kitabimdakumlarvar

Okumak zamanla sınırlı, yazmak hayal gücü ile sınırsız


Yorum bırakın

Hırsız

Hırsız için roman yazılır mı? Yazılabilir, ama bir italyan, ispanyol, ne bileyim bir amerikalı yazsa daha normal gelirdi. Oraların mafya hikayelerini okumaya alışkınız. İlk gördüğümde bu yüzden ilginç geldi bir japonun hırsızlıkla ilgili yazması. Haberlerde metroda kaybedilen cüzdan, kuruşuna dokunulmadan bulunuyor diye okuyoruz. 2015’te tek bir cinayetin dahi işlenmediği bir ülkeden bahsediyoruz. Neden Hırsız için bir roman yazmış bu adam? Bu düşüncelerle ve yeniden aslında bilinen ama benim henüz keşfetmediğim bir yazara ulaşmanın zevkiyle aldım kitabı. Kitabın arkasında da Die Welt’ten alıntı bir değerlendirme vardı. Değerlendirmenin tamamı şurada Die Welt . Önce kitabı okudum, sonra yoruma baktım ama okumaya dayanamadım, çünkü çok övmüşler (!).

Kitap klasik denebilecek yan kesicilik hikayeleri ile başlıyor. Yan kesici ama fakirlerden veya günlük kıyafetlerle dolaşanlardan değil, varlıklılardan çalıyor. Kendisi de bir yan kesici gibi giyinmiyor. Herkes gibi giyiniyor, bir iş kıyafeti var. Çarptığı kişinin parasını ve değerli ne varsa alıp, cüzdanı sahibine geri gönderiyor. Mafya tarafından mafyaya çalışmak için zorlanıyor. Daha doğrusu mafyanın beklemesi gerekiyor, adamı tehdit edecek birşey eline geçene kadar. Kaybedecek hiç bir şeyi olmayan Hırsız’ı tehdit edecek bir şey bulamadıkça iletişime geçmiyor. Ancak annesi tarafından hırsızlığa zorlanan bir çocuk bizim hırsızın hayatına girdiğinde mafyanın da eline bir şey geçmiş oluyor. Böylece de esas hikaye ile birlikte Hırsız’ı tanımaya başlıyoruz.

Okurken hırsıza kızgınlık duymamakla beraber, şefkat de duymanızı sağlamıyor yazar. Hırsızlık rutin bir iş, başkasının cüzdanına ulaşma anında yayılan sıcak bir his, tehlike, adrenalin ve bu bir zevk. Bu anlarda yaşıyor -yaşadığını hissediyor- hırsız. İsmi yok. Okudukça merak ediyorsunuz, şimdi ne gelecek, ne olacak diye ve böyle merak ederken de aslında kitabın neredeyse sonuna gelmiş oluyorsunuz. Başkasından en sevdiği şeyi almanın zevkiyle mutlu olan bir adam ve öteki kötüler, kötü olmak için kötü olanlar, başkalarının hayatında söz sahibi olmak için çaba sarf edip bundan zevk alanlar hepsi bir araya toplanıyor.

Aslında bu noktada sadece klişe laflar geliyor dilime, adamın kendisini, amaçsız yaşadığını anlatmak için. Çocukluğunda başlamış hırsızlığa. Onun olmayan ve olamayacak şeyleri başkasından sırf zevk için çalmış, çalmış ki diğerinin mutluluğu kursağında kalsın, halbuki kendisi için bir değeri yok, hırsızlık yaparken de aslında paraya ihtiyacı yok. Bu açıdan bakınca Fuminori Nakamura evrensel bir kitap yazmış oluyor ve eseri Avrupa’da bu kadar övgü alarak okunuyor. Bireyin hikayesinden genel soruna uzanmak, olayları kendi hislerini katmadan, yalın anlatmak az rastlanan bir nitelik. Kitabı alırken Japonlara özgü olayların, kültüre ait bir şeylerin eleştirilmesini beklerdim. Dünyaya açılan yazarlarda genel olarak gördüğüm bu. Kim kendi halkını geleneğini eleştiriyorsa dünyada değer görüyor. Bu konuda Nakamura beni şaşırttı. Hırsızı anlatıyor, mafyayı, gece kulüplerindeki bataklığı anlatıyor, ama tiksinmiyor, aşağılamıyor, küçük görmüyor, değiştirmeye çalışacak bir söylemde de bulunmuyor.

Sonuna kadar merakla, keyifle okunan bir kitap. Tüyler ürpertici bir gerilim değil bu linkte anlatıldığı gibi. Dünyaca ünlü diğer japon yazarlardan farklı olarak bugünü konuşuyor, şimdiki zaman edebiyatı yapıyor. Bu yüzden de yormuyor. Haruki Murakami’nin Sahilde Kafka’sını okurken fenalık gelmişti, oedipus kompleksinden ve sürekli söylemek istediğini söylemeyip ağzında gevelemesinden. Yukio Mişima’nın ölüme olan aşkı, her kitapta ölüp yeniden doğması da ‘hafif’ bunalım yaratıyordu. Japon edebiyatına, günlük hayatına merak salıp, kalın kitaplar okumak istemeyenler için ideal bir başlangıç olabilir Hırsız. Türkçesi Doğan Kitap tarafından basılmış. Okuyacaklara şimdiden keyifli okumalar dilerim.


Yorum bırakın

Im Cafe der verlorenen Jugend/ Kayıp Gençliğin Cafe’sinde

‘Manchmal erinnern wir uns gewisse Episoden in unserem Leben und brauchen Beweise, um ganz sicher zu sePain, dass wir nicht geträumt haben.’
‘Bazen hayatımızın belirli dönemlerini hatırlarız ve ispata ihtiyaç duyarız, rüya görmediğimizden tam olarak emin olmak için.’

Patrick Modiano’nun 2007 yılında yayımlanan eseri bu yıl başında kitapçıda karşıma çıktı. Rafların arasında dolaşırken gözüme rafa yapıştırılan ‘nobel ödüllü’ notu çarptı. Kitapçının arka tarafında, çok satanlardan oldukça uzak bir yere yerleştirilmişti Modiano’nun eserleri. Türkiye’de kitapçılarda depoda duruyormuş Modiano’nun eserleri, çok çok az satıyormuş çünkü, Nobel Ödülü alınca yeniden raflarda yerlerini bulmuşlar.

Ben, 2014 nobel ödülleri açıklandığı zaman araştırmak üzere adını not almıştım ama unutmuşum. Ancak kitabı aldıktan sonra yazarı araştırınca hatırladım, ödül aldığı zaman ‘bu kim?’ dediğimi. Tahminciler kazanma şansını 9/1 açıklamışlardı ve kazanınca genel olarak bir ‘Patrick Modiano da kim?’ etkisi oluşmuştu.

Patrick Modiano ikinci dünya savaşının sona erdiği yıl Paris’te dünyaya gelmiş. 30’un üzerinde kitabı yayınlanmış İtalyan yahudisi bir yazar. Eserleri melankolik, şiirsel ve akıcı olarak değerlendiriliyor. Fransa’da çok sayıda ödül almış yazarın, Türkiye’de göz önünde olamaması sanırım küçük bir pazarlama sorunu. Sorun öyle ki, Wikipedia’da Türkçe olarak Patrick Modiano tanıtımı bulunmuyor. Ancak Nobel Ödülünü aldıktan sonra yazılan blog yazılarından ve Can Yayınları ile yapılan röportajdan bilgi edinebiliyorsunuz.

‘Kayıp Gençliğin Cafesi’nde’yi alırken hevesliydim, araştırmalar sonrasında okunmadığını öğrenince ise beğeneceğimden şüphelendim. Fakat son zamanlarda en rahat okuduğum, akıcı ve sonuna kadar merak ettiğim bir kitap oldu. Paris’teki bohem hayatı biraz hissettim ve hiç sıkılmadım. Farklı kişilerin ağzından Cafe Conde’de takılan gençlerin bir dönemini, parasızlık ile beraberindeki stressizliği anlatıyor ve olayı Louki üzerinde kilitliyor yazar. İçinde hep bir melankoliyi, tutkuyu, merakı barındıran kesitler birbirine ustalıkla örülmüş. Farklı kişiler tarafından anlatılan hikayeler ve kişiler daha sonra yeniden karşımıza çıkıyor, olaylar birbirini kopmadan tamamlıyor.

Bana öğrencilik yıllarımı, cafelerde geçirdiğimiz zamanları, İstanbul’da aynı sokakları bıkmadan usanmadan arşınlayışımızı hatırlatan bu roman pazar günümü güzelleştirdi. Henüz okumayanların bir solukta okuyacakları kanaatindeyim. Kitabın son sayfalarındaki şu sözde ise kendimi buldum:  ‘Bazen hayatımızın belirli dönemlerini hatırlarız ve ispata ihtiyaç duyarız, rüya görmediğimizden tam olarak emin olmak için.’

Bahsettiğim tanıtım sorunundan dolayı olsa gerek, romanın maalesef henüz Türkçe tercümesi bulunmuyor. Modiano’nun Türkçeye kazandırılan eserleri, Can, Varlık ve Tudem Yayınları tarafından basılmış.

 

 


Yorum bırakın

Bereket Denizi

Bereket Denizi için Mişima, ‘Bu kitaplara yaşamla ve bu dünya ile ilgili hissettiğim ve düşündüğüm herşeyi yansıttım’ demiş. Kendisi de kitaplar tamamlandıktan bir süre sonra halkın gözü önünde ölümünü gerçekleştirmiş. Japonya’yı tanımak, Japonları anlayabilmek için Japoncadan Türkçeye tercüme edilen eserleri araştırdığım esnada Mişima’nın bu tutumu kitapları alma kararımda etkili oldu. Ancak acı çeken bir yazardan gerçek Japonya’yı okuyabileceğimi düşündüm. Japonların neden basit olaylar karşısında intiharı tercih ettiklerini bir başkası daha iyi anlatamazdı, doğruymuş.

Mişima hikayesine Meiji döneminin son zamanlarından başlıyor, dünya savaşları ve sanayileşme sürecinde ülkenin yaşadığı değişiklikleri bireylerin yaşam tarzlarındaki farklılaşma üzerinden anlatıyor. Dünyayı kendi açısından gösterip ölümün bir aklanma, bir kurtuluş ve bir yeniden başlangıç anlamına geldiğini okura iliklerine kadar hissettiriyor.  Hikayeye başından sonuna bakıldığında  Mişima’nın batı etkisine giren Japonya’nın kirlenmişliğinden neden nefret ettiği, neden hayatına son verecek kadar dünyaya öfke duyduğunu anlamak mümkün oluyor. Olayların işlenişi, karakterlerin seçimi, ana karakterin dört kitaba da hakim olan dünya görüşü, bu dünyada yaşayıp kendisini yaşama ait hissetmeyişi Mişima’nın tükenmişliğini ve intiharını açıklıyor.

Ana karakter Honda üzerinden, dünyadaki gelişmeleri izleyip, hayattaki dünyevi hislerin, öfkelerin, tutkuların yanından teğet geçip gidişine şahit olan soğuk kanlı bir avukatın yetişme, gelişme, olgunluk ve yaşlılık dönemindeki olaylar aktarılıyor. Hikaye olaylara dahil olamayan, insani duygulara, dürtülere kendini yabancı hisseden, tutkuyla yaşayamadığı için hayıflanan Honda’nın kendini aklı selim bulmasıyla, yaşamını anlamsız bulması arasında gidip geldiği bir çizgide seyrediyor. Zaman geçtikçe yeniden doğan bir ruhu takip etmek Honda için bir tutku oluyor.

Bahar Karları’nda imparatorluk zamanında Kiyoaki’nin güzelliğini, Japon geleneklerini, özeni, inceliği okumak bu içine kapalı ada ülkesine karşı merak uyandırıyor. Olayların geçtiği yerler insanların yaşam tarzlarına, sosyal sınıflar arasındaki farklara dair fikir veriyor. Henüz kendini bulmaya çalışan Honda’nın kendine yönelik ilk hükümleri başlıyor.

Kaçak Atlar’da Kiyoaki’nin İsao İinuma olarak yeniden doğmuş olma ihtimali ve İsao’nun ölüm tutkusu Honda’yı meşgul ediyor. Japonların geleneksel intihar ve öldürme teknikleri detaylı aktarılıyor. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki süreçte başlayan değişim ile bu değişime karşı direnme isteği ve ölüme olan sevgi, hatta saygı bu kitapta ortaya çıkmaya başlıyor.

Şafak Tapınağı’nda bu kez Honda, Isao’nun Tayland’lı bir prensesin bedeninde dünyaya geldiği fikrine kapılıyor. İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasını kapsayan bir zaman diliminde ruh göçü ile sadece Japonya’da değil, Japonya’dan Tayland ve Hindistan’a uzanan bir güzergahta reenkarnasyonun gerçek olma ihtimali üzerinde durup, Budizm ve Şinto dinlerinin olaya bakışlarını aktarıyor. Savaş dönemi olmasının etkisi ile yine yavaş yavaş ölümü anlatıyor, övüyor. Bunca ölüm konuşulmasına rağmen rahatsız edici olmuyor okumak. Bu kitap reenkarnasyonu anlayabileceğimiz dilde, Budistlerin bakış açısı ile anlatıyor. Ölüm ancak bu kadar doğal, kabul gören, beklenen, istenen bir olgu olarak anlatılabilirdi.

Meleğin Çürüyüşü’nde artık üç kitaptan sonra ne gelecek diye beklerken, şimdiye kadarki olayların bir tekrara düşeceğini düşünürken, tam tersine ince ince işlenmiş duygular, olgunlaşmış bir öfke hissediliyor. Yaşlı kurt Honda, artık yılların verdiği görmüş geçirmişlikle yaşıyor hayatını, yaşının verdiği özgüvenle alıyor kararlarını. 1960’lı yıllarda artık Bahar Karları’nda anlatılan Japonya ile sanayi ülkesi olan Japonya’nın farkı açıkça ortaya çıkıyor. Bu kitapta derinlere inip, yaşanan yozlaşmayı kahramanların hislerini ve yaşam tarzlarını öyle anlatıyor ki, artık Mişima’nın kendini nasıl hissettiği elle tutulacak kadar görünür hale geliyor. Cümlelerin işlenişi, kahramanların zekalarını kullanışları ve hayata dair düşünceleri, saf kötülükleri, o eski rüya ülke kavramının kalmadığını ispatlar  nitelikte oluyor. Bu kitabın bir ustalık işi olduğunu ve uzun zaman bu tadda bir anlatıma rastlayabileceğimi sanmıyorum. Akıcı, nefret dolu fakat sonun yaklaşmasından duyulan huzurun hissedildiği bir kitap Meleğin Çürüyüşü. Çevirmen Püren Özgören, Mişima’nın karmaşık hislerini ustalıkla tercüme etmiş diyebilirim. Okurken hiçbir yerde cümle akışından dolayı takılma yaşanmıyor ve rahatlıkla okunuyor eserler. Mişima’nın buhranlı ve bize yabancı tutkularla kavrulduğunu göz önünde bulundurarak çeviriye tam puan veriyorum.

Bereket Denizi’nde anlatılanlar Japon tarihini ve kültürünü tanımayanlara 80 yıllık bir özet sunuyor. Sarayın toplum hayatını yönlendirdiği, toplumsal sınıfların bulunduğu ve sınıflar arası farkların hissedildiği bir Japonya’da değerler korunurken, zamanla demokratikleşen, Amerikan etkisine giren Japonya’nın nasıl kendi değerlerini yok ettiği aşama aşama hissediliyor. Dünyadaki ‘doğru’ kavramının batı tarafından belirlenmesine, kültürlerin asimile edilmesine duyulan tepki Mişima ile anlaşılır ve hak verilir bir hal alıyor.

Türkiye’de çok satanlar raflarında bulunmayan, aranmadan görülmeyen bu seriyi kesinlikle tavsiye ederim. Siyasi olayların yönetilmesi ve toplumun asimile edilmesi konularında kendi ülkemizle çok fazla benzerlik buldum. Güncel olarak yaşadığımız sorunlara uzaktan bakmak ancak başka ülkeler üzerindeki politikaları inceleyerek mümkün olacak. Doğunun zenginliği ve gelişimi ile ilgilenmek olaylara bakışınızı etkileyecek. Batıdan uzaklaşmanın çok da kötü olmayabileceğini hissedeceksiniz.

İlgilenenlerin kitapları sırasıyla okumasını tavsiye ederim.

 


Yorum bırakın

Büyücü

Bazı kitapları okumanız için uygun zamanın gelmesi gerekir. O zaman gelmeden, hayatınız belirli bir ritme girmeden duymazsınız adını. Ancak size iletilecek yeni bir mesaj, farkına varmanız gereken yeni hisler varsa kitap sizi bulur.

Öyle ki, hayatınız değişirken, ancak yeni yazarlara, yeni konulara geçiş yaptığınızı fark ettiğinizde değişimi hisseder, en sevdiğiniz yazarlar tatlı anılarla beraber daha eski bir zaman diliminde kalmaya başlayınca şöyle bir silkelenirsiniz.

Bu yaşımda, 600 sayfayı okumaya başlamak için gerçekten değeceğine inanmam gerekiyor benim. Yetişkin hayatımı ev ve iş arasında sürdürürken, okuduğumdan zevk almam ve bana bir şeyler kattığını hissetmeliyim. Aksi halde evde yer kaplamaktan, yarım bıraktığım için bana kendimi kötü hissettirmekten öte bir işe yaramıyor kitaplar. Geçmişte okunamayan kitapların en azından bunu anlamaya faydası oluyor, gittikçe daha titiz seçimlerde bulunup, daha değecek yazılara vakit ayrılıyor.

Büyücü, elinize ilk aldığınızda hafif bayıp olay ne zaman başlayacak diye sorduran kitaplardan. Öyle iyi yorumları var ve olayın geçtiği mekan o kadar özgün ki, meraktan sinir olarak okuyorsunuz bu ilk kısmı. Olaylar başladığında da gerçek olayı arayışınız devam ediyor. Yetmiyor yazılanlar. Söylenenlerin hepsi sinirsel bir oyun yaşattırıyor. Olayın kopuş noktası ne olacak, bu işin aslı ne zaman gün yüzüne çıkacak derken, anlatılan olaylar hep şaşırtmaya, özgünlüğünü korumaya devam ediyor. Bir bakıyorsunuz önceliğiniz kitabı bitirmek olmuş. Bitsin artık diye acı çekerken okuduklarınızın standart dışılığı tatmin ediyor. Sinir olurken zevk almak, gerçek dışılığa kızarken, gerçeklerden uzak olduğu için mutlu olmak sanırım çok az kitabın verdiği bir nimet.

Ben gerçek dışıyım ve sizin dayattığınız tüm normalleştirmelere, sıradanlaştırmalara karşıyım diye bağıran ‘Büyücü’, size gerçekçi olduğunuzu acı çektire çektire hissettiriyor. Her kitap başaramaz, ama Büyücü kendinizi kitaptaki karakterlerin yerine koymanıza sebep oluyor. Bu yüzden zaten olaylar tahammülü zorlayan bir hal alıyor.

Karakterlerin havai yaşayışı, bir yanda zenginler hep hayatın parçası ve odağı iken, diğer yanda çulsuzların basit hayatlarında güvence aramadan yaşayışları, özgür kararlar verebilmeleri ince ince dokunuyor. 600 sayfa bittiğinde bir macera bitmiş gibi hissediyorsunuz. Okurken sinirlendiren, bittiği zaman unutulmaz bir anı olan ender kitap var. Bunların biri kesinlikle Büyücü.