Doktor Jivago

Okuduğum romanlar aracılığıyla dünya tarihi ve diğer ülkelerdeki tolumsal hayat hakkında bilgi edindikçe, eğitim sisteminin bizleri tek yönlü yetiştirdiğine kanaat getiriyorum. Vizyon sahibi olabilmek ve hayata daha iyi hazırlanabilmek için daha fazla tarih dersi almamız, sosyolojiye daha çok ilgi göstermemiz gerekir. Böylece kendimizi bulunduğumuz coğrafyada yalnız hissetmez, Türkiye’nin kaderini etkileyen olaylara uzaktan bakabiliriz.

Doktor Jivago tarihi ve siyasi bir aşk romanı. Uzun soluklu, derinlemesine savaşı, aşkı, yokluğu, hırsı, şiddete susamışlığı ve Rusya’nın nasıl sosyalist rejime geçtiğini anlatıyor.

20. yüzyılın başında başlıyor Juri (Doktor Jivago)’nin hikayesi. Bu dönemde doğan herkes gibi onun hayatı da savaşlarla geçiyor. Gençlik yılları Rusya’daki iç huzursuzluklara denk geliyor, bunları birinci dünya savaşı sonra Rusya iç savaşı takip ediyor. İç savaş Rusya’ya dünya savaşından daha çok zarar veriyor. İç savaşta kızıllar baskın geliyor ve sosyalist rejim başlıyor. Boris Pasternak romanı ikinci dünya savaşından sonra yazmaya başlıyor. Pasternak sosyalist rejimi eleştirdiği için romanın 1956’da Rusya’da yayınlanmasına izin verilmiyor. Kitap İtalya’ya kaçırılıyor ve orada basılıyor. Çevirmen Hülya Arslan ile yapılan röportaj romanı okumaya başlamadan önce genel bir bilgi veriyor, internetten bulunup okunmasını öneririm.

Kitaba geri dönersek; eserin derin ve uzun soluklu olduğunu söylerken abartmıyorum. 590 sayfada sadece Yuri’nin değil rusların 50 yılı anlatılıyor. Yuri İlk gençlik yıllarını idealistçe ve kendini yetiştirmeye çalışarak geçiriyor. Evleniyor, doktor olarak savaşa gönderiliyor. Burada yıllar önce Moskova’da birkaç kez karşılaştığı Lara ile tekrar karşılaşıyor.

Lara, babası öldükten sonra onu koruyan bir aileye yaslanamadan hayatta kalmaya çalışan genç bir kadın. Lara’nın hikayesini okurken, rus aile yapısının neden bozuk olduğunu, rus kadınların neden başka milletlerden erkekleri tercih ettiklerini anladım. Arka arkaya yaşanan savaşlarda, siyasi görüşlerinden dolayı insanların yok yere suçlandıkları, öldürüldükleri günlerde aile birliği sağlanamıyor. Bir kadının tek bir kocası, bir adamın tek bir karısının olamaması olağan. Lara gönüllü olarak savaşa katılan kocasını bulmak için hemşire olarak savaş bölgesine gidiyor ve kocasının ölüm haberini alıyor. Geri dönüp kızıyla birlikte hayat mücadelesine devam ediyor.

Yuri ve Lara’nın yolları pek çok kez kesişiyor, arkadaş ve aşık oluyorlar. Hayatları savaşlarla, toplumun onlara dayattıklarına katlanarak hayatta kalmaya çalışarak geçiyor. Onca savaş, yokluk, ölüm sonunda daha özgür olmak ve eşit olmak uğruna yapılıyor ancak rejim umulanı getirmiyor.

’89’da sosyalist rejimin yıkıldığını biliyoruz. Tarihte tersten gidince Pasternak’ın fikirlerinde haklı olduğunu ya da daha uzun vadeli düşündüğünü söylemek mümkün. Onun kitabına başladığı dönemler muhtemelen Rusya’da halkta sosyalizme karşı farkındalığın arttığı bir dönemdi ve fikirlerin basılıp yayılması istenmiyordu. Yine de basılmasının önüne geçilemedi. Nobel ödül komitesinin çoğu zaman siyasi kararlar verdiğini söylemek mümkün. Belirli bir nedenle Pasternak’ın kitabı seçilmiş. Pasternak iyi yazmış. Bu kadar acıyı, yokluğu romantizmle anlatmış. Hiç bir yerde konuyu uzatmamış, aşırı betimlememiş, anlaşılır yazmış. Tolstoy ve Dostoyevski ayarında bir yazar olduğunu söyleyenler yanılmıyorlar.

Lise yıllarında Tolstoy ve Dostoyevski okumuştum. Ancak o zamanlar verilen siyasi mesajı anlayacak dünya görüşüm ve olgunluğum yoktu. Pasternak ile Rusya’yı yeniden tanıdım, daha iyi anladım. Pasternak ve Türkiye’de sürekli sarhoş dolaşan ruslar tamamen farklı noktalardan hayata, insanlara yaklaşıyorlar. Doktor Jivago bittikten sonra Anna Karanina’yı okumaya heves ettim. Ne de olsa Tolstoy Rusya’da sosyalist fikrin oluşmasını ve yayılmasını sağlayanlardan biri. Onun açısından da bakmak isterim.

Yarasaların Şarkısı

Son zamanlarda okuduğum en güncel ve en sıradışı kitap Yarasaların Şarkısı.

Hikaye Polonya’nın Wroclaw şehrinin bir dağ kenarı yerleşkesinde geçiyor. Burada yaşayan çoğu kişi kış döneminde şehre giderken kışı platoda geçirenlerin hayvanlara ettikleri zulüm ve hayvanlara acı çektirenlerin ölümleri cinayet romanını oluşturuyor.

Tokarczuk’un yarattığı karakter yavaş hareket eden, çevresi tarafından tuhaf ya da deli olarak anılan yaşlı bir teyze olduğu için, kışın üzerinize bir battaniye, elinize sıcak bir çay veya süt alarak okuyacağınız tatlılıkta akıyor hikaye. Kim doğada vakit geçirmeyi, insanların arasından çekilip biraz kendi başına vakit geçirmeyi istiyorsa, bu kitap onlar için ideal.

Hayatta hayvanseverlerin biraz hafife alındığını, vejetaryenlerin ciddiye alınmadığını ve savundukları şeylerin zaman zaman aptalca bulunduğunu defalarca gördüm. Hayatını doğru yaşamak isteyen titiz dikkatli ve kuralcı kişilerin, emeklilerin ciddiye alınmadığına da defalarca şahit oldum. Bu kitapta Olga Tokarczuk sosyal hayatımızdaki bu davranışları çok tatlı bir dille resmediyor.

Yazar insanların kendileri dışındaki canlılara hak ettikleri değeri vermediklerini, çevreye saygısız davrandıklarını hayvan haklarını ihlal ettiklerini vicdana hitap edecek, gelecek için daha fazla sorumluluk almayı ve yapılan yanlışların düzeltilmesi için dikkat çekecek şekilde anlatıyor.

Romandaki ana karakter yaşadığı şeyleri astrolojiye bağlıyor, yıldızların konumlarına göre insanların kaderini okuyor. İnandığı şeyi sonuna kadar savunup arkasında duruyor. Ciddiye alınmadığı zaman kızıp, intikamını alıyor. Özellikle ilk başlarda yaşlı kadının bazı davranışlarını okurken içimden beni anlattığını düşündüm. Benim konuşmalarım, yorumlarım, insanlar hakkındaki fikirlerim yazılmış dedim, ama zamanla kadının kendi halinde bir kişi olmaktan çıktığını ve haklı olarak deli diye anılmasına sebep olan davranışlarını ona söylenenler üzerinden gördüm. Bir yandan bu karakter benim aynam oldu. Her defasında astroloji ile ilgili yorumlar yaptığımda etrafımdakilerin neden ciddiye almadığını da anladım. Bazen bir şeyi anlamak için başkasının üzerinden olayı gözlemlemek gerekiyor.

Kitapta Olga Tokarczuk’un ana karakter üzerinden zaman zaman kendisini, kendi savunduğu fikirleri anlattığını düşündüm. Fakat sonra karakterin aykırı davranışları ve başkaları tarafından eleştirildiği konular makul ve sıradışı davranışlar arasında çizgiyi çekti.

Roman benim için Polonya’daki bir dağ köyüne seyahatti. Konu edilen köyün çek sınırında olması, sınırda yaşayan insanların öte tarafı biraz daha insancıl, daha yaşanılabilir görmesi ve oraya özenmesi anlaşılır geldi. Dünyanın hemen her yerinde sınır yerleşkelerinde hayatın akışının benzer hayallerle dolu olduğunu düşünüyorum.

Bugüne kadar okuduğum ilk Polonyalı yazar Tokarczuk. Onun sayesinde Polonyalıların günlük hayatına, adlarına, ifadelerine biraz yakınlaşma şansım oldu. Kitabı yazar ve eserleri hakkında bilgim olmadan, konusuna göre seçmiştim, Tokarczuk’un neden Nobel ödülü kazandığını kendim görmek isteyerek. Yarasaların Şarkısı Tokarczuk’un en popüler ve Nobel ödülü almasına vesile olan kitabı değil, muhtemelen bu sebepten henüz Türkçeye tercüme edilmemiş. Ben almanca tercümesinden zevk alarak okudum ve on gün içinde bitirdim. Bundan sonra Koşucular ve Gündüzün Evi Gecenin Evi kitaplarını okuyacağım.

Doktor Hastalandı

Doktor Hastalandı okunması kolay, hikayesi ilginç bir kitap. 1959’da yazılmış, o yüzden İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Londra’ya, Londra’da fahişelik yapan alman kadınlara biraz dokunuyor. Son okuduğum kitapların İkinci Dünya Savaşı çevresinde dönmesi tamamen tesadüf, istesem herhalde böyle bir zaman dilimini hedefleyemezdim.

Bu defa hikayenin Londra’da geçmesi, Soho civarındaki olayları aktarması, kahramanın Burma’da eğitim veren bir ingiliz dilbilimci olması, olayların akışını, aktarılışını çok değiştiriyor. Her yazar kendi dili döndüğü kadarıyla gördüğü yaraya parmak basıyor. Fakat seçtiğim yazarlar hep kendi toplumları ile dilleri ile bir noktada çelişkiler yaşayan kişiler oluyor.

Anthony Burgess İngilizlerin diğer ülkelerdeki faaliyetlerini, Londra’nın batakhanelerini güzel anlatmış. Edebi bir dil kullanmamış. Günlük dil, günlük takılmalar ama yaratıcı bir hikaye ve çok olaylı. Okurken her defasında vermek istediği mesajı espri yapmadan güldürerek aktardığını fark ettim. Doktorların soğukluğunu, insana verilen değer dolayısı ile ameliyata zorladıklarını ama bir madde muamelesi yaptıklarını hikayede resmetmiş. Hastaneden kaçıp serserilerle arkadaş olmuş, karısından vefasızlık görmüş. Cebinde bir kuruş yokken her gün karnını doyurup, yatacak yer bulmuş. Sonunda hem zihnen hem bedenen iyileşmiş. Yaşamanın düzenli bir iş, düzenli bir gelirden farklı bir şey olduğunu keşfetmiş. Hayata dönmüş.

Yazar hiç zorlamadan, uzun cümleler kurmadan olayları örmüş. Sevgi nedir, evlilik, aşk nedir herkes kendine göre bir tanım yapıyor. Aldatmak da herkesin sözlüğünde başka türlü yazıyor. Kimi bedensel birlikteliği aldatmak saymıyor, kimi ruhsal aldatmayı aldatmak olarak görmüyor ve kabul ediyor. Döneme göre, kişi kendi vicdanını nasıl rahatlatacaksa ona göre aldatma kavramı ve evlilik kavramı işleniyor.

Milena’ya Mektuplar ile Doktor Hastalandı arasında hepi topu 40 yıl var. Aşkın anlatımı, sadakat, ihanet, bağlılık, vefa çok başka türlü anlatılmış.

Son dönemlerde ısrarla okumaya daha çok vakit ayırdığım ve arka arkaya okuduğum için yazarlar ve olaylar arasındaki geçişleri daha belirgin bir şekilde hissediyorum. Prag’da Yahudilerin Amerika’ya göç etmek için toplanmasından, Soho’daki saat hırsızlarına geçiyorum. Okumasam kendi hayatımı bilirim, dünyama hapsolurum. Yüzyıl geçmiş olsa da insani duyguların değişmediğini, temel kavramların ve karakterlerin özünde aynı olduğunu göremem. Kimisi okumayı hafife alıyor, ama ben okumanın zenginlik olduğunu, okunmadan duyguların farkına varılamayacağını ve gerçek anlamda insan olunamayacağını düşünüyorum.

Milena’ya Mektuplar

Kafka aşık ve hasta bir adam. Milena’ya yazdığı mektupları okuyunca tanıdım Kafka’yı. Kendini zihnen ve bedenen dış dünyaya kapatmış, hassas bir ruh ve bedenle yapacağı aktiviteler kısıtlanmış, yapabildiği şey çoğu zaman sadece yazmak. Daha doğrusu, onun yazma sıklığını görünce, ben yazmanın hayat şartlarıyla doğrudan bağlantılı olduğunu düşündüm.

İnce düşünen, sözlerin ağırlığını bilen insanlar dillerini ona göre kullanırlar. İncitmek istemezler, çokça incinirler düşüncesizliklerden. Kafka hastalığından dolayı hareket alanı kısıtlı olan, yakınındakilerle çatışma halinde olan birinin yapacağını yapmış, sevgilisine yazmış, arka arkaya, cevap beklemeden, durmadan. Mektupların sırası karışmış postada, sonra gönderilen erken gitmiş. Sorular cevaplar sırasını bulamamış bazen. Kafka içerlemiş, kızmış, az olan parasını sevdiği kadına teklif etmiş, ısrar etmiş alması için, sevmiş. Sevmiş ama kendine güvenememiş, bazen kavuşmak için ısrar etmemiş, bazen de iki saat görüşebilmek için günlerce hesap yapmış. Sevgisini ifade etmek için süslü kelimeler kullanmamış. Sabah akşam ve her gün yazmış. Cevap hep gelmiş. Kelimelerle oynamışlar karşılıklı Milena ile.

Başından sonuna akıcı, Kafka’nın ruhunun inceliğini ve yazma yeteneğini gösteren bir kitap Milena’ya Mektuplar. Bir gün yayınlanacağını düşünmeden, sürekli temize çekilmeden, Kafka’nın elinden ilk çıktığı gibi gönderilmişler. Kafka kendini nasıl ifade ediyormuş, en basit en küçük kaygılarını nasıl paylaşıyor, nasıl tartışıyormuş mektuplarda fark ediliyor. O dönemin insanlarını ve alışkanlıklarını da anlatıyor.

Kitapta Kafka Prag’da yaşıyor ve almanca yazıyor, Milena Viyana’da yaşıyor ve çekçe yazıyor. Şimdikinin tam tersi bir dil ve toplumların yerleşimi söz konusu yani. Bu ikinci dünya savaşı öncesinde halkların nasıl dağıldığını akılda kalacak şekilde aktarıyor.

Önce Prag Mezarlığı sonra Milena’ya Mektuplar’ı okuyunca ikinci dünya savaşını hazırlayan durumun gelişimini takip edebildim. Prag Mezarlığı 1890’larda bitiyordu, Milena’ya Mektuplar 1920’de yazılmış. Arada geçen 30 yılda yer altında yürütülen işler zamanla ‘normal’ ve halkın aleni yargısı olmuş.

Milena’ya Mektuplar’ı okumadan, hasta bir yazarın mektupları olduğunu düşününce kulağa kasvetli geliyor. Hele Kafka olunca yazan, hemen bir ‘bana göre değil’, ‘ben okuyamam’ yargısı işitiliyor. Gerçekteyse kitap akıcı ve hiç bir yerde takılmadan okunabiliyor. Renkli olaylar anlatmıyor, deniz kızının prense aşkı gibi değil, ‘olaylar’ yok, ama edebiyat var, insan var, yazının güzelliği var ve okunuyor. Elimden bırakmadan okudum desem yeridir. Okudum ve okurken dinlendim.

Kafka okumaya Milena’ya Mektuplar’dan başlanmasını öneriyorum. Geçmişte Dönüşüm ve Dava’yı okumuştum, ama şimdi tekrar okumak istiyorum, bu defa satır aralarını ve Kafka’nın vermek istediği mesajı daha iyi anlayacağımı düşünüyorum.

Prag Mezarlığı

2010’da yayımlanan Prag Mezarlığı Umberto Eco’nun okuduğum ilk kitabı. Prag Mezarlığı’nı Eco’nun dili ve anlatımı hakkında fikir edinmek isteyerek seçtim.

İlk olarak okuması zor bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Başlarda kitaptaki olayları takip etmek için Avrupa tarihindeki belirli olayları ve kişileri biraz olsun tanımak gerekiyor. Kitabın konusu kasvetli ve karmaşık olmasına rağmen kurgusu okunmasını sağlıyor.

Hikayede Eco iki karakteri bir kişi üzerinden anlatıyor. Noter Simon Simonini ve peder Dalla Piccola sırayla bir günlüğe yazıyorlar ve olayları bu yazılardan, kendi kendilerine itiraflarından ve konuşmalarından öğreniyoruz. İtalyan savaşları, İtalya-Fransa-Almanya arasındaki politik oyunlar, Paris kulisleri ve büyük küçük düzenbazlıklar zaman zaman fazla geliyor. Okurken arada bir ‘kendime bunu neden yapıyorum’ diye düşünsem de sonunda Prag Mezarlığı’nı okumanın bu hayatta yapılması gereken bir şey olduğunu düşünerek kitabı bitirdim, çünkü hikayeden çok şey öğrendim.

Kitapla ilgili diğer blogger ve yorumcuların ‘Umberto Eco Yahudi kıyımının temelini oluşturan siyon belgelerinin nasıl oluştuğunu anlatıyor’ demesini çok yüzeysel buluyorum. Bu kadarını söyleyerek özetlemek bence yazara haksızlık. Kitapta daha fazlası var. Eco’nun anlattığı herşey bugüne uyuyor. Hepsi bugün yine yapılıyor. Öyle ki, sanki bugünün siysetini geçmişte de planlanan buymuş gibi anlattığını, bugünden geçmişe giderek ders verdiğini düşünüyorum.

Eco’nun yarattığı ana karakter Simon Simonini sahte belgeler düzenleyen bir noter ve aynı zamanda bir katil. 1850’lerden 1890’lara kadar kimden hoşlanmıyorsa, kimle çıkar çatışması yaşıyorsa hem kendi hesabına hem onu tutanlar adına öldürüyor veya öldürtüyor. İşine geldiği gibi çalışacak bombacılar buluyor. Patlattırdığı bombalarla siyaseti direkt olarak etkiliyor. Eğer bunları yapmazsa kendi hayatı tehlikeye gireceği için her defasında bir adım daha ileriye gidiyor, onu tutanlar da ölüyor o hayatta kalıyor.

Simonini savaş çıkaracak yazılar hazırlıyor, bunları yüksek meblağlara satıyor. Masonlar, Cizvitler, Fransız politikacılar, kilise tarafları ve karşıtları hepsi bir ipte oynuyorlar bu üst düzey ajanın elinde. Tüm bu cambazların oynadığı ipte tek bir konu ağar basıyor, o da yahudi düşmanlığı. Yahudilerin kendi çıkarlarını güden, dünyadaki diğer ırklara düşmanlık ve hainlik besleyen, devletleri içeriden ele geçirmeye çalışan insanlar olduğu farklı sahnelerde ve yıllarda sürekli tekrarlanıyor. Toplulukta ayağı kaydırılmak istenen kim varsa, o kişinin Yahudi olduğu iddia ediliyor.

Yahudiler doktor oldukları için, bankacı oldukları için, sanatla uğraştıkları için suçlu ve kötü oluyorlar. Gerçekte kötü olmayan özellikler çeşitli hikayelerde hep kötü kılıflara sokuluyor, düşmanca anlatılıyor. Yazılanlar, planlananlar basın aracılığı ile halka aktarılıyor. Bu da halkta yahudilere karşı nefret tohumlarının nasıl ortaya atıldığını sere serpe anlatıyor.

Kitabı ilginç yapan unsurlardan biri ana karakter haricindeki kişilerin hepsinin gerçekte yaşamış ve kitapta geçen konuşmaları gerçekte de yapmış olmaları. Taxil adında bir gazeteci bütün basını, masonları, kiliseyi elinde oynatıyor. En sonunda kilise ile dalga geçmesi için yüklü bir para alacağını düşünerek, yaptığı oyunları anlatıp kiliseyi rezil etmeye çalışıyor, ancak kendi sonunu hazırlıyor. Bugün Taxil’in düzenbazlığı Wikipedia’da bulunuyor.

Kitapta Emile Zola, Dostoyevski ve Proust gibi yazarların adları geçiyor. Ana karakter Simonini Zola ve Proust için ‘onlar kim’ diyerek yazarları küçümsüyor (Çünkü kendisi Prag Mezarlığı gibi bir eser yaratmış!).

Genel anlamda siyasete kafa yormayan, Avrupa’nın yakın tarihi konusunda bilgisi olmayan okurlar için okuması zor, ancak okuduktan sonra tatmin eden bir kitap. 

Bu okunması zor kitap için Eco’nun verdiği emek, bilgi birikimini aktarış şekli ve kötü olayları okura kuruntu yaptırmadan, kızgınlık hissettirmeden anlatması yazarın soğuk kanlılığını ve profesyonelliğini gösteriyor.

Sanat ile mutlu olmak?

Evrensel yazarları, dünya klasiklerini okumayı tercih ettiğim için, kitaplarım hep dünyadaki sorunlara, toplumsal sorunlara yönelik. Son zamanlarda bu sevdiğim ve kendimi geliştirmeme yardımı olan tarzın enerjimi tükettiğini fark etmeye başladım. Günlük hayatımın yoğunluğu ve yoruculuğu içinde, benim de olayların iyi yanlarını görmeye ihtiyacım var. Doğru olan ard arda okuduğumuz kitapların sürekli bir yönde ve zihinsel olarak yorucu olmamasına dikkat etmek ve dinlenmek için zaman ayırmak, kendimize özen göstermek. Zihni dinlendirmenin, ruhu tatmin etmenin bir yolu sanat ile ilgilenmek. Çünkü

  1. Sanat görmektir. İçinde yaşadığımız duruma hapsolmak değil. Durumu etraflıca incelemek ve uzaktan bakabilmektir.
  2. Güzel şeylere bakmak iyileştirir. Güzel sözlerin iyileştirdiği gibi.
  3. Sanat yalnız olmadığımızı hissettirir. En yakın örneği şuan halen İstanbul’da devam eden 7. kıta temalı bienal. Evde çöp ayırırken her gün kızıyorum, ne çok çöp üretildiğine. Bienal’in konusu ve herkesin ya da birilerinin bu soruna ilgi duyduğunu görmek bu öfkemi biraz azaltıyor. Gelecek için umut besleyebiliyorum, farkındalık oluştuğunu görerek.
  4. Sergilerde arkadaşlarımla veya yalnız iyi vakit geçiriyorum.
  5. Yeni şeyler öğreniyorum.
  6. Kendi hislerimi daha iyi tanıyabiliyorum, eserlere verdiğim tepkilere ve bende bıraktıkları izlere bakarak.
  7. Aynı durumu benden daha farklı değerlendiren insanları anlamam için onların bakış açısından bakabiliyorum.

‘How art can make you happy’ i okumak istedim. Her ne kadar istediğim bir aktiviteyi yapsam ve iyi vakit geçirsem de, bir sergi gezisinden sonra ne kadar da az şey bildiğimi hissedip, daha öğrenecek çok şey olduğunu düşünüyorum. Sanat eğitimi almadım, temel bilgimin oluşması için bir yerden başlamam lazım diyorum.

‘How art can make you happy’ de sanat konusunda rahat olmamız söyleniyor. Rahat olun, çünkü o müzelerde, açılışlarda gördüğünüz insanların da zaten ancak yüzde 20’si derin bilgiye sahip. Müzeleri gezmeniz için sanat tarihi eğitimi almanıza gerek yok. Müzeler, sergiler herkes için. O yüzden her müzenin ücretsiz olduğu günler var. Halka ulaşılsın diye.

Kitapta genel olarak sürekli sanattan bahseden ve bilgisi ile sizi ezmeye çalışan bir çevreniz varsa, bu çevre ile nasıl başa çıkabileceğinizi anlatıyor. Diyor ki bir sanat sohbetinde kendinizi kötü hissetmeyin, herkes sanatla ilgili konuşabilir. İnsanların çok azı sizin kendinizi kötü hissetmenizden tatmin olur. Eğer birinin kendi bilgisinden çokça bahsedip, size kötü hissettirecek tavrını görürseniz, onunla futbol, magazin ve başka konular konuşun gibi öneriler veriyor 😉 Daha pek çok güzel fikri ünlü sanatçıların sözleri ile birleştirerek aktarıyor.

Kitaptaki en sevdiğim ifadelerden biri, sanat karşısında kendini kötü hissetmenin normal olduğunu söylemesi. Diyor ki, sanat güzel şeyler anlatmak için değil. Gördüğünüz eser kötü hissettirebilir, bu da normaldir. Hissedebildiğimizi ve anladığımızı, empati duyduğumuzu gösterir.

Sanatla, okumakla daha da insan oluyoruz. Empati duygumuzu geliştiriyoruz. Roman okumak güzel olsa da, biraz farklı alanlarda okumalar yapmak niyetindeyim artık. Ancak böyle sanat konusunda hissettiğim açıklığı ve açlığı kapatırım.

 

Kamelya Adası Kadınları – Die Frauen der Kamelien Insel

Hayatım ne zaman aktif, ne zaman genel sağlığım iyi, o zaman çok kitap okuyorum. Ya da tam tersi, ne zaman çok okuyorum, o zaman hayatımda kendimi daha başarılı hissediyorum. Dengede olmanın anahtarı gibi okumak. Lisedeyken dünya klasiklerini okuduğum dönemde ders notlarım da iyiydi. Çalışırken master yaptığım dönemde yine çok okumuşum. Bu yıl yine yoğunum ve yine çok okumaya çalışıyorum. Boş durarak, tv izleyerek dinlenmiyorum. Okuyarak, spor yaparak, yemek yaparak dinleniyorum.

Kamelya adası kadınlarını okurken kendimi ne kadar yorduğumu ve hiç takdir etmediğimi fark ettim. Liseden bu yana her zaman okuduğum romanları çok yanlı seçtiğimi düşünürüm. Dünyanın farklı yerlerinden, farklı kültürlerden seçerim. Bilinen ve mutlaka okunması gerek denen kitaplara zaman ayırırım. Kafka, Haruki Murakami, James Baldwin, Tolstoy ve daha niceleri. Türkçeye tercüme edilmiş zorlu kitaplarda epey yol aldım, Almanya’ya taşınınca almanca okumalar geldi. Okumalarım ne kadar kolaylaşsa da, ilk başlarda almanca romanları okurken daha ne kadar yol almam gerektiğini gördüğümde kendimi eksik hissettiğim günler oldu.

Bu sene başında bir süre Türkçe okudum. Charles Bukowski’yi, Kafka’yı, Milan Kundera’yı almanca okumaya kalkışmadım. Türkçe okumanın ne kadar dinlendirici olduğunu hissettim. Sonra yine Almancaya geçmem gerekti. Türkçe okurken Almancam geriliyor. O yüzden son okuduğum 4 kitap arka arkaya almanca idi. Biri hariç Hep kendi seçtiğim kitaplardı. Haftasonu 80’lerin siyasi sorunları, Maske dünyadaki kötülüklerden kaçan bir adam, Hayatımın Aşkları kara mizah ve cinayet romanı. Hayatımın aşkları çok güzeldi, büyük kısmı Toskana’da geçiyor, iki genç kızın yaramazlıklarını (cinayetlerini)anlatıyor ve güldürüyor.

Dördüncü kitap Kamelya Adası Kadınları Bretanya’da geçiyor, yani Fransa’nın Atlantik kıyılarında. Düğün ile başlıyor, bol yemeli içmeli, arkadaşlarla vakit geçirmeli, çiçeklere bakmalı, denizde ve adada geçen bir kitap. Ana karaya Paris’e geliyorlar zaman zaman, konunun gelişimine göre Madeira’ya gidiyorlar. Kimse dünyanın temel sorunlarını, haksızlıklarını çözmeye çalışmıyor. Kendi günlük hayatlarında kendi sorunlarını çözmeye çalışırken aşık, arkadaş ve mutlular. Biraz entrika var. Benim okuduğum, seçtiğim romanlara göre biraz entrika. Çünkü bu kitap benim değil, iş arkadaşım getirip verdi. O yüzden kendi seçimlerimin her şeye rağmen ne kadar tek yanlı olduğunu bir anda fark ettim. Ben edebiyat okumak, okurken gelişmek istiyorum. Gördüm ki, bu günlük hayatın koşturmacası içinde beni rahatlatıp motive etmiyormuş. Okuduğum için, hikayeler çok ilginç olduğu için keyif alıyorum. Maske’de yüz değiştiren bir japonun hayatındaki çalkantıları okumak ve Fuminori Nakamura’nın Irak savaşı hakkındaki fikrini okumak güzeldi gerçekten ama bana kendimi bütün hissettiren, her şeyin yolunda olduğunu hissettiren, hayatımdan keyif almaya yönlendiren bir kitap değildi. Maske’yi iş arkadaşıma vermiştim. Dilinin ağar ve biraz zor bir kitap olduğunu söyledi. Doğru.

Artık zor kitaplar okumak istemiyorum. İyi hissettiren şeyler okumak istiyorum, ama çok satanlar reyonunun aşk veya entrika kitaplarını okuyamayacak kadar da okumalarımda ilerlediğimi düşünüyorum. Okuma tatmini sağlamadan, günlük hikayeleri okumak, beni büyütmeyecek konulara vakit ayırmak gereksiz geliyor ve elim bu tarz kitaplara gitmiyor.

Yazımı okuyan, kitap önerisi olanlar varsa, yorumlarını beklerim.

Ekmek Arası

Bu yıl yeni yazarlar tanımak istediğimi önceki yazılarımda söylemiştim. Charles Bukowski ile Anthony Borgess arasında ayrım yapamadan, hangisinin hangi özelliği öne çıkıyor bilemeden ve bu kadar okuyup da Bukowski bana bir şey ifade etmediği için, ikisinin de birer kitabını edinmiştim. Charles Bukowski’yi artık unutmam, başkası ile de karıştırmam.

Genel olarak yazar olan insanların özelliği bence yalnız olmaları ve yalnızlığı sevmeleri. Bukowski kendi gençlik yıllarını Henry Chinaski karakteri ile Ekmek Arası’nda anlatırken, yalnızlığı neden sevdiği ve yalnızlığın başkaları ile olmaktan nasıl daha tercih edilir olduğunu anlatmış. Bu yüzden bu kitapta kendimi buldum. Başka pek çok açıdan benle alakası yok. Henry Chinaski asabi, sert erkek, ergen erkek, kızları ve kadınları gözetleyen bir genç adam, ne alakası olabilir benle? Yalnızlık ve yalnız kalmayı tercih etme isteği evrensel. İnsanların niyetlerini anlayıp prim vermemek de öyle. Bu noktalarda bir baktım, Bukowski ile aynı dili konuşuyoruz, aynı enerji sınıfındayız. Ya da öyleydik kendi yaş ve zamanlarımızda.

Yalnızlığı seçmenin depresyonla ilgisi var, hayatı sevmekle, kendinden ve başkalarından memnun olmakla ve en çok da hayatı kabul etmekle ilgisi var. Yalnızlık eğer etrafındakiler rahat vermiyorsa dünyanın en güzel şeyi. Bu açıdan o kadar çok anladım ki, hatta ergen erkeklerde gördüğüm asabiliği de o kadar iyi anladım ki…Kelimeler, yazarlar, kitaplar bunun için var. Duygular bir ve evrensel, Los Angeles’ta yaşayan bir Amerikalı gencin, İstanbul’un sahil ilçelerinde yaşayan gece içen, eve gitmeyen gençlerden ne farkı var? Yüzlerce ümitsiz Amerikalı gençten biri oturmuş, yazmış, hislerini incelemiş ve kendini hep olduğu gibi kabul etmiş, fark burada.

Kitabı okurken git gel yaşadım, Bukowski iyi bir yazar mı, bu iyi bir öykü mü, okuması zevkli mi yoksa okumak için mi okuyorum diye kendi kendime sorarken. İlk başlarda 7 yaşında bir çocuğun hikayesi iken zevkli idi. Sonra baktım çok tek düze ve hayattan bıkmış gidiyor ve okumak için okuyorum dedim, zevk almıyorum. Satırlar dümdüz geçiyor gözümün önünden hiçbir his uyandırmadan bana dokunmadan. Daha sonra dedim ki Aha! Henry – Hank ben işte, işte kardeşim. İşte her şeyi protesto eden anti popülist kardeşim ve sevdim. Sonuna kadar da severek okudum. Bu anlatıma sahip, melankolik, depresif olmadan hayatı ve bezginliği anlatan Bukowski’yi, yaşadığı günden geçmişe bakıp savaşların anlamsızlığını, hayattan beklentilerin ne kadar doğru olduğunu kendi kendine düşüncelerinde tartışan adamı sevdim. Dünyaya ne için geldik, nelerle uğraşıyoruz. Herkesle bir hayat sürerken kendimiz olamıyoruz. Hep düşüncelerimde gecen, hep olmasından deli gibi kaçtığım şey bu. O da kaçmış. D.H. Lawrence’ın tüm kitaplarını okumuş. Bense daha birini bile okuyamadım.

Yeraltı edebiyatı sevenlere hitap eder Bukowski demişler neden? Bunu çözemedim. Bilen varsa buyursun, yorumlasın.

 

Haftasonu

Daha önce Bernhard Schlink okudum, tarzına alıştım. İyi bir almanca okumak için tekrar okumak istedim. Dili iyi, kelimeleri çeşitli. Aradan geçen zaman içinde Almancaya hakimiyetim arttığı için muhtemelen, bu kez ne kadar kontrollü yazdığını da fark ettim.

Aşk kontrollü, solculuk kontrollü, hapiste geçen yılların hikayesi kontrollü. Almanya’da komünistlerin işledikleri suçları ve geçen 30 yılda dünyanın başka bir yer olduğunu anlatmak için iyi bir kitap olmuş.

23 yıl hapiste kalan Jörg’ün hapisten çıkışı şerefine, ablası Jörg’ün eski dava arkdaşlarını haftasonu bir köy evine davet ediyor. Gelenlerin her biri kendi hayat kurallarını oluşturmuş. Kimi Jörg’ü hala eski davanın parçası olarak görüyor, kimi yaptıklarını kabul edemiyor, katil olduğunu hatırlatıyor, yaralamaya çalışıyor. İki günün sonunda Jörg’ün kanser hastası olduğu ve ömrü çok uzun olmayacağı için cumhurbaşkanından af dilediği ortaya çıkıyor.

Çok rahat okuduğum bir romandı. Ne çok merak ettim, ne sıkıldım. Alman komünistlerinin çok vahşi olduklarını ve cinayet işlediklerini, önemli konumlardaki kişilere suikast düzenlediklerini duymuştum. Bu kitap konu olarak bu tarz okuduğum ilk almanca romandı. Bir gün Almanya’daki  komünizmi biraz daha okuyup araştırmak isterim.

Bernhard Schlink  profesyonel bir yazar. Kurgu güzel olmuş, amma velakin hikaye hiç bir yandan fazlaya kaçmadığı için başını ağrıtmayacak şekilde yazılmış o yüzden tutku eksik. Tutku eksikliği eşittir profesyonellik, bu da eşittir itibar ve ticaret için yazılmış roman. En iyi ifade ile, adının güncel kalması ve yazma tutkusunun tatmini için yazılmış bir kitap.