kitabimdakumlarvar

Okumak zamanla sınırlı, yazmak hayal gücü ile sınırsız


Yorum bırakın

Adanalı

İğneli Fıçı

 

Nasıl anlatsam, nerden başlasam…

Bir aşk hikayesi değil. Korku hikayesi.

5 yaşlarında babaannesine bırakılan bir kız çocuğu varmış. Belki 5 yaşından daha küçükmüş ama artık hatırlamıyormuş kaç yaşındayken yaşadığını bu olayı. Anaokuluna gitsin, annesinin öğretmenlik yaptığı okulda anaokulu yok diye babaannesine bırakmışlar. 5 yaşında annesinden ayrılmak zor gelmemiş sanki. Çocuk, anlamamış ne yaşadığını. Haftaiçi babaannede, haftasonu evinde oluyormuş. Ama bazı haftasonları babaannesinde kalması gerekiyormuş.

Böyle babaannede kaldığı haftasonları için, okuldan erken geldiği günler için, halası ve babaannesi çok pratik bir yöntem bulmuşlar. Çocuğun uyuması gerekiyor ya da gerekmiyor, sadece ortalıkta dolaşmaması lazım. Ne yapsınlar? Çocuğu korkutarak uyumaya zorlamak doğru gelmiş (?). Apartman görevlisi adam yapılı, esmer biriymiş. Memleketi Adana olduğu için lakabı da Adanalı’ymış. Bu iki muhteşem kadın çocuğu apartman görevlisi ile korkutmayı akıl etmişler. Uyusun diye yatırıp, uyumazsan seni Adanalı’ya vericez, o böyle uyumayan çocukları toplayıp iğneli fıçıya atıyor demişler. Çocuk da yatakta kalıp, tekrar gelip kaldırmalarını beklemiş. Uyumuş mu, uyumamış mı, korkarak çocuk uyur mu bilmiyorum.

Hikayenin baş kahramanı ben olmasam, yazarken babaannemlerin yatak odasında, battaniyenin altına büzülüp, kapının çalıp, Adanalı’nın çöpleri alıp gitmesini beklediğimi, sonra kalktığımı hatırlamasam belki yazarken daha farklı hissederdim. Bu şartlar altında hiç uyuyabildim mi acaba?

Olayın üstünden nerdeyse 30 yıl geçmiş. Nasıl hatırlıyorum hala? Demek ki korkmuşum. Demek ki bir kerelik değilmiş korkutma. Adanalı: ‘çocuğu korkutmayın benden’ diyormuş. (Bu sözü amcam bile hatırlıyor hala.) Hadi adamdan korkuttun, o bir birey, tehlikeli biri diyelim. ‘Çocukları toplayıp iğneli fıçıya atıyor’ ne demek? Türk filmlerinde böyle sahne yok! Cüneyt Arkın dev ahtapotlarla savaşıyor, duvarla dövüşerek antrenman yapıyor ama kimse çocukları iğneli fıçıya atmıyor. Bu orijinal fikir ancak babaannemden çıkardı zaten. Sonra hangi allahın kulu durumu fark etti de, artık beni korkutmaktan, korkutarak uyutmaya çalışmaktan vazgeçtiler bilmiyorum. Şuan kapı çaldığında, ‘Adanalı geldi’ dediklerinde halamın veya amcamın arkasına saklandığımı hatırlıyorum. Hayatımın ilk yıllarında, Adana`nın Türkiye’nin illerinden biri olduğunu ve çok sayıda ‘Adanalı’ olduğunu öğrenene kadar bu adamcağız aklımda korku unsuruydu. Sonra oturup önyargı neden oluyor, nasıl oluşuyor diye konuşup duralım. Böyle oluyor.

Şimdi Ekşi Sözlük’te okuduğum kadarı ile ‘çocukları iğneli fıçı ile korkutmak’ diye bir şey varmış. İğneli fıçı lakin bazılarınca Yahudileri ötekileştirmek maksatlı, bazılarınca çingenelerle çocukları korkutmak için kullanılan bir deyimmiş. Bana korkutma maksatlı uygulayan kendi ailem. Çok tebrik ederim, gerçekten.

 

 


Yorum bırakın

Kalp Ağrısı

Halide Edip Adıvar’ın eseri Kalp Ağrısı. Lisedeyken çok merak ederek aldığımı, okuduğumu hatırlıyorum. Kalp Ağrısı neydi ki? Henüz bilmiyormuşum. Okuduğum zaman da çok içselleştiremediğimi fark ediyorum şimdi. Lise döneminde aşk hikayesi okumayı bekleyerek almıştım, tam olarak beklediğim gibi çıkmamıştı kitap. Şimdi Partrik Modiano’nun ‘Tanınmayan Kadınlar’ kitabını anlatmaya niyetlendiğimde aslında bu kitap için en doğru isim Kalp Ağrısı gibi geliyor.

16- 20 yaşları arasındaki 3 kadının hikayesini anlatıyor Modiano. Üçü de hayatındaki sıkıntılara, iç sıkıntısına çare arıyor. Daha fazla kazansalar, sevdikleri, güvendikleri biri olsa hayatlarında, aileleri ile barışık olsalar geçer mi bu sıkıntı? Gençliğin verdiği cesaretle, tecrübesizlikle yaşıyorlar, sığınacak bir liman arıyorlar. Bir söz kalplerine işliyor ve bu noktada Modiano beni kalbimden vuruyor, bir anda anlattığı kadınlar ben oluyorum. Üç farklı hayat, aileleri başka hayat koşulları başka, yargıları başka. Ama ben okuduklarımda kendimi buluyorum. İlk kadının duyduğu hayal kırıklığını anlattığı gibi, ben de kendi hayal kırıklıklarımı anlatırdım. Aynı şekilde, aklımdan çıkmayan, kararlarımı etkileyen bir anı olarak. Buradan anlıyorum artık, o hayal kırıklığının verdiği hissi anlatabilmesi Modiano’ya Nobel’i kazandırmış. Nerede yaşarsak, hangi dili konuşursak konuşalım insanlar aynı, dünyamız aynı. İnsanları iyi gözlemleyenler, kendi hislerini tanıyanlar ve anlatmaya cesareti olanlar ancak böyle yazabilirler.

Modiano, iki kız çocuk sahibi olduğu için belki bu denli iyi gözlemlemiş, bu denli iyi yazabilmiş bir kadının kendini nasıl hissedebileceğini. 16-20 yaş arasında daha kendini tanımazken insan ne hissedebilir, hangi yargılarda bulunabilir? Boşluk ve sahipsizlik hissi içinde hayatı geldiği gibi yaşayan üç kadının hikayesi, bence pek çok kadının hikayesi. Farkındayız ya da değiliz. Türkler olarak genelde hislerimizi inkar etmeyi tercih ederiz. O yüzden belki kitap Türkçeye tercüme edilse gerektiği ilgiyi görmeyecek. 16- 20 yaş arası yaşanması gerekenler aileler tarafından belirlenecek, televizyonu açıp ‘reality’ programlarını izlerken 20 yaşındaki kızın 3. kocası ile imam nikahlı evli olduğunu, iki çocuğu olduğunu gerçekliğin bir parçası değilmişçesine izleyeceğiz. Kızın ve ailesinin cahilliğine yoracağız. Sanki sadece belirli gelir ve eğitim düzeyinde yaşayanların kaderiymişçesine davranacağız ve orta halli aileler kızlarını daha da sıkı tembihleyip biraz daha baskılayacaklar dünyadaki tehlikelerden korumak için. Aslında hepimizin tesadüfen tanıştığımız insanları hayatımıza dahil ettiğini unutacağız.

Kitap eleştirisi yazarken neden konuyu türk toplumuna bağladım diye soracak olursanız, şuradaki ve buradaki  eleştirilerden dolayı. Eleştirilerin biri dili çok basit bulurken, diğeri kadınları ötekileştirerek ve sadece Modiano’nun kahramanları bunu yaşarmış gibi anlatmış, hikayelerin ne kadar gerçek olduğunu görememişler.

İlk eleştiride, Modiano’nun kitabı roman olarak tanıttığı ancak kitap üç farklı hikayeden oluştuğu için sanki kandırılmışçasına aktarılmış eleştiri ve yazarın dili süslemeden aktarımı küçümsenmiş. Üç hikaye, üçü birbirinden farklı ama birbirini öyle tamamlıyorlar ki, sadece birini okumakla gençlikte yaşanan özgüvensizliğin ve boşluğun okuyucuya ulaşması mümkün değil. O nedenle kitap üç farklı hikayeden oluşan bir roman. Dili ayrıca süslememesi benim için bir eleştiri değil ancak takdir sebebi olur. Hikayeleri olduğu gibi aktarabilmek ve hissettirebilmek süslemekten daha zor. Maksat süslü yazıp kimsenin yaşamadığı, yaşamayacağı bir duyguyu -sözde- iletmek mi, yoksa okurun kendini bulması ve hayatı olduğu gibi kabul etmesine bir parça katkıda bulunmak mı? İkinci yorum ise Modiano’yu övmekle beraber, hikayeleri gerçekle bağlamadan sanat için yazılmış satırlar gibi yorumlamış.

Modiano’nun okuduğum ikinci kitabı bu. Yazarı bu kadar seveceğimi asla tahmin etmezdim. Yalın, sistematik ama aynı zamanda şaşırtıcı unsurları bir arada bulunduruyor yazılarında. Melankolinin hissedildiği kitaplar çok kişi için çekici olmayabilir, ama Modiano’nun kitapları hep bir şaşırma etkisi yaratıyor. Tekdüzelikten uzak hikayeleri Paris sokaklarında güzel bir sonbahar gezintisi yaptırıyor.

Modiano’nun Almanya’da 2002 senesinde yayınlanan kitabı henüz Türkçeye kazandırılmamış. Kazandırılmasını dilerim.

 


Yorum bırakın

Im Cafe der verlorenen Jugend/ Kayıp Gençliğin Cafe’sinde

‘Manchmal erinnern wir uns gewisse Episoden in unserem Leben und brauchen Beweise, um ganz sicher zu sePain, dass wir nicht geträumt haben.’
‘Bazen hayatımızın belirli dönemlerini hatırlarız ve ispata ihtiyaç duyarız, rüya görmediğimizden tam olarak emin olmak için.’

Patrick Modiano’nun 2007 yılında yayımlanan eseri bu yıl başında kitapçıda karşıma çıktı. Rafların arasında dolaşırken gözüme rafa yapıştırılan ‘nobel ödüllü’ notu çarptı. Kitapçının arka tarafında, çok satanlardan oldukça uzak bir yere yerleştirilmişti Modiano’nun eserleri. Türkiye’de kitapçılarda depoda duruyormuş Modiano’nun eserleri, çok çok az satıyormuş çünkü, Nobel Ödülü alınca yeniden raflarda yerlerini bulmuşlar.

Ben, 2014 nobel ödülleri açıklandığı zaman araştırmak üzere adını not almıştım ama unutmuşum. Ancak kitabı aldıktan sonra yazarı araştırınca hatırladım, ödül aldığı zaman ‘bu kim?’ dediğimi. Tahminciler kazanma şansını 9/1 açıklamışlardı ve kazanınca genel olarak bir ‘Patrick Modiano da kim?’ etkisi oluşmuştu.

Patrick Modiano ikinci dünya savaşının sona erdiği yıl Paris’te dünyaya gelmiş. 30’un üzerinde kitabı yayınlanmış İtalyan yahudisi bir yazar. Eserleri melankolik, şiirsel ve akıcı olarak değerlendiriliyor. Fransa’da çok sayıda ödül almış yazarın, Türkiye’de göz önünde olamaması sanırım küçük bir pazarlama sorunu. Sorun öyle ki, Wikipedia’da Türkçe olarak Patrick Modiano tanıtımı bulunmuyor. Ancak Nobel Ödülünü aldıktan sonra yazılan blog yazılarından ve Can Yayınları ile yapılan röportajdan bilgi edinebiliyorsunuz.

‘Kayıp Gençliğin Cafesi’nde’yi alırken hevesliydim, araştırmalar sonrasında okunmadığını öğrenince ise beğeneceğimden şüphelendim. Fakat son zamanlarda en rahat okuduğum, akıcı ve sonuna kadar merak ettiğim bir kitap oldu. Paris’teki bohem hayatı biraz hissettim ve hiç sıkılmadım. Farklı kişilerin ağzından Cafe Conde’de takılan gençlerin bir dönemini, parasızlık ile beraberindeki stressizliği anlatıyor ve olayı Louki üzerinde kilitliyor yazar. İçinde hep bir melankoliyi, tutkuyu, merakı barındıran kesitler birbirine ustalıkla örülmüş. Farklı kişiler tarafından anlatılan hikayeler ve kişiler daha sonra yeniden karşımıza çıkıyor, olaylar birbirini kopmadan tamamlıyor.

Bana öğrencilik yıllarımı, cafelerde geçirdiğimiz zamanları, İstanbul’da aynı sokakları bıkmadan usanmadan arşınlayışımızı hatırlatan bu roman pazar günümü güzelleştirdi. Henüz okumayanların bir solukta okuyacakları kanaatindeyim. Kitabın son sayfalarındaki şu sözde ise kendimi buldum:  ‘Bazen hayatımızın belirli dönemlerini hatırlarız ve ispata ihtiyaç duyarız, rüya görmediğimizden tam olarak emin olmak için.’

Bahsettiğim tanıtım sorunundan dolayı olsa gerek, romanın maalesef henüz Türkçe tercümesi bulunmuyor. Modiano’nun Türkçeye kazandırılan eserleri, Can, Varlık ve Tudem Yayınları tarafından basılmış.

 

 

Yaratıcılık: Avucumdaki Güneş

Yorum bırakın

Yaratıcı olmak üzerine öyle çok konuşuluyor ki, bir aşamadan sonra insanların yaratıcılıktan ne anladıklarını merak ederken ve yolumu şaşırmış hissederken buluyorum kendimi.

Hayatın her alanında yaratıcılığın olması gerekir. Olması gerekir ki, belli şeyleri farklı amaçlarla kullanabilelim. Yeni şeyler bulabilelim, üretelim, gelişelim. Bu yüzden yaratıcılık belirli kişiler için öngörülmüş bir kavram değildir. Herkesin bir yaratıcı yanı vardır. Kimi insanda daha çok açığa çıkar kiminde daha az. Sadece reklam ajanslarında çalışanlar değil, hepimiz yaratıcıyız. Sadece bazılarımız biraz tembel ve aynı sorunu aynı yöntemle çözmeyi seviyor. Ya da kendini yormamak için yıllarca aynı şeyleri yapmayı tercih ediyor.

Sık sık ‘yaratıcısın’ sözünü duyan biri olarak, artık neredeyse bu durumdan rahatsız olmaya başladım. Hayatım boyunca sıradanlıktan uzak durmaya çalıştım. Daha okul zamanında ufak tefek konularda böyleydi. Çalışmaya başladıktan sonra da daha önce denemediğim aktiviteleri denemeye çalıştım. Maksadım farklı ilgi alanları olan insanları anlamak, onların hayatlarını, sevdikleri şeyleri bir gün de olsa tecrübe etmekti. Böylece normalde hayatıma entegre edemeyeceğim sporları da, sosyal ortamları da denemiş oldum. Elimden geldiğince farklı türde yazan yazarları okumaya çalıştım. Gerçekçi Emile Zola üniversite hayatımı belirlerken, çalışmaya yeni başladığım yıllarda Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık romanıyla gerçeküstünün tadını aldım. Sonra Paul Auster’a geçtim. İş ev okul arası gidip geldiğim yoğun master döneminde ruhuma ilaç oldu sınırları belirli alanda geçen günümüz romanları, onu kalbimdeki tahta oturttum. Marcel Proust’u denedim sonra ama olmadı, ruhumu daralttı. Stefan Zweig, Albert Camus, Kafka, Berthold Brecht içimdeki karmaşayı dindirdi biraz, geleceğim için ne istediğimi düşünürken. Onları okurken bundan sonrası için tercihlerimin ne olacağına, nasıl bir hayat istediğime karar verdim. Çokça tercüme roman okuduğumu fark ettim sonra, biraz ara verip Türkçe okumak istedim. Yıllardır kitaplığımda duran, Melih Cevdet Anday’ın Raziye’si ile çiçek açtı kalbim. Ana dilimin güzelliğinin tadına vardım her satırda. Şimdi başka bir dilde romanlar okurken, hem bu kültürü daha derinden tanıyorum, hem dilde hangi kelimeleri neden kullandıklarını fark ediyorum.

Önümdeki bu büyük kitaplıkta öyle çok yaratıcı ve üretken insan var ki, birisine ‘sen yaratıcısın’ dediğimizde neyi kastettiğimizi merak ediyorum. Biz aslında sadece muhatabımız olan kişinin bize beklediğimizin dışında bir şey söylediğini, farklı olayları birbirine bağlayarak çözüm ürettiğini, alıştığımızın dışında bir düşünce akışı ile bizi şaşırttığını kastediyoruz. Problemi çözerken kullandığı gidiş yoluna puan veriyor muyuz, vermiyor muyuz henüz emin değilim. Sadece hiç bir kalıba sığmayan bir kelime ile cevap veriyoruz: ‘yaratıcı’. Bu da duruma göre bazen pozitif bazen negatif bir yanıt oluyor.

Internette şöyle ufak bir arama yapınca karşıma yaratıcı olmak isteyen insanlara şu önerilerin verildiği çıkıyor:

  • Başka kültürleri tanıyın
  • Probleme odaklanın
  • Televizyon ekranından uzaklaşın
  • Bir tutkunuz olsun: bir tutkusu olan insanlar daha disiplinli çalışıyor.
  • Sağlam notlar alın
  • Merakınızı sürekli besleyin
  • Yaratıcılık molası verin: Her gün 20 dakikalık bir mini tatil yapın (mahallede bir tur atmak,  şekerleme yapmak gibi).

Yıllardır yaratıcı olarak algılanan biri olarak sadece bunların bir hayat şeklinin parçaları olduğunu söyleyebilirim. Evde 10 ay televizyon açmadık. Kablolu televizyonu iptal ettirdiğimiz gün açmadık televizyonu bir daha, meğer devlet kanallarını izleyebiliyormuşuz böyle de. 10 ay sonra fark ettik. Sonra, eğer spora gitmediysem mutlaka bir tur yürürüm bizim mahallede, doğuştan meraklıyım, yazmayı ve okumayı severim. Okumak için vakit yaratmaya çalışırım. İşler durabilir, okumak daha önemlidir bazen. Başka kültürler zaten hayatımda, yaptığım hobi denemelerinin içinde. Evet bu şekilde tersten kontrol edince de bir yaratıcılık var. Fakat bunun ortaya daha etkin şekilde çıkabileceği, bir fayda sağlayabileceği bir ortam yok. Bu ortam Cem Yılmaz’la, Gülse Birsel’le çalışınca sağlanır mı? Bir reklam ajansında çalışınca uygulama fırsatı bulacak mı? Hayır, hiç sanmıyorum. Yaratıcılık tek başına zekadan ayrı değerlendirilen, zeka seviyemizle ilişkilendirilemeyen bir kavram. Yaratıcılığın başarı anlamında sonuçlar doğurabilmesi için de, pes etmeyen, fikirlerini tanıtıp savunabilen bir karakter gerekiyor. Aynı Cem ve Gülse gibi.

Peki biz normal vatandaşlar kendi yolumuzdan giderek, yaratıcılığımızı nasıl elle tutulur bir değer haline getiririz? Yaratıcılıkla itham edilen insanların kolay bir hayatlarının olmadığı aşikar. Madonna’nın son konuşması herkese örnek olabilir. İsteğine ulaşmak ve ulaştığı yeri korumak için katlandıkları, psikolojik olarak, bedenen yaşadığı acılar ve bugün geldiği yer…Yolu daha başlardayken zormuş, zoru görüp vazgeçebilirdi. İstediği uğrunda devam etmektense, bana göre değil sanırım diyebilirdi. Dememiş. Tüm zorluklarına rağmen devam etmiş. Bugün yüzünde hem yaşının hem yıllarca yaşadığı tutkunun izi var.

Bugün konfor alanından çıkmamak için, sürünün bir parçası olmak için çabalayan insanların dünyasında kaç kişi bu adımlara cesaret edebilir? Cesaret nereden gelir? Kendine inanmaktan mı, yoksa rakiplerinden nefret etmekten mi? Nefret de sevgi de ilerlemek için elimizde güç. Hangisini kullanacağımız, bize hayatın ne sunacağı kişisel enerjimize kalmış. Belki bir şarkı bir roman yazarız ama dinleyen olmaz. O yüzden her gün mahallede tur atmakla, yabancı memleketten bir iki arkadaş sahibi olmakla, gerçek anlamda yaratıcı olunmaz. Bana kalırsa yaratıcılığı teşvik eden şey, çözülmesi zor konuları çözmeye çalışmaktır. Kaynaklarınızın kısıtlandığı ortamda, elinizdekileri farklı şekillerde kullanmak için kafa yorduğunuzda yaratıcı çözüm bulur, yaratıcı oluruz. Bunu sonra topluma ulaştırıp ulaştıramamak da bir Network işidir. En güzel kitabı yazıp Kafka gibi çekmecede saklarsanız, neye yarar? (Bilmeyenler için, Kafka’nın ölümünden sonra yazıları arkadaşı tarafından bir yayınevine gönderilmiştir.)

Bu şartlar altında ben bir mühendis değilim icat yapacak değilim, yeni bir yazılım geliştireceğim de yok, ajanslarda çalışmayı ve inanmadığım ürünleri satmaya çalışmayı da ruhum kaldırmaz. O yüzden nasıl kullanacağımı bilemediğim yaratıcılığımı yazılarımda kullanmayı deneyeceğim. Bu durumda yazılarım avucumdaki güneş gibi. Belki yakacaklar beni, belki onların enerjisiyle bir yeti görünür olacak. Ancak bir şey ürettikten, üretebildikten sonra bana yaratıcısın diyenlere ‘evet haklısın’ diyeceğim.

 

 


Yorum bırakın

Bereket Denizi

Bereket Denizi için Mişima, ‘Bu kitaplara yaşamla ve bu dünya ile ilgili hissettiğim ve düşündüğüm herşeyi yansıttım’ demiş. Kendisi de kitaplar tamamlandıktan bir süre sonra halkın gözü önünde ölümünü gerçekleştirmiş. Japonya’yı tanımak, Japonları anlayabilmek için Japoncadan Türkçeye tercüme edilen eserleri araştırdığım esnada Mişima’nın bu tutumu kitapları alma kararımda etkili oldu. Ancak acı çeken bir yazardan gerçek Japonya’yı okuyabileceğimi düşündüm. Japonların neden basit olaylar karşısında intiharı tercih ettiklerini bir başkası daha iyi anlatamazdı, doğruymuş.

Mişima hikayesine Meiji döneminin son zamanlarından başlıyor, dünya savaşları ve sanayileşme sürecinde ülkenin yaşadığı değişiklikleri bireylerin yaşam tarzlarındaki farklılaşma üzerinden anlatıyor. Dünyayı kendi açısından gösterip ölümün bir aklanma, bir kurtuluş ve bir yeniden başlangıç anlamına geldiğini okura iliklerine kadar hissettiriyor.  Hikayeye başından sonuna bakıldığında  Mişima’nın batı etkisine giren Japonya’nın kirlenmişliğinden neden nefret ettiği, neden hayatına son verecek kadar dünyaya öfke duyduğunu anlamak mümkün oluyor. Olayların işlenişi, karakterlerin seçimi, ana karakterin dört kitaba da hakim olan dünya görüşü, bu dünyada yaşayıp kendisini yaşama ait hissetmeyişi Mişima’nın tükenmişliğini ve intiharını açıklıyor.

Ana karakter Honda üzerinden, dünyadaki gelişmeleri izleyip, hayattaki dünyevi hislerin, öfkelerin, tutkuların yanından teğet geçip gidişine şahit olan soğuk kanlı bir avukatın yetişme, gelişme, olgunluk ve yaşlılık dönemindeki olaylar aktarılıyor. Hikaye olaylara dahil olamayan, insani duygulara, dürtülere kendini yabancı hisseden, tutkuyla yaşayamadığı için hayıflanan Honda’nın kendini aklı selim bulmasıyla, yaşamını anlamsız bulması arasında gidip geldiği bir çizgide seyrediyor. Zaman geçtikçe yeniden doğan bir ruhu takip etmek Honda için bir tutku oluyor.

Bahar Karları’nda imparatorluk zamanında Kiyoaki’nin güzelliğini, Japon geleneklerini, özeni, inceliği okumak bu içine kapalı ada ülkesine karşı merak uyandırıyor. Olayların geçtiği yerler insanların yaşam tarzlarına, sosyal sınıflar arasındaki farklara dair fikir veriyor. Henüz kendini bulmaya çalışan Honda’nın kendine yönelik ilk hükümleri başlıyor.

Kaçak Atlar’da Kiyoaki’nin İsao İinuma olarak yeniden doğmuş olma ihtimali ve İsao’nun ölüm tutkusu Honda’yı meşgul ediyor. Japonların geleneksel intihar ve öldürme teknikleri detaylı aktarılıyor. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki süreçte başlayan değişim ile bu değişime karşı direnme isteği ve ölüme olan sevgi, hatta saygı bu kitapta ortaya çıkmaya başlıyor.

Şafak Tapınağı’nda bu kez Honda, Isao’nun Tayland’lı bir prensesin bedeninde dünyaya geldiği fikrine kapılıyor. İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasını kapsayan bir zaman diliminde ruh göçü ile sadece Japonya’da değil, Japonya’dan Tayland ve Hindistan’a uzanan bir güzergahta reenkarnasyonun gerçek olma ihtimali üzerinde durup, Budizm ve Şinto dinlerinin olaya bakışlarını aktarıyor. Savaş dönemi olmasının etkisi ile yine yavaş yavaş ölümü anlatıyor, övüyor. Bunca ölüm konuşulmasına rağmen rahatsız edici olmuyor okumak. Bu kitap reenkarnasyonu anlayabileceğimiz dilde, Budistlerin bakış açısı ile anlatıyor. Ölüm ancak bu kadar doğal, kabul gören, beklenen, istenen bir olgu olarak anlatılabilirdi.

Meleğin Çürüyüşü’nde artık üç kitaptan sonra ne gelecek diye beklerken, şimdiye kadarki olayların bir tekrara düşeceğini düşünürken, tam tersine ince ince işlenmiş duygular, olgunlaşmış bir öfke hissediliyor. Yaşlı kurt Honda, artık yılların verdiği görmüş geçirmişlikle yaşıyor hayatını, yaşının verdiği özgüvenle alıyor kararlarını. 1960’lı yıllarda artık Bahar Karları’nda anlatılan Japonya ile sanayi ülkesi olan Japonya’nın farkı açıkça ortaya çıkıyor. Bu kitapta derinlere inip, yaşanan yozlaşmayı kahramanların hislerini ve yaşam tarzlarını öyle anlatıyor ki, artık Mişima’nın kendini nasıl hissettiği elle tutulacak kadar görünür hale geliyor. Cümlelerin işlenişi, kahramanların zekalarını kullanışları ve hayata dair düşünceleri, saf kötülükleri, o eski rüya ülke kavramının kalmadığını ispatlar  nitelikte oluyor. Bu kitabın bir ustalık işi olduğunu ve uzun zaman bu tadda bir anlatıma rastlayabileceğimi sanmıyorum. Akıcı, nefret dolu fakat sonun yaklaşmasından duyulan huzurun hissedildiği bir kitap Meleğin Çürüyüşü. Çevirmen Püren Özgören, Mişima’nın karmaşık hislerini ustalıkla tercüme etmiş diyebilirim. Okurken hiçbir yerde cümle akışından dolayı takılma yaşanmıyor ve rahatlıkla okunuyor eserler. Mişima’nın buhranlı ve bize yabancı tutkularla kavrulduğunu göz önünde bulundurarak çeviriye tam puan veriyorum.

Bereket Denizi’nde anlatılanlar Japon tarihini ve kültürünü tanımayanlara 80 yıllık bir özet sunuyor. Sarayın toplum hayatını yönlendirdiği, toplumsal sınıfların bulunduğu ve sınıflar arası farkların hissedildiği bir Japonya’da değerler korunurken, zamanla demokratikleşen, Amerikan etkisine giren Japonya’nın nasıl kendi değerlerini yok ettiği aşama aşama hissediliyor. Dünyadaki ‘doğru’ kavramının batı tarafından belirlenmesine, kültürlerin asimile edilmesine duyulan tepki Mişima ile anlaşılır ve hak verilir bir hal alıyor.

Türkiye’de çok satanlar raflarında bulunmayan, aranmadan görülmeyen bu seriyi kesinlikle tavsiye ederim. Siyasi olayların yönetilmesi ve toplumun asimile edilmesi konularında kendi ülkemizle çok fazla benzerlik buldum. Güncel olarak yaşadığımız sorunlara uzaktan bakmak ancak başka ülkeler üzerindeki politikaları inceleyerek mümkün olacak. Doğunun zenginliği ve gelişimi ile ilgilenmek olaylara bakışınızı etkileyecek. Batıdan uzaklaşmanın çok da kötü olmayabileceğini hissedeceksiniz.

İlgilenenlerin kitapları sırasıyla okumasını tavsiye ederim.

 


Yorum bırakın

Deney

Geçen yıl bugünden bakınca, önümde planlanmış, ne öğreneceğimi çok merak ettiğim bir eğitim vardı. Adı ‘Gruplarda Etkili Olmak’tı. Almanya’da çalışmaya başladığım andan itibaren yabancı dil konuşmaktan oluşan eksikliği hissediyordum. Daha doğrusu yabancı dilde kendimi her zaman istediğim gibi ifade edemiyordum. Sanki Türkçe konuşurken her işimiz, her toplantımız istediğimiz gibi yürüyordu da, almancaya gelmişti sıra. Şimdi, üzerinden 1 yıl ve bir dolu başka olay geçtikten sonra olaylara daha farklı bakıyorum. Fakat o zamanlar bu eğitimde bulunduğum ortamdaki etkimi arttıracak çeşitli metodlar öğreneceğimi umarak eğitime katılmak istemiştim. Eğer etkili olmak öğretilebiliyorsa, şimdiye kadar neden duymamıştım yöntemin ne olduğunu? Safça ama eğitimin adını düşündükçe bir sırrı öğrenecekmişim gibi hissediyordum. Eğitim otel olarak da kullanılan bir manastırda planlanmıştı. Bu yüzden de ayrıca ilginçti. Almanya’ya taşınmamdan 2 yıl sonra bir manastırda konaklamak beni bu ülkeye ve kültüre biraz daha yaklaştıracaktı. Eğitim gününün gelmesini sabırsızlıkla bekliyordum. Noel tatilinin hemen öncesinde bir hafta eğitime gidecek olmak, tatili erken başlatmak gibi bir şeydi. İdeal planlama olmuştu uzun tatil öncesinde.

Eğitimin yapılacağı manastır, evimizden trenle yaklaşık 2,5 saat mesafedeki Neresheim’daydı. İş arkadaşım buranın adını duymamıştı bile. Çölün ortasında bir yerdir kesin diyordu. Neresheim’a gitmek için sabahın köründe hızlı trenle önce Stuttgart’a, oradan da bölgesel trenle Neresheim’a gidecek, orada eğitime katılacak bir başka kişi ile buluşup, onun aracıyla manastıra çıkacaktık. Daha önce hiç manastırda konaklamadığım için, beni neyin beklediği konusunda meraklıydım. Lüks olmadığı kesindi ortamın.

Uzun sabah yolculuğunda herhangi bir sıkıntı yaşamadan oldukça erken bir saatte Neresheim’a vardım. Christina adında bir arkadaş beni tren istasyonundan aldı. İnsanın karşılaşabileceği en nadide tiplerden biriydi. Yaklaşık 20 dk. süren yolculuğumuzda bunu biraz fark ettim. 20 dk. içinde özel hayatına ve iş hayatındaki hedeflerine hakim oluverdim. Eğitim yerine giriş yaptıktan sonra baktım, diğer insanlarla hemen konuşmaya başlıyor. Kendini anlatıyor, kendi doğrularını sıralıyor, herkesten yüksek sesle konuşuyor ve susmuyor! Susmuyor! Konu hep bir şekilde ona dönüyor. Bu davranış tarzı yüzden hikayemin bundan sonraki kısmında çok fazla adı geçmeyecek.

Başlangıç öncesi biraz muhabbet ettikten sonra, seminer salonuna girdik. 27 kişi için planlanmış bir eğitimdi ve 3 Moderatör vardı. Moderatörlerimiz, psikolog ve/veya pedagogdu. Moderatörlerin biri bunun tam olarak bir eğitim gibi olmadığını, bir deney olduğunu söyledi. Henüz bizi neyin beklediğinden gerçekten haberimiz yoktu. Klasik, kendini tanıtma faslından sonra, gruplardaki aktivitelerimizi sordular, not aldılar. Sonra olaylara bakışımızla ilgili 3 defa 3 farklı durum tanımladılar. Her aşamada 3 durumu 3 kağıda yazıp kartları odanın 3 köşesinde yere koydular, kendimizi hangi durumda görüyorsak oraya gitmemizi ve diğer kişilerle fikirlerimizi tartışmamızı istediler. Bu çalışma bütün öğleden öncemizi aldı.

Öğle yemeğinden sonra odanın içinde 27 kişi aynı anda dolanıp, kimin bize hangi enerjiyi verdiğine bakmamızı istediler. Sonra bir kez daha aynı şekilde odada dolaşmamız ve 9 kişilik üç grup oluşturmamız gerekiyordu. Grupların nasıl dağılacağını onlar söylemiyorlardı. Grup oluşturma ve kendi isteğimizle olması önemliydi, çünkü eğitimin geri kalanını bu grupla geçirecektik. Kimlerle aynı ekipte olmak istediğimizden emin olmamız gerekiyordu. Bu iş için istediğimiz kadar zaman kullanabilirdik. Sonunda herkesin bulunduğu yerden memnun olması, diğer grup üyelerini kabul etmesi şarttı.

Odada dolaştık, bir grup hemen kuruldu. Hemen 9 kişi oluverdiler ve sonra arada neredeyse hemen hiç gruptan ayrılan, diğer iki grupta şansını deneyen olmadı. 5 günü birlikte geçirmek söz konusu olunca, ben sevgili yol arkadaşım Christine’den, onun sempatik bulduğu soğuk bakan bir kişiden ve bir de eşinden 1 sene önce ayrılmış, boşandıktan sonra kendini yeniden bulma sürecinde olan 50’lik adamdan ve önceki çalışmada sözümü kesen Ulli adında bir tipik schwab’dan uzak durmaya çalıştım. Aynı grupta olarak kendime işkence etmek, sinirlerimi sınamak istemedim.

Kimin yanında kalmaya çalıştığımı, kimin varlığı ile kendimi güvence altına almak istediğimi hatırlamıyorum şimdi. Kimle birlikte olmak istediğimi bilmiyordum ama kimleri istemediğimi çok net biliyordum. İki grup arasında gittim geldim bir ara. Biri bizim gruptan ayrıldığında, yerine diğer gruptan birinin gelmesi gerekiyordu. Diğer gruptan biri geldiğinde, bu birbirini çok az tanıyan insanlardan diğer biri grubunu değiştirmek istiyordu. Bu şekilde kendimizi hangi grupta daha iyi hissettğimizi yer değiştire değiştire ölçtük, biçtik. Bana göre daha insani görünenleri tercih etmeye çalıştım. Öğle yemeğinde tesadüfen aynı masada oturduğum Nadine, Christian, Alex bana güven verdiler. Haklarında pek bir şey bilmesem de, yetişkin davranışında olduklarını görmek beni rahatlattı ve grubumu seçip kabullendim.

Grupları belirlememiz yaklaşık 1,5 saat sürdü. Bu grup bulma çalışmasının sonunda ne kadar zamanın geçtiğini duyunca şaşırdık. Bizim eğitimimizde grup bulmaya daha fazla zaman ayırmak olasılık dahilinde değildi, ancak grup bulmanın 3 güne kadar sürdüğü durumların yaşandığını öğrendik. Sonraki aşamada kendimize dert ortakları bulacaktık. Her günün sonunda saat 17:00-17:45 arasında her gruptan 1’er kişi ile oluşacak 3 kişilik bir başka grup ile vakit geçirecektik. Bu ikinci küçük grubu da belirledikten sonra, artık kendimizi rahat bırakabiliriz sanıyordum. Her grup için ayrılan odaya gidip, moderatörün anlatacaklarını dinleyebilirdik. Yorucu grup belirleme sürecinden sonra, bize eşlik edecek moderatörü de seçmemizi istediler. Moderatörlerin ikisi kadın, biri erkekti. Biz, sebebini bilmiyorum, kısmen daha yaşlı olan kadın moderatörü seçtik. Pedagogtu kendisi, Münih’ten geliyordu ve grubumdakilere daha güvenilir bir izlenim vermişti. Moderatör seçme sürecinde de, iki grup aynı kişiyi istemiş, uzlaşmak durumunda kalmıştık. Sonunda moderatörümüzü alıp, çalışacağımız odaya geçtik, oturduk.

Evet, odaya geçtik oturduk. Moderatörümüz hiçbirşey söylemedi. Sorduğumuz sorulara cevap vermedi. Ne yapacağımıza kendimiz karar verecektik. Konuşmak veya susmak bize kalmıştı. 9 yabancı insanla bir odaya kapatılmaktı bu. Önceden belirlenmiş mola zamanları vardı, bunun dışında oda dışına çıkıp başka bir aktivite yapmak söz konusu değildi. Sonunda bir yerden muhabbet etmeye başladık. Nerden başladığını tam kestiremediğimiz muhabbet zaman zaman hararetlendi, zaman zaman soğudu. Tek kelime söylemez olduk, sustuk. Akşam yemeğinden önce planlandığı gibi ikinci, yani 3 kişilik gruplarımızla buluştuk. Bu buluşma için de önceden belirlenen bir konsept yoktu. Farklı olarak sadece odaya kapanmak zorunda değildik. Ben benim gruptaki diğer iki kişiyi buldum ve manastırın etrafında yürüyüş yapmaya karar verdik. Zaten pek de bir alternatifimiz yoktu. Her ne kadar otel hizmeti verse de, internetin çekmediği, odalarda ve ortak alanda televizyonun olmadığı bir yerdi. Manastırın etrafında yürüyüş yaparken biraz kendimizle ilgili konuşup, çokça bulunduğumuz grupların ve organizasyonun eleştirisini yaptık.

Akşam yemeğinden sonra planlanmış 1,5 saatlik bir süre daha vardı 9 kişilik grubumuzla. Bu sürede bu kez diğer gruplardan aldığımız bilgileri paylaşma, konuşma şansımız oldu. Konuşacak bir konumuz oldu böylece.

Günlük program bittikten sonra tek aktivitemiz bulunduğumuz binanın alt katında, kiler denilen yerde vakit geçirmekti. İsmi ‘Keller’ yani gerçekten de kiler demişler, fakat bu oda giriş kattaydı. İçeride ağzına kadar bira, şarap ve diğer içeceklerle dolu bir buzdolabı, atıştırmalıklar ve masalar vardı. İşin enteresan tarafı, yediğimiz içtiğimiz şeyler ücretsiz değildi, ama başında bekleyeni de yoktu. Otele yerleşirken hepimize birer karne vermişlerdi. Ne yiyip içtiysek kilerden bu karneye işaretlememiz ve ödemesini otelden çıkarken yapmamız gerekiyordu. Öyle bir mekan yaratmışlar ki, dürüstlük sınaması sanki, kağıda ne içtiğini yazmak. Ve tanrının seni izlediğini hissettiğin, kendini aradığın bu yerde kimseye karşı değil, kendine karşı sorumlusun.

İkinci gün, bir önceki günün değerlendirmesini yaptık 27 kişilik grupta. Sonra kendi gruplarımıza çekildik ve bugün için belirlenen bir aktivite olduğunu öğrendik. Bu kez belirlenen sürelerde gruplar sırası ile birbirlerini izleyeceklerdi. Gruplarımızın adı A, B, C olsun. Önce A Grubu, gidip B’yi 10 dk. izleyecek, sonra C’yi izleyecek ve kendi odasına dönecekti. Daha sonra B ve C sırasıyla diğer iki grubu izleyecekti. Bu görevi yaptık. Neden yaptığımızı bilmiyorduk ama bu gözlemler sayesinde, kendimiz dışında bir şeylerden konuşabiliyorduk. Gün içinde yapacaklarımız için yine bir planlama yoktu. Moderatörümüz arada soru sorarak konunun devam etmesi için müdahale ediyordu. Fakat yine de tüm gün içinde 3 veya 4 cümleden öte geçmiyordu dahil oluşu. İkinci günün akşam yemeğinden sonra tekrar büyük grupla buluşacaktık. Öyle planlanmıştı. Normal 3 kişilik grubumuzla yine yürüyüşlerimizi yaptıktan sonra büyük salona geçtik ve yeni bir görev aldık o akşam için. Akşam için planlanan çalışmada kendi grubumuzu ve diğer iki grubu anlatan gösteriler yapacaktık. Bu pandomim olabilirdi, dans olabilirdi, resim olabilirdi…Herşey serbestti. Sunumumuzu ertesi gün yapacaktık. Bize bir görev verildiği için, uğraşacak, konuşacak birşeyimiz olduğu için mutluyduk. Grup olduğumuzu, birlik olduğumuzu hissettik. Gerçekten bu grupta olmak güzeldi. Diğer gruplar ne saçma şeyler konuşuyorlardı öyle! Bir grupta kafadan hafif çatlaklar toplanmıştı, diğer gruptakilerse çok burnu havada tiplerdi. Bizim grubumuz  en ideal, en güzel, en uyumlu gruptu.

Çarşamba günü sabah toplandık. Her grup kendisi ve diğer iki grup için sunumlarını yaptı. Grupların her biri kendi bir yanını ele alıp, grupla ilgili olumlu şeyler gösterirken, diğer iki grupla dalga geçecek, grup üyelerinin anlaşamadığını veya bir üyenin diğerlerini rahatsız ettiğini vurguladılar. Sonuç şaşırtıcıydı.

Gruplarımıza döndük, bu defa artık daha yakındık. İlk baştaki yabancılık, kibarlık maskesi yavaş yavaş kalkıyordu. Daha hararetli konuşmalar yaşıyorduk. Sonra susuyorduk. Kimisi gereksiz konuşmaktan, kimisi susma molalarından rahatsız oluyordu. Akşamları 3’lü gruplarda konuşmak rahatlatıcıydı, ancak o konuşmaların da kendi grubumuzu ele vermek olabileceğini yaşamıştık. Yine de akşam konuşmalarında diğer grubun ne konuştuğunu dedikodu bazında dinlemek çok ilginç oluyordu. Bir kişinin ettiği saçma laf, aslında akşam yemeği sonrasında kendi grubumuzla buluştuğumuzda herkes tarafından biliniyordu. Fakat bu defa duyduklarımızla ilgili konuşmuyorduk.

Çarşamba gecesi için yeni bir görevimiz vardı. Grubumuzla sonsuz bir süre ıssız adada yaşayacaktık. Grupça hayatta kalmak için görev paylaşımı yapmamız gerekiyordu. 8 kişi işleri öyle paylaşmalıydık ki herşey yolunda gitmeliydi. Önce dedik ki rolleri belirleyelim. Rolleri belirledik. Belediye başkanı, polis, balıkçı, aşçı, çiftçi, su tesisatçısı, danışman, itfaiye/güvenlikçi bulundurmaya karar verdik. Bu rollere karar vermek hiç mi hiç kolay olmadı. Uzun uzun tartıştık. Biri belediye başkanı olacağım diye tutturdu, diğeri ‘Napıyım ben 8 kişilik adada belediye başkanını, işe yarar bir görev bulalım!’ dedi. Esas tartışmada uzun süren kimin hangi rolü gerekli gördüğüydü. Sonra oylama yaptık. Kimin hangi rolde olması gerektiğini herkes kendi bakış açısıyla kapalı olarak yazdı. Oyları saydık. Rollerimiz üzerinde mutabakata vardık. Çok zorlu bir akşamdı. Bu tartışmadan sonra alt kata, kilere inip bir güzel içtik. Odama geldiğimde kendimi değirmende öğütülmüş gibi hissediyordum. Çarkların arasında yukarıdan aşağıya sürüklendim, işlendim. Psikolojim sınandı. Yukarıdaki fotoğrafı da bu zorlu gecenin akabinde, Perşembe sabahı çektim. Sonsuzluğun ortasında, tanımadığım insanlarla bütün gün bir odaya kapatılmıştım. Psikolojik bir sınavdı ve ağırdı. Konuşmakta, konuşmamakta zordu. Bu 5 günlük yolculuğun nereye varacağını bilmiyorduk. Perşembe günü sabah bir araya gelmek, o odaya gitmek istemiyorduk neredeyse. Sabah büyük grupta toplandığımızda zannediyorduk ki, bize ne planladığımızı soracak, şu doğru, bu yanlış diyeceklerdi. Hiç öyle olmadı. Büyük grupta toplandık, kendimizi nasıl hissettiğimizi, hangi rolleri düşündüğümüzü sorup, bizi odalarımıza yolladılar.

Odaya geldiğimizde ne konuşacağımızı bilmiyorduk. Yine konuşacak hiç bir konu yoktu. Bir süre sessizlikten sonra dün gece ile ilgili birbirimize geri bildirimde bulunmaya başladık. İşte bundan sonra olay çok enteresanlaştı. Bana bir konuda açıkça saldırdılar ama ben saldırıdan dolayı yıkılmadım, geri çekilmedim, içime kapanmadım. Bir başkası aldığı geri bildirim sonrasında çocukluğunda yaşadığı bir travmayı anlattı ve ağlamaya başladı. Sürekli taktığı maske olmadan, onunla vakit geçirmenin daha keyifli olduğunu söyledik. Gerçekten de öyleydi. Belediye başkanı olmak için ısrar eden, yönetici olmayı aklına koymuş 26 yaşında bir gençti. Hırslıydı, diline hakimdi ama diğer insanların ne hissettiğini zerre kadar önemsemeden onları maşa olarak kullanıyordu. Onu eleştirdik. Bu şekilde saatlerce birbirimizi yedik. Herkesin maskesi düşmüştü. Birbirimizin en gıcık en kötü yanlarını biliyor, değişmesi için kendisinin bunu görmesi için de yardımcı olmaya çalışıyorduk. Perşembe günü bir çözülme zamanıydı grup için. Artık birbirini yiyen değil, birlik olan bir gruptuk.

Cuma sabahı grubumuzun değerlendirmesini yaptık. Hangi gün kendimizi nasıl hissettiğimizi, kime kendimizi yakın hissettiğimizi çizdik. Sonra sevgili pedagogumuz bize gruplardaki gelişimin, hep bu gruptaki gibi olduğunu anlattı. Yani ilk başta mesafe oluyor, herkes birbiri ile iyi geçinmeye çalışır durumda bulunuyor. Zamanla anlaşmazlıklar çıkıyor, bu anlaşmazlıklar aşılıyor ve grup devam ediyor, bir süre sonra tekrar tıkanma yaşanıyor.

Bu açıklamayı duyunca uyandık. Olay metodu teorik olarak öğrenmek değildi. İşte böyle bir haftada kanımızda, canımızda hissetmiştik grupta etkili olmanın nasıl olduğunu ve bulunduğumuz ortamda diğer insanları nasıl etkilediğimizi. Grup olarak nasıl bir araya geldiğimiz ise muammaydı. Muhtemelen kendimize benzeyen kişileri seçmiştik. Ben en başından Christine ile aynı grupta olmak istemediğimi biliyordum. O yüzden o gruptan uzak durmuştum. Diğer gruptaki bir kaç tip çok burnu  havada gelmişti, onlarla da olamazdım. Bu ayrımı yaparken aslında çok farkında değildim. Eğitimi tamamlamadan önce bu konu üzerinde de düşünmemiz istendi. Açıkça, neden bazı gruplarda mutlu huzurlu olurken, bazılarında saçımızı başımızı yolmak istiyoruz almadım. Eğer grubun enerjisi bize uymuyorsa ister istemez bir ‘out stander’ oluyoruz. Mutlu olmak için yapmamız gereken şey bu anlamda aslında basit, fakat gerçekleştirmesi hep o kadar kolay olmuyor.

Ben kendi adıma aslında bildiğim ama net olarak ayırt edemediğim konuları bu eğitimde kavradım ve eğitimden mutlu ayrıldım. Benim için en büyük yılbaşı hediyelerinden biri  oldu, dayanıklılığımı görmem. Benim gibi pek çok kişi mutlu ayrıldı sanırım. Yine de, bazı kişilerin acı gerçekleri duyduklarını tahmin ediyorum. Aslında tam da bunu duymak için oraya gitmiştik. Çünkü etrafımızdaki insanlar bizi hep olduğumuz gibi kabul ediyorlar ve diğerlerinin bizi nasıl gördüğünü hiç bilemiyoruz.

Bu deney olduğunu bilmeden katıldığım deney, yolumu aydınlattı. Deneyin etkisinden, olanları düşünmekten ancak 1 ay sonra kurtulabildim ve aldığım geri bildirimleri hayatıma işledim.

 

 


2 Yorum

Uzaktan görünen

Çok sık duyduğum, kulağıma ara ara çalınan sözlerden biri: ‘ya içindesindir çemberin, ya dışında’.

Den Haag’ın sahili Sheveningen’de otururken tam da böyle hissettim. Ya içindeyim olayların, etrafıma bakınıp soğuk kanlı olamıyorum ya da dışındayım ve hayat çok basit görünüyor. Yaşadıklarımız aslında hep birbirini tekrarlayan şeyler oluyor.

Fotoğrafta az ileride yürüyen ikili ne iş yapıyor olabilir? Hangi işi yaparlarsa yapsınlar haftasonu ancak sahilde yürümeyi tercih ediyorlar. Belki bütün hafta boyunca tek molaları bu? Bilemiyoruz, ama özeniyoruz. Çünkü rahat görünüyorlar. Hollanda’da yaşayan birinin ne sıkıntısı olabilir ki? Olamaz. Onların hayatı güzel, düzenli, toplumsal değerleri var. O yüzden biz ne yapıyoruz, oturduğumuz yerden yabancı ülkelerde yaşayanlara özeniyoruz. Bir gün işi bırakıp dünyayı gezme hayallerine kapılıyoruz. Hepsi neden? Sadece özenmekten. Her geçen gün birinin işi bırakıp dünyayı gezdiğini ve bunun herşeye değdiğini gazetelerde, bloglarda okuduğumuzdan. Türkiye’den kalkıp tek yön Güney Amerika bileti alıp, hostellerde, sokaklarda yatıp bitlenmek, işimize gidip gelmekten daha tercih edilesi oluyor. Çok insan gördüm, çok insan tanıdım diye anlatıyorlar dönünce. Türkiye’de çalıştığı şirketteki çaycı ile sohbet etmeyen adam bir anda dünya ile barışıyor. İnanalım mı?

Soruyorum, sizi Türkiye’de kim alıkoyuyor insanlarla tanışmaktan? Kim engelliyor dilencilik yapan adamla sohbet etmenizi? İlla ki anadilini bilmediğiniz bir ülkede sürünmeniz mi gerekiyor? Kendi nefsinizi ölçmek için bir süre Starbucks’tan uzak durmayı denemek daha mantıklı olmaz mı acaba? Vücuda pek de faydası olmayan kremalı kahvelerden vazgeçseniz psikolojiniz değişir belki?

Başladığım konuya geri dönecek olursam, Hollandalıların rahatlığı, herşey kontrol altında tavrı bana kendimi rahat hissettiriyor. İnsanların sürdükleri hayat, yaptıkları iş için olması gereken eğitimi aldıklarını, daha fazlasını da kişisel gelişimlerini destekleyecek spor klüplerinde ya da sosyal derneklerde geliştirdiklerini düşünüyorum. Mutluluklarının sırrı kafaya takmamaları. Halbuki biz dizi izleye izleye ancak ne entrikalar dönebilir bunu öğreniyoruz. Basit bir olayı 3×90 dk.’lık dizide izliyoruz. Beynimizi uyuşturuyor, ruhumuzu negatif düşüncelerle zehirliyoruz.

Sheveningen’de sahilde kitesurf yapan insanların, yürüyenlerin hepsi neden huzurlu duruyor? Kendinden emin, o anda tam olarak yapmak istediği şeyi yapan insanlar görüyorum. Konuşsak belki sıkıntılarına dair birşeyler sezebilirim. Fakat sıkıntılarını anlatırken bile kendilerini küçültmeden konuşacaklarını düşünüyorum.

Sağlık problemleri ile boğuşanlar, çocuğu hasta olanlar, işini kaybetmek üzere olanlar…Aynı sorunlar mutlaka var. Nasıl oluyor da içinde bulundukları durumu bu kadar rahat, kaygı hissini vurgulamadan, duygusallaşmadan dile getiriyorlar. Ve biz…sıkıntılarımızı nasıl da abartıp anlatıyoruz. Nasıl da zihnimizi mutsuz olduğumuz konulara odaklıyoruz? Gündüz sevmediğimiz işte çalışırken internette bol bol vakit geçirip, olması gereken performansımızın çok çok azını gösterip, sonra terfi bekliyor, terfi gelmeyince mutsuz oluyor, etrafımızdakilere hırsımızdan dünyayı dar ediyoruz. Bir kendimize gelebilir miyiz lütfen? Biraz işimize, kendimize saygımızı arttırmak için uğraşabilir miyiz? Ben artık her gün işini bırakıp Hindistan’a, Amerika’ya gitme hikayelerini duymaktan sıkıldım.

O kadar kilometre kat etmek yerine yapılması gereken çok basit bir şey var. İnterneti kapatıp, doğada vakit geçirmek, eve gelince de aynaya bakmak. Hindistan’a gitmişsin, elinde iphone’la insanların fotoğrafını çekip paylaşmanın derdindesin. Ne anladım ben bu kendini bulma yolculuğundan? Birlikte fotoğraf çektiğin teyze zaten derdini anlatamıyor, hayat felsefesini sana aktaramıyor. Aktarsa kaç yazar, gelip gene maaşlı bir işe gireceksin. Hindistan’da kendini bulmaya gittiğinde sonunda içindeki özgür, hırslı, dizginlenemez ruhu bulmayacaksın muhtemelen. Ancak biriktirdiğin üç kuruşu ser sefil birkaç ay geçirmek için harcayıp, geldiğinde işsiz kaldığında da sefilleri oynayacaksın. Değecek mi?

Kimse gitmesin, herkes evinde otursun demiyorum. Ruhunda olan gene denesin. Yalnız bir zahmet şu işi özenilecek bir şey, bir kendini bulma hikayesi gibi anlatmayın. Biraz gerçek olun. İnsanın kendini bulması yol gitmekle değil, ruhuna iyi gelmeyen şeyleri kendinden uzak tutmakla, kendi içine dönmekle olur. Yoksa ülkelerin gümrük kapılarında beklemenin, kendi kendine macera yaratmanın ne faydası olacak? İstanbul’da bir alışkanlıktan veya bir bağımlılıktan vazgeçmeye çalışmak da bence kendini bulma yolunda yeterli alıştırmayı sağlayabilir. O yüzden şimdi,

sakin olun ve karşınızdaki özenti seyahat bloğunu bir kenara bırakın.

Memleketinizden kaçış yok. Nereye giderseniz gidin, kendinizle barışmadıkça huzur yok.

Hayat bu açıdan bakınca çok kolay.

 

 


Yorum bırakın

Büyücü

Bazı kitapları okumanız için uygun zamanın gelmesi gerekir. O zaman gelmeden, hayatınız belirli bir ritme girmeden duymazsınız adını. Ancak size iletilecek yeni bir mesaj, farkına varmanız gereken yeni hisler varsa kitap sizi bulur.

Öyle ki, hayatınız değişirken, ancak yeni yazarlara, yeni konulara geçiş yaptığınızı fark ettiğinizde değişimi hisseder, en sevdiğiniz yazarlar tatlı anılarla beraber daha eski bir zaman diliminde kalmaya başlayınca şöyle bir silkelenirsiniz.

Bu yaşımda, 600 sayfayı okumaya başlamak için gerçekten değeceğine inanmam gerekiyor benim. Yetişkin hayatımı ev ve iş arasında sürdürürken, okuduğumdan zevk almam ve bana bir şeyler kattığını hissetmeliyim. Aksi halde evde yer kaplamaktan, yarım bıraktığım için bana kendimi kötü hissettirmekten öte bir işe yaramıyor kitaplar. Geçmişte okunamayan kitapların en azından bunu anlamaya faydası oluyor, gittikçe daha titiz seçimlerde bulunup, daha değecek yazılara vakit ayrılıyor.

Büyücü, elinize ilk aldığınızda hafif bayıp olay ne zaman başlayacak diye sorduran kitaplardan. Öyle iyi yorumları var ve olayın geçtiği mekan o kadar özgün ki, meraktan sinir olarak okuyorsunuz bu ilk kısmı. Olaylar başladığında da gerçek olayı arayışınız devam ediyor. Yetmiyor yazılanlar. Söylenenlerin hepsi sinirsel bir oyun yaşattırıyor. Olayın kopuş noktası ne olacak, bu işin aslı ne zaman gün yüzüne çıkacak derken, anlatılan olaylar hep şaşırtmaya, özgünlüğünü korumaya devam ediyor. Bir bakıyorsunuz önceliğiniz kitabı bitirmek olmuş. Bitsin artık diye acı çekerken okuduklarınızın standart dışılığı tatmin ediyor. Sinir olurken zevk almak, gerçek dışılığa kızarken, gerçeklerden uzak olduğu için mutlu olmak sanırım çok az kitabın verdiği bir nimet.

Ben gerçek dışıyım ve sizin dayattığınız tüm normalleştirmelere, sıradanlaştırmalara karşıyım diye bağıran ‘Büyücü’, size gerçekçi olduğunuzu acı çektire çektire hissettiriyor. Her kitap başaramaz, ama Büyücü kendinizi kitaptaki karakterlerin yerine koymanıza sebep oluyor. Bu yüzden zaten olaylar tahammülü zorlayan bir hal alıyor.

Karakterlerin havai yaşayışı, bir yanda zenginler hep hayatın parçası ve odağı iken, diğer yanda çulsuzların basit hayatlarında güvence aramadan yaşayışları, özgür kararlar verebilmeleri ince ince dokunuyor. 600 sayfa bittiğinde bir macera bitmiş gibi hissediyorsunuz. Okurken sinirlendiren, bittiği zaman unutulmaz bir anı olan ender kitap var. Bunların biri kesinlikle Büyücü.

 


Yorum bırakın

Gökyüzü suçlu

Çalışmadığı hafta içi günlerde gezer, çarşıya gider, kahvehanede oturanlara uzaktan bakar geçerdi Ahmet. Bazen eski camiye, tepedeki kaleye çıkardı. Yukarıdan şehri izlerdi. Dağların arasında kalmış, düzlükte uzanan bir tarım bölgesiydi. Havası kuru, suyu soğuk, toprağı bereketliydi. Kalabalıkları kendine çekecek bir albenisi yoktu. Ya devlet memuruydu burada yaşayanlar, ya öğrenci ya da buranın eski yerlisiydi.

Bir gün yine eski şehre, kaleye çıktı Ahmet, caminin arka tarafına doğru yürüdü. Kendi etrafında sakince döndü. Arkasında cami, karşısında Kapı Dağı, sol yanında kale, ayaklarının altında çakıl taşlı, engebeli yol onu kendi dünyasından çıkardı bir anda. Kapı dağının duruşuna, mavi gökyüzü ile uyumuna, verdiği özgürlük hissine takılıp kaldı. Kendini sıkışıp kalmış hissettiği akademisyenlik çıktı aklından. Evrende sadece eliyle tutabildiği, gözüyle görebildiği şeyler vardı şimdi, gerisi yok oldu bir anda. Kuşkuları, korkuları, umutsuzlukları kaybolup gitti. Gökyüzüne bakınca, şehrin üstünde hareket edince güçlü hissediyordu kendini. Onu İstanbul’dan buraya sürenler yoktu şimdi aklında. Umudunu çalanlar yoktu. Bir mavi gök, bir tanrının evi, bir de sığınacağı kale vardı. Kendini herkesten zengin hissetti o an. Aşağıdakilerin böyle bir lüksü yoktu. Onlar bilmiyorları  özgür olmanın ne olduğunu. Kaleye çıktıklarında yıkıntı görüyorlardı belki. Cami siyaset konuşulan bir yerdi. Başlarını kaldırıp gökyüzüne bakmıyorlardı. Cafe’de oturuyor, gündemi konuşuyor, hayatlarını komşularına, arkadaşlarına göre şekillendiriyorlardı. Hergün aynı şeyleri konuşmaktan sıkılmıyorlardı. Ahmet konuşamıyordu onlarla.

Şimdi burada olmak en güzeliydi. Hatır için bile olsa, kimseyle konuşmasına gerek yoktu. Konuşmadan anlıyordu onu gökyüzü. Kalbini açmasına izin veriyordu, huzur veriyordu. Oksijenden sarhoş oldu. Ayrılamıyordu kalenin yanından. Yolun kenarına oturup güneşin batışını izlemeye başladı, uzun uzun baktı. Sonra bir anda arkadan bir ses duydu. Çan sesiydi bu. Ya da çıngırak mı demeliydi. Kafasını çevirdi, keçi sürüsü geliyordu arkasından hızla. Hayvanları görünce korktu. Yerinden kalkmaya, doğrulmaya çalıştı. Ayağa kalkana kadar sürü hızlandı Ahmet’e doğru ve çarptı. İlk başta ayağı kaydı, vücudu kenardan aşağıya sarktı. Az önce oturduğu yere şimdi iki eliyle tutunuyordu. Sürünün arkasından gelen çobanı gördü. Seslendi Ahmet ama çobanın aklı başka yerdeydi. Keçiler hızla camiye doğru koşuyorlardı, hayvanlara bir şey olmasın diye, camiye girmesinler diye o da onların peşinden gidiyordu. Ahmet’i görmedi.

 

 

 


Yorum bırakın

Kitabımda kumlar var

Yaz akşamlarını, sahilde yalın ayak dolaştığım günleri düşünüyorum. Yorulunca kıyıya oturup ayaklarımı suya uzattığım, kollarımı dayayıp gökyüzüne, ilerideki teknelere baktığım anlar geliyor aklıma. Güneşten gözlerimi kısıp yakınmak, sevdiğimle muhabbet etmek istiyorum.

Kimi zaman kendimi kapatmak istiyorum bir yere, saklanayım bulamasın beni kimse. Sonra çıkıp saatlerce yürümek istiyorum, aç, susuz, boşlukta hissedene kadar kendimi yürüyeyim, yorulayım. Her şeyin boş olduğunu, yaşamak için ne kadar az şeye ihtiyacım olduğunu, gereksiz isteklerimi, hırslarımı en yalın haliyle fark edebilmek istiyorum. Yeniden hissetmek, yeniden uyanmak, yeniden başlamak istiyorum. Kendimi bulabilmek için dünyayı gezmeme, Hindistan’a gitmeme, ayinlere katılmama gerek yok. Vicdanımı rahatlatmak için bütün paramı bağışlamama, din tüccarlarına kendimi alet etmeme de gerek yok. Kılavuzum vicdanım olur eğer doğaya dönmeyi başarırsam, arada bir kendi dünyamdan çıkabilirsem. Yeniden uzaktan kendime bakmak için denize gitmek yeter. İlerideki gemiye kadar yüzüp yüzemeyeceğimi düşünürüm, yeter küçüklüğümü hissetmeme. Dalgalarla, rüzgarla boğuşurum. Gücümün yetmeyeceğini fark edince, tek başıma ne kadar küçük ve önemsiz olduğumu bilirim. Küçücük olduğum, bana dağ gibi gelen streslerimin, çatışmalarımın bana aklımın birer oyunu olduğu, olduğum yerde ve zamanda, her koşulda mutlu olduğum aklıma düşer, eğer gerçekten istersem. Her hissimin, her inancımın kendi kontrolümde olduğu bir anda iliklerime kadar işler. Küçücük hava balonlarından ibaret dertlerimin hepsini tek tek patlatıp, özgür bırakırım ruhumu. Sonra öyle özgür olurum, öyle uzaklaşırım ki; dünyanın sadece bildiğim, yakınım, komşum insanlardan, ülkelerden ibaret olmadığını görürüm. Ülkem güzel gelir yine gözüme, çocukluğumda geçirdiğim güzel günlerin ben çocuk olduğum için bana sorunsuz geldiği fısıldanır kulağıma. Büyük dertlerin hep olduğunu, olacağını söylerler. Kimse kötü yorumlarıyla, mutsuzluklarıyla hayattan umudumu çalamaz. Ülkemden kaçma planları yaptıramaz. Başkalarının memleketini dünyanın en güzel yeri diye anlatamaz, ikna edemezler. Bir fotoğrafla, bir videoyla beni kandıramazlar. Ancak ruhum huzurluyken, etrafımdakiler iyi niyetliyken, sever, sevilir ve değer verilirken mutlu olduğumu bilirim.

Hayatım daha değerli olur kendim için. Üzüldüğüm, harekete geçmeden durduğum her günün zararıma olduğunu bilirim. Bugün yaşananların güzel hikayeler olması için uğraşırım. Nasıl o çok sevdiğim kitapta kahramanım kötü adamı affettiyse, ben de hataları affederim. Hani o hep iyi olan var ya kitapta, hani şu ne olursa olsun kötü düşünemeyen, işte onun gibi olurum. Maceralar yaşarım, korkularım, kavgalarım olur ama hepsinin üstesinden gelirim. İstediğime ulaşmak için en büyük azmi gösteririm. Onun elinden bir şey kurtulmaz derler. Güvenirler, severler, yanımda olmak isterler. Gülen gözlerle karşılanırım gittiğim her yerde. Yaşantım, çalışmalarım öyle bir hikaye olur ki, yıllar sonra birileri beni okur sahillerde. Sabrımı, çabamı takdir ederler. Ellerinden bırakamadıkları hikaye olurum. Tekrar tekrar okurlar ve her defasında mutlu olurlar, umut dolarlar. Renkli, zeki, neşeli hayat mücadelemi örnek alırlar. Günlük dertlerden uzaklaşırlar. Artık komşunun kızının ne giydiğini, hangi ünlünün nerede tatil yaptığını düşünmez, kendilerine benzemeyen fotoğraflar çekip, olmadıkları biri gibi tanıtmaz kendini hikayemi okuyanlar. Kendileri gibi olduklarında mükemmel olduklarını, evrendeki yerlerinin orası olduğunu bilir, görevlerini en iyi şekilde yapmaya çalışırlar.

Beni okuyanların tek derdi sahilde sayfalarımın arasına karışan kumlar olur, o küçük derdi severler. Çünkü en güzel, en tatlı sahil kitabına kumlar yakışır. Kitabı ellerine aldıkça hayatlarını şekillendirmek için uzaklara değil, kendi içlerine dönmeleri gerektiğini hatırlarlar. Kendilerini nasıl aştıkları, kimsenin görmediği başarıları gözlerinin önüne gelir. Mevcut durumun idealleri olduğu, ego, kıskançlık, hırslar yenildiğine, kendi saf hallerinde mutlu oldukları akıllarına gelir kitabın arasından kumlar döküldükçe. Kendi içe dönüş ve yeniden keşif hikayelerini hatırlatır kumlar. Her güçsüz hissettiklerinde kaçmaktan bahsetmezler. Her yeni hikaye öyle güzel olur ki, okuyanlar umut bulur, rahatlar, dinlenir, pes etmez. Her birimizin kitabı birbirinden farklı, biricik olur. Sahillerde okunur, ıslanır, yıpranırız, ama hep en kıymetli, en okunası hikaye oluruz.