’nun mahalleleri… Başka bir ülkeye ufak bir yolculuk, yeme alışkanlığından, insanların birbirlerine duydukları veya duyamadıkları yakınlıklara kadar. Hepsi bir genç kızın ablası için endişeler taşıdığı dönemde bir geceyi sokakta nasıl geçirdiğini anlatan hikayenin içine yerleştirilmiş.

Farklı olarak, bu kitapta rahat anlatımın içinde nihayet Murakami’nin başka bir yüzü daha görünüyor. Murakami, sadece kendi yarattığı amerikanvari japonları anlatmıyor, tüm toplumlarda geçerli olan bir karakter gelişimini de tanıyor ve aktarabiliyor. Kitaba konu olan iki kız kardeş birbirine taban tabana zıt karakterlere sahip ve Murakami bunu yavaş yavaş konuyu geliştirerek yeri geldiğinde sebepleri ile aktarıyor. Ben okur olarak, kendimi bulduğum satırlarda kitaptan tatmin olduğumu hissettim.

Genel olarak bakarsak, Karanlıktan Sonra için mutlaka okunmalı diyemem, ama neden okunmasın? Eğer rahat bir hafta sonu, kafa yormadan gündelik hayattan uzaklaştıracak bir kitap istiyorsanız, eh çok da kalın olmasın mümkünse diyorsanız, 180 sayfa bir hafta sonunda rahatlıkla okunabilir. Bu kitap yağmurlu kış aylarına daha çok yakışır.


Yorum bırakın

Delirmemek elde değil

Stefan Zweig, alman olmayan bir ‘almanca konuşan’. Viyana doğumlu bir Avusturyalı.  Ülkesini çok seven, orada yapılan ve yaşananlardan utanan, almanlara doğal olarak karşı olan bir aydın. İkinci Dünya Savaşı başlamadan önce, toplumdaki değişikliklerden rahatsız olup önce Birleşmiş Milletler’e, oradan da Brezilya’ya göç etmiş bir Yahudi. Bugün beyin göçü toplayan Almanya’da o zamanlar Zweig’ın değerleri kabul görmüyor. Nitelikli bir yahudi olması kötü ve çok tehlikeli. Savaş başlamadan önceki dönemde toplumdaki değişikliklerden etkilenen Zweig kendisine yönelik direkt bir saldırıya mağruz kalmadan çok önce ayrılıyor Avrupadan, fakat gittiği yerde benlik savaşı vermeye devam ediyor. Çünkü olanları kabul edemiyor. Sevdiği ülkesinden, vatanım dediği yerden savaş süresince gelen haberlerle kahroluyor, en nihayetinde dünyanın gidişatından dolayı yaşadığı umutsuzluktan dolayı savaşın bittiğini görmeden sevgilisi ile birlikte intihar ediyor.

Satranç, Zweig’ın en bilinen eseri. Edebiyata dair paylaşım yapan sosyal medya hesaplarında da en çok fotoğrafı paylaşılan kitaplardan biri. Bu yüzden çoğu zaman Zweig’ı tanımayanlar da Satranç’ı duymuş olabiliyorlar. Bu kitabı bu kadar ünlü yapan ise yazarın yaratıcılığı. Yoksa ikinci dünya savaşını anlatan çok kitap var. Okurken yine dili doğru konuşan olunca edebiyatın ne kadar tatmin edici olduğu fark ediliyor. Zweig da zaten dünya edebiyatına kazandırdığı eserleri ile hiç bir zaman yeterlilik bakımından sorgulanmıyor. Saygınlığı yıllar geçse de değişmiyor.

Satranç’ta Zweig savaşın deli saçmalığını, insanları delirten durumlarını anlatmak için güzel bir senaryo kurmuş. Aslında pek nitelikli olmayan, düşünsel becerileri gelişmemiş bir köylü, oyunun stratejilerini iyi öğrendiği için dünya satranç şampiyonu olmuş, namı almış yürümüş. Kaba, konuşmasını bilmeyen adam satranç tutkunlarını peşinden koşturur hale gelmiş. Bu adamın kimi simgelediğini çok düşünmeye gerek yok. Hitler akla geliyor hemen. Hikayede uzun yol yapan bir gemide dünya satranç şampiyonu ile ‘ya kazanırsam’ umuduyla, ne pahasına olursa olsun bir el oynamak isteyip, yenilmeye razı gelemeyen zenginler bir araya geliyorlar ve hep kaybediyorlar. Bir süre sonra satranç tutkunları arasında aniden beliren yaşlı bir adam, oyunculara önerdiği hamlelerle dünya şampiyonunu zorlamaya başlıyor. Oyunlar daha uzun sürüyor, hatta Satranç şampiyonunun kaybettiği de oluyor. Satranç’ı esas ‘yaratıcı’ yapan mevzu ise yaşlı adamın satranç oyunu ile olan hikayesi. O’nun yıllar önce gestapolar tarafından ‘nitelikli’ ve ‘çok tehlikeli’ bir esir olarak boş bir odaya aylarca kapatılarak toplumdan tecrit edilmesi, burada kendi kendine satranç oynarken en nihayetinde delirmesi… Bu delirme işte o dönemdeki aydınların köşeye sıkışmışlıkları, çıkmazda oluşları, ellerinden hiçbirşeyin gelmemesi ve en nihayetinde dışarıdan bir desteğe ihtiyaç duymalarını anlatıyor. Zweig savaşın bittiğini görememiş ama aslında ‘dışarıdan biri DUR! demeden’ oyunun bitmeyeceğini öngörebilmiş. Bu yüzden Zweig’da bir aydın öngörüsü, başkalarının acılarından üzüntü duyan hassas bir ruh bulunduğunu ve içinde bulunduğu şartları ince bir zeka, güzel bir dille anlatma yeteneği taşıdığını görmemek mümkün değil. Satırlar sadece anlatılan hikaye ile değil, cümlelerin akışı ile de büyülüyor. Yıllar süren savaş, insanların çektiği acı hepi topu 80 ila 100 sayfa kadar süren bir hikayede anlatılıyor. Kitap bittiğinde ne eksik ne fazla denebiliyor, sadece yüreğe bir tutam Stefan Zweig hayranlığı düşüyor.

Eğer Zweig intihar etmeseydi, savaşın bitişini görüp, Yahudilerin tüm güçleri ile almanları utandırmak, kendilerini dünyaya kabul ettirmek için kitaplar yazdıkları, filmler çektikleri bir dönemde yaşasaydı o zaman yorumum bambaşka olurdu. Kıyaslayacak olursak, Anne Frank’ın hatıra defteri de savaş sonrasında savaşı anlamak, insanların hislerini geriden takip edebilmek için bir kaynak ve değerli. Ancak kitabın ne kadar ticari değerlendirildiğini [Amsterdam’da müzeye çevirilen ev, film ve bugüne kadar pek çok dile çevrilip binlerce baskısı yapılan kitap], yahudi sempatisi yaratmak, duygu sömürüsü yapmak maksatlı kullanıldığını görünce asla okuyasım gelmiyor. Bizim gibi olaya dışarıdan bakanlar için ikinci dünya savaşındaki akıl bulanıklığını anlamak maksadıyla okunacak en kullanışlı kitaplardan biri olarak değerlendiriyorum Satranç’ı. Okurken edebiyatın, güzel konuşulan dilin, parlak zekanın verdiği zevkin yanı sıra, olayları belli bir maksat gütmeksizin, dönemi kendi bakış açısından yansıtmak için yazdığını hissetmek mümkün. Genel olarak bakıldığında psikolojik kitapları ile, bireysel olarak tanımadığımız, konuşmadan bilemeyeceğimiz, bazen de hissedip nereden geldiğini bilemediğimiz duygulara dolaylı açıdan ayna tutmayı başaran bir yazar Zweig. Bu nedenle de edebiyatçılar arasında haklı bir yere sahip.


Yorum bırakın

Hırsız

Hırsız için roman yazılır mı? Yazılabilir, ama bir italyan, ispanyol, ne bileyim bir amerikalı yazsa daha normal gelirdi. Oraların mafya hikayelerini okumaya alışkınız. İlk gördüğümde bu yüzden ilginç geldi bir japonun hırsızlıkla ilgili yazması. Haberlerde metroda kaybedilen cüzdan, kuruşuna dokunulmadan bulunuyor diye okuyoruz. 2015’te tek bir cinayetin dahi işlenmediği bir ülkeden bahsediyoruz. Neden Hırsız için bir roman yazmış bu adam? Bu düşüncelerle ve yeniden aslında bilinen ama benim henüz keşfetmediğim bir yazara ulaşmanın zevkiyle aldım kitabı. Kitabın arkasında da Die Welt’ten alıntı bir değerlendirme vardı. Değerlendirmenin tamamı şurada Die Welt . Önce kitabı okudum, sonra yoruma baktım ama okumaya dayanamadım, çünkü çok övmüşler (!).

Kitap klasik denebilecek yan kesicilik hikayeleri ile başlıyor. Yan kesici ama fakirlerden veya günlük kıyafetlerle dolaşanlardan değil, varlıklılardan çalıyor. Kendisi de bir yan kesici gibi giyinmiyor. Herkes gibi giyiniyor, bir iş kıyafeti var. Çarptığı kişinin parasını ve değerli ne varsa alıp, cüzdanı sahibine geri gönderiyor. Mafya tarafından mafyaya çalışmak için zorlanıyor. Daha doğrusu mafyanın beklemesi gerekiyor, adamı tehdit edecek birşey eline geçene kadar. Kaybedecek hiç bir şeyi olmayan Hırsız’ı tehdit edecek bir şey bulamadıkça iletişime geçmiyor. Ancak annesi tarafından hırsızlığa zorlanan bir çocuk bizim hırsızın hayatına girdiğinde mafyanın da eline bir şey geçmiş oluyor. Böylece de esas hikaye ile birlikte Hırsız’ı tanımaya başlıyoruz.

Okurken hırsıza kızgınlık duymamakla beraber, şefkat de duymanızı sağlamıyor yazar. Hırsızlık rutin bir iş, başkasının cüzdanına ulaşma anında yayılan sıcak bir his, tehlike, adrenalin ve bu bir zevk. Bu anlarda yaşıyor -yaşadığını hissediyor- hırsız. İsmi yok. Okudukça merak ediyorsunuz, şimdi ne gelecek, ne olacak diye ve böyle merak ederken de aslında kitabın neredeyse sonuna gelmiş oluyorsunuz. Başkasından en sevdiği şeyi almanın zevkiyle mutlu olan bir adam ve öteki kötüler, kötü olmak için kötü olanlar, başkalarının hayatında söz sahibi olmak için çaba sarf edip bundan zevk alanlar hepsi bir araya toplanıyor.

Aslında bu noktada sadece klişe laflar geliyor dilime, adamın kendisini, amaçsız yaşadığını anlatmak için. Çocukluğunda başlamış hırsızlığa. Onun olmayan ve olamayacak şeyleri başkasından sırf zevk için çalmış, çalmış ki diğerinin mutluluğu kursağında kalsın, halbuki kendisi için bir değeri yok, hırsızlık yaparken de aslında paraya ihtiyacı yok. Bu açıdan bakınca Fuminori Nakamura evrensel bir kitap yazmış oluyor ve eseri Avrupa’da bu kadar övgü alarak okunuyor. Bireyin hikayesinden genel soruna uzanmak, olayları kendi hislerini katmadan, yalın anlatmak az rastlanan bir nitelik. Kitabı alırken Japonlara özgü olayların, kültüre ait bir şeylerin eleştirilmesini beklerdim. Dünyaya açılan yazarlarda genel olarak gördüğüm bu. Kim kendi halkını geleneğini eleştiriyorsa dünyada değer görüyor. Bu konuda Nakamura beni şaşırttı. Hırsızı anlatıyor, mafyayı, gece kulüplerindeki bataklığı anlatıyor, ama tiksinmiyor, aşağılamıyor, küçük görmüyor, değiştirmeye çalışacak bir söylemde de bulunmuyor.

Sonuna kadar merakla, keyifle okunan bir kitap. Tüyler ürpertici bir gerilim değil bu linkte anlatıldığı gibi. Dünyaca ünlü diğer japon yazarlardan farklı olarak bugünü konuşuyor, şimdiki zaman edebiyatı yapıyor. Bu yüzden de yormuyor. Haruki Murakami’nin Sahilde Kafka’sını okurken fenalık gelmişti, oedipus kompleksinden ve sürekli söylemek istediğini söylemeyip ağzında gevelemesinden. Yukio Mişima’nın ölüme olan aşkı, her kitapta ölüp yeniden doğması da ‘hafif’ bunalım yaratıyordu. Japon edebiyatına, günlük hayatına merak salıp, kalın kitaplar okumak istemeyenler için ideal bir başlangıç olabilir Hırsız. Türkçesi Doğan Kitap tarafından basılmış. Okuyacaklara şimdiden keyifli okumalar dilerim.


Yorum bırakın

Im Cafe der verlorenen Jugend/ Kayıp Gençliğin Cafe’sinde

‘Manchmal erinnern wir uns gewisse Episoden in unserem Leben und brauchen Beweise, um ganz sicher zu sePain, dass wir nicht geträumt haben.’
‘Bazen hayatımızın belirli dönemlerini hatırlarız ve ispata ihtiyaç duyarız, rüya görmediğimizden tam olarak emin olmak için.’

Patrick Modiano’nun 2007 yılında yayımlanan eseri bu yıl başında kitapçıda karşıma çıktı. Rafların arasında dolaşırken gözüme rafa yapıştırılan ‘nobel ödüllü’ notu çarptı. Kitapçının arka tarafında, çok satanlardan oldukça uzak bir yere yerleştirilmişti Modiano’nun eserleri. Türkiye’de kitapçılarda depoda duruyormuş Modiano’nun eserleri, çok çok az satıyormuş çünkü, Nobel Ödülü alınca yeniden raflarda yerlerini bulmuşlar.

Ben, 2014 nobel ödülleri açıklandığı zaman araştırmak üzere adını not almıştım ama unutmuşum. Ancak kitabı aldıktan sonra yazarı araştırınca hatırladım, ödül aldığı zaman ‘bu kim?’ dediğimi. Tahminciler kazanma şansını 9/1 açıklamışlardı ve kazanınca genel olarak bir ‘Patrick Modiano da kim?’ etkisi oluşmuştu.

Patrick Modiano ikinci dünya savaşının sona erdiği yıl Paris’te dünyaya gelmiş. 30’un üzerinde kitabı yayınlanmış İtalyan yahudisi bir yazar. Eserleri melankolik, şiirsel ve akıcı olarak değerlendiriliyor. Fransa’da çok sayıda ödül almış yazarın, Türkiye’de göz önünde olamaması sanırım küçük bir pazarlama sorunu. Sorun öyle ki, Wikipedia’da Türkçe olarak Patrick Modiano tanıtımı bulunmuyor. Ancak Nobel Ödülünü aldıktan sonra yazılan blog yazılarından ve Can Yayınları ile yapılan röportajdan bilgi edinebiliyorsunuz.

‘Kayıp Gençliğin Cafesi’nde’yi alırken hevesliydim, araştırmalar sonrasında okunmadığını öğrenince ise beğeneceğimden şüphelendim. Fakat son zamanlarda en rahat okuduğum, akıcı ve sonuna kadar merak ettiğim bir kitap oldu. Paris’teki bohem hayatı biraz hissettim ve hiç sıkılmadım. Farklı kişilerin ağzından Cafe Conde’de takılan gençlerin bir dönemini, parasızlık ile beraberindeki stressizliği anlatıyor ve olayı Louki üzerinde kilitliyor yazar. İçinde hep bir melankoliyi, tutkuyu, merakı barındıran kesitler birbirine ustalıkla örülmüş. Farklı kişiler tarafından anlatılan hikayeler ve kişiler daha sonra yeniden karşımıza çıkıyor, olaylar birbirini kopmadan tamamlıyor.

Bana öğrencilik yıllarımı, cafelerde geçirdiğimiz zamanları, İstanbul’da aynı sokakları bıkmadan usanmadan arşınlayışımızı hatırlatan bu roman pazar günümü güzelleştirdi. Henüz okumayanların bir solukta okuyacakları kanaatindeyim. Kitabın son sayfalarındaki şu sözde ise kendimi buldum:  ‘Bazen hayatımızın belirli dönemlerini hatırlarız ve ispata ihtiyaç duyarız, rüya görmediğimizden tam olarak emin olmak için.’

Bahsettiğim tanıtım sorunundan dolayı olsa gerek, romanın maalesef henüz Türkçe tercümesi bulunmuyor. Modiano’nun Türkçeye kazandırılan eserleri, Can, Varlık ve Tudem Yayınları tarafından basılmış.

 

 


Yorum bırakın

Bereket Denizi

Bereket Denizi için Mişima, ‘Bu kitaplara yaşamla ve bu dünya ile ilgili hissettiğim ve düşündüğüm herşeyi yansıttım’ demiş. Kendisi de kitaplar tamamlandıktan bir süre sonra halkın gözü önünde ölümünü gerçekleştirmiş. Japonya’yı tanımak, Japonları anlayabilmek için Japoncadan Türkçeye tercüme edilen eserleri araştırdığım esnada Mişima’nın bu tutumu kitapları alma kararımda etkili oldu. Ancak acı çeken bir yazardan gerçek Japonya’yı okuyabileceğimi düşündüm. Japonların neden basit olaylar karşısında intiharı tercih ettiklerini bir başkası daha iyi anlatamazdı, doğruymuş.

Mişima hikayesine Meiji döneminin son zamanlarından başlıyor, dünya savaşları ve sanayileşme sürecinde ülkenin yaşadığı değişiklikleri bireylerin yaşam tarzlarındaki farklılaşma üzerinden anlatıyor. Dünyayı kendi açısından gösterip ölümün bir aklanma, bir kurtuluş ve bir yeniden başlangıç anlamına geldiğini okura iliklerine kadar hissettiriyor.  Hikayeye başından sonuna bakıldığında  Mişima’nın batı etkisine giren Japonya’nın kirlenmişliğinden neden nefret ettiği, neden hayatına son verecek kadar dünyaya öfke duyduğunu anlamak mümkün oluyor. Olayların işlenişi, karakterlerin seçimi, ana karakterin dört kitaba da hakim olan dünya görüşü, bu dünyada yaşayıp kendisini yaşama ait hissetmeyişi Mişima’nın tükenmişliğini ve intiharını açıklıyor.

Ana karakter Honda üzerinden, dünyadaki gelişmeleri izleyip, hayattaki dünyevi hislerin, öfkelerin, tutkuların yanından teğet geçip gidişine şahit olan soğuk kanlı bir avukatın yetişme, gelişme, olgunluk ve yaşlılık dönemindeki olaylar aktarılıyor. Hikaye olaylara dahil olamayan, insani duygulara, dürtülere kendini yabancı hisseden, tutkuyla yaşayamadığı için hayıflanan Honda’nın kendini aklı selim bulmasıyla, yaşamını anlamsız bulması arasında gidip geldiği bir çizgide seyrediyor. Zaman geçtikçe yeniden doğan bir ruhu takip etmek Honda için bir tutku oluyor.

Bahar Karları’nda imparatorluk zamanında Kiyoaki’nin güzelliğini, Japon geleneklerini, özeni, inceliği okumak bu içine kapalı ada ülkesine karşı merak uyandırıyor. Olayların geçtiği yerler insanların yaşam tarzlarına, sosyal sınıflar arasındaki farklara dair fikir veriyor. Henüz kendini bulmaya çalışan Honda’nın kendine yönelik ilk hükümleri başlıyor.

Kaçak Atlar’da Kiyoaki’nin İsao İinuma olarak yeniden doğmuş olma ihtimali ve İsao’nun ölüm tutkusu Honda’yı meşgul ediyor. Japonların geleneksel intihar ve öldürme teknikleri detaylı aktarılıyor. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki süreçte başlayan değişim ile bu değişime karşı direnme isteği ve ölüme olan sevgi, hatta saygı bu kitapta ortaya çıkmaya başlıyor.

Şafak Tapınağı’nda bu kez Honda, Isao’nun Tayland’lı bir prensesin bedeninde dünyaya geldiği fikrine kapılıyor. İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasını kapsayan bir zaman diliminde ruh göçü ile sadece Japonya’da değil, Japonya’dan Tayland ve Hindistan’a uzanan bir güzergahta reenkarnasyonun gerçek olma ihtimali üzerinde durup, Budizm ve Şinto dinlerinin olaya bakışlarını aktarıyor. Savaş dönemi olmasının etkisi ile yine yavaş yavaş ölümü anlatıyor, övüyor. Bunca ölüm konuşulmasına rağmen rahatsız edici olmuyor okumak. Bu kitap reenkarnasyonu anlayabileceğimiz dilde, Budistlerin bakış açısı ile anlatıyor. Ölüm ancak bu kadar doğal, kabul gören, beklenen, istenen bir olgu olarak anlatılabilirdi.

Meleğin Çürüyüşü’nde artık üç kitaptan sonra ne gelecek diye beklerken, şimdiye kadarki olayların bir tekrara düşeceğini düşünürken, tam tersine ince ince işlenmiş duygular, olgunlaşmış bir öfke hissediliyor. Yaşlı kurt Honda, artık yılların verdiği görmüş geçirmişlikle yaşıyor hayatını, yaşının verdiği özgüvenle alıyor kararlarını. 1960’lı yıllarda artık Bahar Karları’nda anlatılan Japonya ile sanayi ülkesi olan Japonya’nın farkı açıkça ortaya çıkıyor. Bu kitapta derinlere inip, yaşanan yozlaşmayı kahramanların hislerini ve yaşam tarzlarını öyle anlatıyor ki, artık Mişima’nın kendini nasıl hissettiği elle tutulacak kadar görünür hale geliyor. Cümlelerin işlenişi, kahramanların zekalarını kullanışları ve hayata dair düşünceleri, saf kötülükleri, o eski rüya ülke kavramının kalmadığını ispatlar  nitelikte oluyor. Bu kitabın bir ustalık işi olduğunu ve uzun zaman bu tadda bir anlatıma rastlayabileceğimi sanmıyorum. Akıcı, nefret dolu fakat sonun yaklaşmasından duyulan huzurun hissedildiği bir kitap Meleğin Çürüyüşü. Çevirmen Püren Özgören, Mişima’nın karmaşık hislerini ustalıkla tercüme etmiş diyebilirim. Okurken hiçbir yerde cümle akışından dolayı takılma yaşanmıyor ve rahatlıkla okunuyor eserler. Mişima’nın buhranlı ve bize yabancı tutkularla kavrulduğunu göz önünde bulundurarak çeviriye tam puan veriyorum.

Bereket Denizi’nde anlatılanlar Japon tarihini ve kültürünü tanımayanlara 80 yıllık bir özet sunuyor. Sarayın toplum hayatını yönlendirdiği, toplumsal sınıfların bulunduğu ve sınıflar arası farkların hissedildiği bir Japonya’da değerler korunurken, zamanla demokratikleşen, Amerikan etkisine giren Japonya’nın nasıl kendi değerlerini yok ettiği aşama aşama hissediliyor. Dünyadaki ‘doğru’ kavramının batı tarafından belirlenmesine, kültürlerin asimile edilmesine duyulan tepki Mişima ile anlaşılır ve hak verilir bir hal alıyor.

Türkiye’de çok satanlar raflarında bulunmayan, aranmadan görülmeyen bu seriyi kesinlikle tavsiye ederim. Siyasi olayların yönetilmesi ve toplumun asimile edilmesi konularında kendi ülkemizle çok fazla benzerlik buldum. Güncel olarak yaşadığımız sorunlara uzaktan bakmak ancak başka ülkeler üzerindeki politikaları inceleyerek mümkün olacak. Doğunun zenginliği ve gelişimi ile ilgilenmek olaylara bakışınızı etkileyecek. Batıdan uzaklaşmanın çok da kötü olmayabileceğini hissedeceksiniz.

İlgilenenlerin kitapları sırasıyla okumasını tavsiye ederim.

 


Yorum bırakın

Büyücü

Bazı kitapları okumanız için uygun zamanın gelmesi gerekir. O zaman gelmeden, hayatınız belirli bir ritme girmeden duymazsınız adını. Ancak size iletilecek yeni bir mesaj, farkına varmanız gereken yeni hisler varsa kitap sizi bulur.

Öyle ki, hayatınız değişirken, ancak yeni yazarlara, yeni konulara geçiş yaptığınızı fark ettiğinizde değişimi hisseder, en sevdiğiniz yazarlar tatlı anılarla beraber daha eski bir zaman diliminde kalmaya başlayınca şöyle bir silkelenirsiniz.

Bu yaşımda, 600 sayfayı okumaya başlamak için gerçekten değeceğine inanmam gerekiyor benim. Yetişkin hayatımı ev ve iş arasında sürdürürken, okuduğumdan zevk almam ve bana bir şeyler kattığını hissetmeliyim. Aksi halde evde yer kaplamaktan, yarım bıraktığım için bana kendimi kötü hissettirmekten öte bir işe yaramıyor kitaplar. Geçmişte okunamayan kitapların en azından bunu anlamaya faydası oluyor, gittikçe daha titiz seçimlerde bulunup, daha değecek yazılara vakit ayrılıyor.

Büyücü, elinize ilk aldığınızda hafif bayıp olay ne zaman başlayacak diye sorduran kitaplardan. Öyle iyi yorumları var ve olayın geçtiği mekan o kadar özgün ki, meraktan sinir olarak okuyorsunuz bu ilk kısmı. Olaylar başladığında da gerçek olayı arayışınız devam ediyor. Yetmiyor yazılanlar. Söylenenlerin hepsi sinirsel bir oyun yaşattırıyor. Olayın kopuş noktası ne olacak, bu işin aslı ne zaman gün yüzüne çıkacak derken, anlatılan olaylar hep şaşırtmaya, özgünlüğünü korumaya devam ediyor. Bir bakıyorsunuz önceliğiniz kitabı bitirmek olmuş. Bitsin artık diye acı çekerken okuduklarınızın standart dışılığı tatmin ediyor. Sinir olurken zevk almak, gerçek dışılığa kızarken, gerçeklerden uzak olduğu için mutlu olmak sanırım çok az kitabın verdiği bir nimet.

Ben gerçek dışıyım ve sizin dayattığınız tüm normalleştirmelere, sıradanlaştırmalara karşıyım diye bağıran ‘Büyücü’, size gerçekçi olduğunuzu acı çektire çektire hissettiriyor. Her kitap başaramaz, ama Büyücü kendinizi kitaptaki karakterlerin yerine koymanıza sebep oluyor. Bu yüzden zaten olaylar tahammülü zorlayan bir hal alıyor.

Karakterlerin havai yaşayışı, bir yanda zenginler hep hayatın parçası ve odağı iken, diğer yanda çulsuzların basit hayatlarında güvence aramadan yaşayışları, özgür kararlar verebilmeleri ince ince dokunuyor. 600 sayfa bittiğinde bir macera bitmiş gibi hissediyorsunuz. Okurken sinirlendiren, bittiği zaman unutulmaz bir anı olan ender kitap var. Bunların biri kesinlikle Büyücü.