kitabimdakumlarvar

Okumak zamanla sınırlı, yazmak hayal gücü ile sınırsız


Yorum bırakın

Yapı Kredi Yayınları – Beyoğlu

İstanbul’a gelip de arkadaşlarıma İstiklal’de bir yürüycem deyince, verdikleri klasik tepki şu: ‘üzülürsün’. İki sene evvel bir kez hazırlıksız olarak gittim İstiklal’e. Gider, eski günleri anar gelirim diyordum ama etrafta arapları, arapça tabelaları, değişen insan profilini görünce önce içim ağladı, sonra gözlerim doldu.

Yanımda bir arkadaşım yoksa, birini bekliyorsam mutlaka YKY’nin Galatasaray Lisesi yanındaki dükkanına girer, yeni kitaplar seçer(d)im. Bu defa YKY’nin yenilenmiş dükkanına girdim. Kitapçıdaki düzeni, ışıklandırmayı görünce sevindim. Nihayet, her kitabın göründüğü, atmosferi ile insanı çeken bir kitapçısı olmuş İstiklal’in.

Girişte sağ taraf Orhan Pamuk’un, sol taraf Sabahattin Ali’nin olmuş. Belli başlı türk yazarlardan sonra Alman, Fransız, İngiliz, Amerikan edebiyatının belli başlı yazarlarına gelmiş sıra. Bu şekilde bakınca, okumayı sevenlerin gelip araştırma yapıp yeni eserler bulacağı bir kitapçıdan ziyade, okumayanlara okumayı sevdirecek eserler yerleştirilmiş.  En iyiler kitabevi olmuş. Satış konusunda risk almamışlar. Kitapların konumu ve yerleşimi içeriye girip hızlıca çıkmaya müsait. Yürürken engellenmiyorsunuz, rafları karıştırmanız gerekmiyor. İkinci katta raf önü alan dar olduğu için, kitapların önünde karşılaşan iki kişiden birinin diğerine yer vermesi gerekiyor, küçük bir alanda dipdibe duran iki kişinin birbirini rahatsız etme ihtimali yok. Raflarda çok kalın kitaplar görmedim. Roman, deneme, hikaye, şiir, karikatür, çocuk kitabı…Gerçekten her alandan seçme eserlere yer verilmiş. Herhangi bir şey okumak ve hayal kırıklığına uğramak istemeyen kimse gidip rahatça buradan kitap seçebilir. Ben dün kitaplarımı aldım ama gereğinden fazla kalmak istemedim içeride. Halbuki geçen gün D&R’da kitap dolu bir rafın önüne oturup uzun uzun kitapları karıştırıp seçmiştim.

Klasik bir kitapçıdan öte bir kitap satış üssü olarak gördüğüm bu yeni yapıda beni mutlu eden şey kitapçının güzel fotoğraflanabilmesi oldu. Instagramda, pinterestte güzel çekilen fotoğraflar paylaşılıp; ‘İstanbul’un böyle bir kitapçısı var’ denebilir. Hepsi bu kadar.

 

 

 

 

Yeni Kitaplar

2 Yorum

Bugün doya doya kitap seçtim. Bir saatten fazla kitapçıda vakit geçirdikten sonra bir de baktım ki, hep dünya edebiyatından seçmişim. Genel olarak tercihim de dünya edebiyatından okumak oluyor. Türk yazarlardan popüler olanları okuyamıyorum.

Bu defaki alışverişimde olabildiğince hiç okumadığım yazarları raflarda görmeye çalıştım. Paul Auster hep gözüme çarpar, Murakami hep merak uyandırır kitap seçerken. Bu kez Josef Konrad, Bukowski, Burgess, Umberto Eco aldım. Bazı yazarların hemen hemen her kitabını okurken Umberto Eco’yu bunca yıl nasıl okumadım? Adı o kadar tanıdık geliyor ki, okudum sanıyorum Eco’yu, ama hayır. Sadece yazarlık tecrübesi ile ilgili yorumlarını paylaştığı bir kitabın yarısını okudum.

Bir baktım, Burgess ve Borges isimlerinin ikisi de benim için aynı derecede ‘bilinmez’. Eh artık bileyim dedim. Albert Camus ile biraz daha haşır neşir olayım istedim, Yunan halkının hikayelerine biraz daha yakından göz atayım dedim. Milan Kundera’yı sırf gönlüme şenlik olsun diye aldım. Tatar Çölü’nü okuyup, biraz batıdan uzaklaşırım diye düşündüm. Çarın Delisi’nden yakın zamanda okuduğum başka bir kitapta bahsedilmişti, görmüşken kaçırmadım. Milena’ya Mektuplar’ı da yine kişisel tatminim için seçtim.

Uzun zamandır bir romanın içinde kaybolma, zamanı unutma tatminini yaşamadım. Bu defa tutkuyla bağlanacağım yeni yazarı bulacağım umarım.

Bugüne kadarki en birinci tutkum Paul Auster. Ona verdiğim değeri Marquez izler. Bu ikisinde bulduğum, kitabı elinden bırakamama tadını arıyorum. İşte yeni kitaplarım:

31,33,344,354.841614

Albert Camus

DSC_0034.jpg

Nikos Kazancakis

DSC_0032.jpg

Milan Kundera

DSC_0030.jpg

Jaan Kross

DSC_0028.jpg

Albert Camus

DSC_0025.jpg

Joseph Conrad

DSC_0023.jpg

Anthony Burgess

DSC_0021.jpg

Dino Buzzati

DSC_0019.jpg

Charles Bukowski

DSC_0017.jpg

Franz Kafka

DSC_0015.jpg

Joseph Conrad

DSC_0013.jpg

H.D.F. Kitto

34,35,334,346.767029

Louis de Bernieres

47,32,357,359.604858

Umberto Eco

 

This gallery contains 0 photos


Yorum bırakın

Zemberekkuşu’nun Güncesi

Dünyanın zembereğini kurmak kimin işi…

Dünyanın zembereği zaten kurulmuş, hayatımızda olma ihtimali olan şeyler zaten çok önceden belirlenmiş. Biz sanıyoruz ki, elimizden bir şey gelir ve değiştirebiliriz.

Doğruyu söylemesi, ‘ben’ değiştirebileceğimi sanıyordum. Değiştirebilirim, başıma gelecekleri kontrol edebilirim sanıyordum. Ama edemem. Bilmiyorum ki, hangi adımı atarsam arkasından ne gelecek. Hayatımı satranç oynar gibi oynayamam. Kuralları belli olsa da sınırları belli değil. Satrançta iki kişisin ya hayatta…Zemberekkuşu’nu okuduğum süre içinde başıma gelecekleri bilsem okumazdım. 724 sayfa dile kolay.

İşini keyfe keder bırakmış, hayatını tek düze yaşayan bir adamın hikayesini okurken, kendimi birden onun hayatını yaşarken buldum. Okuyorum, anlıyorum, hissediyorum, yaşıyorum. İşini bırakıyor, kedi evden kaçıyor, karısı evi terk ediyor, hayatına falcılar giriyor, para kazanmak için doğa üstü güçler kullanıyor, bu dünya ile öbür dünya arasında gidip geliyor. Boyut değiştiriyor, rüyalarının anlamını bulmaya, kendi yolunu bulmaya çalışıyor. O sonunda düze çıkıyor, ben de ‘evet hayat bu’ diyorum.

Hayatta olan, olma olasılığı olan şeyleri hep korku ile karşılamaya, tedbirli olmaya, dikkatli olmaya alışmışım. Kontrolümü kaybedersem biterim. Sanıyorum… Öyle sanıyorum. Öyle sanırken bir bakıyorum ki, ben mükemmeliyetçiymişim. Sanki mükemmel olmak mümkün, mükemmeli beklemek doğruymuş gibi.

Kitap, okuma sürecim boyunca hayatımla paralel seyretti…Adam bunalımdaydı, bunalıma girdim. Kuyunun dibine indi, orda bekleyip kendini bulmaya çalıştı, ben kendimi doğa gezisine verdim, ancak bir mağarada yarım saat geçirdim kendime geldim, ben oldum yeniden. Öbür dünyaya gitti, rüyalar gördü, ben rüyamı gerçeğimi karıştırdım.

Her kitapta böyle olmuyor, her yazar böyle hayatı yazamıyor. Kıyaslamak gerekirse, Sahilde Kafka’ya göre okuması çok daha kolaydı, dili daha kolaydı. Benim yazdıklarına yakın eş zamanlı olaylar yaşamam tesadüfün ötesinde. İnandığın, düşündüğün enerjiyi çekersin dedikleri gibi bir duruma bağlanacak karmaşıklıkta aylarca süren bir kabus. Kitabı okudukça, adamın hikayesi çözüldükçe benim uykusuzluklarımın geçmesi masaldı. Okumanın üzerimdeki etkisini bilmiyormuşum. Okudukça düşüncelerimi toparladığımı, ayaklarımın yere bastığını bilmiyormuşum. Bana söylenenlerden ne kadar etkilendiğimi, kendi inançlarımı unuttuğumu bilmiyormuşum…Öyle yani ben kendimi tanımıyormuşum neredeyse. Sevdiklerine ölesiye bağlı, sevmediklerinden korkup onlara karşı tedbirler alan bir insanmışım ve sadece okumak beni dinlendiriyormuş.

Murakami hak etmiş mi ününü, etmiş. Bu okuduğum 3. kitabı. Adamın olayı sadece hayal gücü değil, sadece yazma yeteneği değil. İçinde bilgelik var, hayat tecrübesi var, olağanüstü bir gözlem gücü ve insanlık var. İnsanız. Tembel olabiliriz. İşsiz olabiliriz. Hayata baştan başlayabiliriz. Kendime hiç izin vermediğim konular. Ama hayat bu. Eğer bilmiyorsak, öğrenmek için okuyoruz. Sonra bir gün geliyor, onu yaşıyoruz.

 


2 Yorum

Çocukluğun Soğuk Geceleri

‘Daha güzel yaşam diye bir şey yok. Daha güzel yaşamlar ötelerde değil. Daha güzel yaşam başka biçimde değil. Güzel yaşam burada. Taksim Alanı’nda. Turşu, pilav, simit, çiçek, kartpostal satan, ayakkabı boyayan siyah kalabalık içinde.’

Çocukluktan itibaren yaşadığı bedene, topluma, aile bireylerine yabancılık, mutsuzluk ve hep bir sorgulama halindeki insan. Batılılaştırılmaya, eğitilmeye çalışılan bireylerin içindeki boşluk. Etraftakiler sadece maddiyattan, hırstan, statüden anlayıp hayatı hızla tüketince çaresizce yaşanan hisler…Mutsuzluktan delirmek, hayattan kaçıp delirmek, yaşamanın delilikten farksız olduğu günler geceler, öylesine yaşanan ilişkiler…

Tezer Özlü çok cesur. Özellikle bir kadın için. Kadınların cinsellikten rahatça konuşabilmesi, yazabilmesi, tartışabilmesi daha zor bir erkeğe kıyasla. Kadın romantik bir aşk duyabilir. Yıllarca beklediği sevgilisine sonunda kavuşabilir, aşk acısı çekebilir. Ama kadın erkek bedenini tanımak istiyorum diyemez. Türkiye Cumhuriyeti toplum sosyolojisi böyle. Doğuştan itibaren ortaya konan bu şartlara kadınların büyük kısmı uyum gösterir ve bununla barışık yaşar ya da yaşamak istediğini gizli yaşar, ‘-mış gibi’ bir hayat sürer. Tezer Özlü gibiler istediğini yaşamakta önüne sınır koymaz, ama yine de etrafından memnun değildir. Bakar, görür, sorgular. Kendisinin kendine sınır çizmemesi yetmez, başkalarının mutsuzluğundan mutsuz olur. Konuşmayan karı kocalar, zoraki yaşanan hayatlar, bir nevi dünyadaki kaynakların boşa tüketimi… Hissetmeden yaşayan bir güruhu izlemek. Kendisi acı çekmeyen, izleyenlerine entelektüel acı çektiren kalabalık. Sevginin ne olduğunu bilemeden evlenenler. Hayatın önlerine koyduğu yemeği soğuk, sıcak, tuzlu demeden yiyip bitirenler. Doymak gerektiği için doymuş gibi yapanlar…Hayatı çekilmez yapanlar bunlar.

Hayatta sevgiyi aramak gerekmez. Mutluluğu aradıkça mutluluğun uzaklaşması gibi, Sevgi farklı bedenlerde aramakla bulunmaz. İnsanın içinde ya vardır ya yoktur. Denemekle olmaz. Denemek insanı kendine yabancılaştırır, sorgular durursun sevgiyi. Sebebi de sadece yanlış yerde ve yanlış kişide aramak halbuki. Yalnızlığı evde tek başına olmak sananlarla arkadaş olmak yorar. Beraberken de yalnızdır çünkü, sohbet ederken yargılar, kıyaslama yapar ve o insanla bir odada birlikte olmak gerçekten yalnız olmamak değildir. Yalnızlık dört duvar içinde yalnız olmak değil, bulunduğun şartlardan memnun olmamak, kendinden memnun olmamak, insanları sevememek, hoş görememektir.

Bu yüzden kitapta çok yerde Tezer Özlü’yü anlamama, kendimden kesitler bulmama rağmen (hem almanca ile kurduğu köprüler hem de hayatı sorgulaması sebebiyle), bana ‘işte bu’ dedirten yukarıda alıntı yaptığım satırlar oldu. O satırlarla beni 2003’te yaşadığım bir sahneye götürdü:

Üniversitede birinci sınıftayken Taksim üzerinden giderdim okula. Sabah Taksim Meydanı’nda arkadaşımla kahvaltı eder, oradan okula geçerdim Hisar’a. Dersten sonra yine Taksim’de buluşurduk çoğu zaman. Bir gün öğle vakti meydanda The Marmara’nın önüne denk gelen bankta otururken yanıma İranlı bir kadın oturdu. O zaman meydanda trafik vardı, otobüs durakları biraz çaprazımıza kalıyordu. Kadın da birini bekleyecekti, öyle gelip oturup kendi hikayesini anlatmaya başladı. Şimdi hatırlamıyorum bile ne olduğunu hayatında, ama o öğrencilik günlerimde enteresan bir olay yaşadığımı düşünüp mutlu olduğum aklımda. Boş boş oturup yanıma gelen kadınla muhabbet etmek ve sonra bunu günün olayı haline getirmek, mutlu olmak. Mutluluk bu kadar zaten. Daha fazlası yok. Kendinden memnun olmak, geleceğinden umutlu olmak, kaygılanmamak… Basit geliyor ama yetişkin olunca ne kadar da zor. Kimse ile kendini kıyaslamamak, yüzlerce şey tecrübe edip kendine ve etrafındakilere kızmamak, üzerinde öfke biriktirmemek, hayıflanmamak, maddi manevi yarışa girmemek…

Tezer Özlü incecik kitabında ruhsal çekişmeyi öyle güzel anlatmış ki, onu anladığıma da, kendimde kusur aradığım zamanların geçmişte kalmasına da çok memnun oldum. Kitap bana çok sevdiğim bir arkadaşımın hediyesi, ben herhalde denk gelemezdim, kitapçıda gözüme ilişmezdi. İçtenlikle okumanızı öneriyorum.

 


Yorum bırakın

Duyguların Simyası ve kitapları ödünç vermek

Kitapları ödünç almak, vermek konusunda her dönem farklı bir yaklaşımım oluyor. Bazen kitaplığımda çok fazla kitap biriktiğini görüp bir kısmını evden göndermek istiyorum. Bir süre başka bir yerde durup günün birinde bana geri dönerler diye düşünüyorum. Seviyorsan bırak gitsin, dönerse senindir misali…Ama genelde geri gelmiyorlar. Bu yüzden son yıllarda kitaplarımı arkadaşlığımın kesin olarak devam edeceği kişilere vermeyi tercih ediyorum. Yine de bazen bir kitabı öyle seviyorum ki giderse gelmez, unuturum korkusuyla hiç kimseye vermiyorum. Bırakıyorum gözümün önünde dursun.

Bu duruma istisna olarak geçen yıl Barcelona’da yaşayan bir arkadaşıma Duyguların Simyası’nı göndermiştim. Yıllar evvel okuduğumda beni kızdıran, yoran şeylerde ısrar ettiğimi fark etmiştim ve okurken kendi içimde çözümlemelere ulaşmama yardımı olmuştu. Hem iş hem özel hayatta olayları daha nesnel algılamama, kişiselleştirmememe katkı sağlamıştı. Duygusal yük olan insanlardan vicdan azabı duymadan uzaklaşabilmiştim.

Bahsettiğim arkadaşım, sürekli aynı konulara takılıyor, geçmişte yaşadığı bir tecrübenin tüm algılarını, ilişkilerini, olayları yorumlayışını etkilemesine müsaade ediyordu. Aldatılacak, kıskanılacak ve onu çekemeyen insanlarla bir arada yaşayıp nefes almaya çalışacaktı. Türkiye’de yaşadığı durum henüz bir senedir yaşadığı şehirde aynen tekrarlanmaya başlamıştı. İstanbul’da yaşadıklarına tanık olmadığım halde kendi anlatımları böyleydi. Kendisi korkularını bilmesine, dile getirmesine rağmen aynını tekrar yaşadığını fark etmediği için bu kitabı ona göndermeye karar verdim. Olayları nesnel olarak görmekten çok uzaklaşmıştı. Etrafındakiler ‘hayır yok öyle bir şey’ dedikleri halde, ‘evet öyle’ diye ısrar ediyor, ‘İnsanlara katlanamıyorum, insanların aptallığına katlanamıyorum’ diyordu. [Kimin aptal kimin akıllı olduğuna neye göre karar veriyorsak (!?).]

Ben lafla anlatamadım olayları nasıl nesnel görebileceğini, yorumlar yapmaması gerektiğini. İstanbul’da bulunduğum sürede gidip yenisini alıp ona gönderecek vakti bulamadım ve Duyguların Simyası normalde İstanbul’daki kitaplığımda durduğu halde, ona göndermek için alıp Mannheim’a getirdim. Kitabı paketleyip bir notla Mannheim’dan Barcelona’ya gönderdim.

Peki sonra ne oldu? 

Postacı şehrin en merkezi yerindeki adresi bulamadı ve bir ay sonra kitap bana geri geldi…

Arkadaşıma kitabı elden verecek fırsatım da olmadı. Çünkü bir kaç ay sonra artık bunun basit bir ‘yanlış anlama’, ‘olayların üzerinde fazla durma’ probleminden daha fazla olduğunu düşünerek vaktimi yarı zamanlı psikolog olarak geçirmek istemediğime karar verip arkadaşlığımı bitirdim.

Şimdi kitabı rafta gördükçe gülüyorum ve arkadaşımı hatırlıyorum. O zamanlar kitabı tekrar incelemeden gönderecek kadar iyi biliyordum yardımı olacağını. Arkadaşım düşündüğü şeylere inanıyordu. Olayları birbirine bağlayıp, davranışların belirli bir yanını görüp birbiri ile bağdaştırarak, analiz ederek sonuca ulaşıyordu. Aşırı derecede sayısal ve soğuk bir insan, duygu analizi yapmaya kalkınca ortaya pek mantıklı şeyler çıkmıyor. Duygusal alışkanlıklarımız, çocukluktan gelen önyargılar, kalıplaşmış davranışlarımız, sahip olduğumuza inandığımız veya inanmadığımız nitelikler hepsi fikirlerimizi etkiliyor ve tarafsız bakamıyoruz olaylara. Duyguların Simyası olayları tarafsız algılayabilmek için ufak bir ışık tutuyor. Kitapta Janet Jackson’ın başarısızlık şeması da var, orta halli insanların ilişkilerindeki inançları da. Örnek olarak kitapta adı geçen şemalardan bazıları şöyle:

  • Dışlanma
  • Tehdide acık olma
  • Başarısızlık
  • Mükemmeliyetçilik
  • Unvan
  • Terk edilme
  • Yoksunluk
  • Boyun eğme

Gerçek hikayelerle  birlikte okuyunca dramatik gelmiyor kavramlar, etrafımızdaki insanları biraz daha anlamaya, empati kurmaya yardımcı oluyor.

Bu yazıyı yazarken kitabıma bakıp, altını çizdiğim satırları görünce aslında bu kitabı hiç bir zaman birine vermeye niyetim olmadığını fark ettim. Kitaplarımın ilk sayfasına aldığım tarihi ve yeri yazmak dışında ne altını çizerim ne de kenarına not düşerim. Altını çizmişsem eğer kesin başkasına vermeye niyetim olmadığındandır. Nasıl niyet etmişsem bu kitabı başkasına vermemeye, postacı Barcelona’da evi bulamadı… Şimdi gerçekten memnunum kitabımın bende kaldığına, altını çizdiğim yerleri görünce o zamanlar nasıl hissettiğimi ve bu satırların bana nasıl da hitap ettiklerini, hislerime aykırı gelen durumları nasıl da fark ettiğimi, sonunda içimden geleni takip etmek için destek bulduğumu hatırlıyorum.

Benim gibi insan davranışlarına ilgi duyan gözlemcilere Duyguların Simyası’nı öneririm. 

İyi pazarlar! 

Duyguların Simyası

Ön kapak

 

Duyguların Simyası

Arka Kapak

 

 


Yorum bırakın

Merdivenlerdeki Kadın

Tam Türkçeye tercüme edilmemiş kitapları Türkçe bir edebiyat bloğunda anlatmanın manası yok, artık almanca yazayım diyordum ki, Merdivenlerdeki Kadın’ın 2016’da Türkçe olarak Doğan Kitap tarafından yayınlandığını gördüm.

Merdivenlerdeki Kadın, Bernhard Schlink’ten, dünyaca ünlenmiş Okuyucu’nun yazarından yeni sayılabilecek bir kitap. Mannheim’daki kitapçıda Bernhard Schlink’in kitapları göz önünde yerlere konuyor. Belki de beni Diogenes Yayınevi’nin beyaz kapaklı kitapları çektiği için bana göz önünde geliyordur diyeceğim ama değil. Okuyucu Amerika’da satış listelerinde ilk 30’a giren ilk alman kitabıymış. Aldığı ödüller de cabası. Bernhard Schlink kendi halinde görünmekle beraber, başarılı hikayeler çıkaran bir adam. Hukuk geçmişi olan ve yıllarca yargıçlık yapan Schlink’in her kelimesi yerinde ve ölçülü. Okumayı seven biri konusuna bakmadan herhangi bir kitabını alıp rahatlıkla kitapçıdan çıkabilir, pişman da olmaz. Aynı zamanda dilinin de çok anlaşılabilir ve sade olduğunu düşünüyorum (ki bu edebiyatçılar arasında bazen mumla aranan bir özellik oluyor).

Merdivenlerdeki Kadın’ı bir yıl kadar önce almıştım. Kafam rahat olan bir zamanda keyif için okumak üzere bekletiyordum. Çok da iyi yapmışım. Paul Auster’ın bitmeyen 4321’inden sonra okunması kolay geldi. Üstelik uygulamada yaşlı erkeklerin ağzından anlatılan hikayeleri okumakta zorlanıp, genelde okumaktan vazgeçmeme rağmen.

Merdivendeki Kadın’da hikaye çok basit bir düzlemde kurulmuş. Bir tablo, resmi yapılan kadın, ressam, ressamı yaptıran adam ve avukat. Erkeklerin üçünün de kadına aşık olmaları veya aşık olduklarını sanmaları ama aslında kendilerini kadın üzerinde gerçekleştirmekten, onu hevesleri için kullanmaktan öte geçmemeleri… Yıllar sonra tekrar karşılaşan insanların 70 yaşında olmalarına rağmen ilişkilerindeki tavırlarının, kadına karşı tutumlarının aynı olması ve aslında hiç bir şeyin değişmemesi, yokluklarının varlıklarından iyi olması…

Hikaye böyle basit olmasına rağmen, olayın Avustralya’da geçmesi, içinde 70 yaşında bir avukatın bilgeliğini taşıyan, hayatın anlamına dair anlatımların olması stressiz bir okuma sağlıyor.

Hayatta neleri riske ederiz, neye başarı deriz, ne zaman mutlu olduğumuzu düşünürüz? Bu sorular tek sırada sorulduğunda çok sıkıcı gelebilir, bunu mu okuyacağım denebilir belki. Ama bunlar okuma esnasında olayların içinde, yaşanmışlıklarla, farkına varmalarla zorlamadan geliyor. Hayatın anlamını sorgulatmıyor. O yüzden hiç de sıkıcı olmuyor. 244 sayfayı çok kısa sürede bitirdim. Sanırım 12 gün içinde parça parça okudum, öyle çok da vakit ayırmadan, bir baktım sona gelmişim.

Kitabı incelemek için şuraya bir tık  ->  Kitap Yurdu

DSC_0120.JPG


Yorum bırakın

4-3-2-1

17 Aralık’17 – 12.05’18

Neredeyse tam 5 ay sürdü 4321’i bitirmem. Toplam 1126 sayfa. Sayfa sayısı kitabın adını daha ilk duyduğumda ürkütmüştü. Alıp okumaya niyetlendikten sonra Paul Auster’ı bitirememek olası değil benim için. Başka bir yazar olsa ve tarzını beğenmesem bırakırım. Fakat Auster? Tartışmasız en rahat okuduğum, okurken en çok ‘evet hayat böyle’ dediğim, bölünmeden okuduğumda sakinleştiren, empati kurmamı sağlayan Paul Auster. Daha önce 11 kitabını okumuşum. Çoğunu hayatımın en yoğun en stresli zamanında günlük hayattan kaçmak için okumuş ve okurken sakinleşmiş, kendi enerjimle baş başa kalabilmiştim. Çünkü zaten okumak da bir tür meditasyon.

Paul Auster için ‘şimdiki zaman yazarı’ deniyor. Sakin, küçük bir alanda geçen, insanın iç görüsünü destekleyen, ‘evet hata yapıyorum, yaptım ama ne olmuş’ diyen kitaplar yazar. Kitaplarında hep şimdi vardır ve şimdiyi anlatırken de bir dönem geri gidip kendini sorgular, düşüncelerini toparlar, ya öyle yapmasaydım diyebilir, bazen kahramanlarına yanlış olduğunu bile bile öyle yaptım dedirtir. Aslında hepimizin her gün yaptığı. Yaptıklarımız,   yap(a)madıklarımız ve bunların sonuçlarından ibaret hayatımız onun konusu. Paul’ün kahramanları sen, ben, o’dur. Çok uzakta aramaz hikayeyi. Önündeki olayları görür, masanın üzerinde duran defterden koskoca bir hikaye çıkarır.

4321 sayfa sayısıyla 5 kitap bir aradaymış hissini verdiği için başlamadan önce bekledim. Gerçekten okumak isteyince başladım. Bir kişinin ‘ya öyle olmasaydı’ ile değişen hayat hikayesinin 4 türevini okumak eğer yazan başka biri olsa asla değer görmeyeceğim bir içerikti. Ama ya Paul Auster yazdıysa?

Kitabın kurulumu neyse ki isminin düşündürdüğü gibi sıralı gitmiyor. Ana karakter Ferguson ile ilgili bilgiler doğumundan çocuk kendini bilir yaşa gelene kadar toplu anlatılıyor. Sonra çok belirgin bir olayla Ferguson’ların hayatı değişiyor. Babası ölen, babası işkolik olan, babası para kazanmakta güçlük çeken Ferguson ve etrafında dönen aynı insanlarla ilişkisinin nasıl farklı olabildiği, karakter gelişiminin olaylarla ve ailesinden gördüğü sevgi ile nasıl değişebildiği…Yine de en temeldeki eğilimler, inatçılıklar, dik kafalılıklar, yetenekler aynı. Pek çok açıdan kitabın kahramanı benden çok farklı. Ama yine söylüyorum, anlatan Paul. İnce ince, sabırla, hangi kararı Ferguson neden aldı, neden böyle aptalca davrandı…Okuyoruz. Olayların akışı ile hepsini anlatıyor ve o aptallığın gelişimi öyle doğal oluyor ki, ‘öyle yapmasaydı’ demek gibi bir alternatif oluşmuyor. Kahramanının aklındaki en küçük düşünce sızıntısına hakim olarak, 4 kahramanı tek seferde anlatırken her birinin karakterini ince ince işlemiş. 17 yaşındaki Ferguson’lar aynı bölgede hareket ediyor, aynı kişilerle arkadaşlık ediyorlar ama birinde sevgili olduğu kız, diğerinde onu reddediyor, öbüründe kardeş oluyorlar. Ve bu durum 20 sayfada bir değişiyor. Neyse ki hikayenin bu kısmı çok sürmedi, yoksa bilmece halini almaya başlayacaktı. Farklılıklar arttı, isimler tanıdıklaştı ve yetişkin Ferguson’u okumak daha keyifli oldu.

Bazı yerlerde bütün sevgime ve keyifle okumama karşın sanki hiç erkek karakterin anlatıldığı roman okumamışım gibi hissettim. Ergenlik dönemine giren Ferguson ve hayatını, kararlarını yöneten cinsel açlığı. Makul olabilen Ferguson, incinmiş, sabırsız, tutkulu Ferguson, çelik gibi sinirlere sahip Ferguson. Hepsi aynı kıza karşı tutkulu ama kim olursa birlikte olmaktan kaçınmayan Ferguson’lar. Bazı açılardan yine çok gerçekçi, yalancı sahneler yaratmadan hayatındaki eşini arayan, sevgili değiş tokuşu yapan ve yine ‘ya diğer kızla çıksa ne olurdu’ deyip, bir sonrakinde diğer versiyonun olup olmayacağını göstererek hayatı anlatan Paul.

1960’ların sonunda üniversiteye geçişe, o dönemki üniversite hayatına, Vietnam savaşına uzunca yer vermiş. Vietnam’daki savaşa karşıt ne çok Amerikalı olduğunu, savaşı protesto etmek için intihar ettiklerini, askere gitmemek için hapse girdiklerini, kendilerini sakatladıklarını işlemiş. Savaş karşıtlığının ve karşıtlarının konu olmadığı yerlerde siyah-beyaz ayrımını konu etmiş. Siyahların ikinci sınıf insan muamelesi gördüklerini tamamen unutmuşum. Üniversitelere çok az siyahın gidebildiği, polisin siyahları bahane yaratıp öldürdüğü, siyah-beyaz arkadaşlığına karşı toplumun tahammülsüzlüğünün 60’lara hakim olduğunu düşünmezdim. Bu anlamda tarih dersi almış gibi oldum. Biraz da coğrafya, çünkü Yahudilere de rahat verilmemiş belirli bölgelerde ve onlar da rahat edebilecekleri şehirlere taşınmışlar. Böyle puzzle parçalarını birleştirince karşımıza bugünkü Amerikan oylarının coğrafi bölgelere göre dağılımı çıkıveriyor.

Paul Auster 4321 için hayatımın kitabını yazdım diyor. Ben de ona katılıyorum. Betimlemeler, cümle yapıları vs. bunlar Paul Auster’da şiirsel değildir. Çok sıkıcı bir olayı anlatırken kendisi de betimlemelerle boğmaz, öyle yazar ki, tek bir cümlede dahi takılmadan su gibi akar yazı. Ama 4321’in Paul’ün hayatının kitabı olmasının sebebi bundan çok, onun yaşadığı dönemi ve yazarlığa bakışını anlatması. Kahramanların üçünün de eli kağıt kalem tutuyor, fakat hiçbiri yaratıcı yazarlık dersi almıyor. Hatta biri açıkça bu derse direniyor. İşte bunu okuduğum anda bunun Paul Auster’ın kendi fikri olduğunu anladım. Ben de yaratıcı yazarlık kurslarına karşıyım ve en sevdiğim yazarla aynı fikirde olduğumu görmekten dolayı çok mutlu oldum. Kitabın kahramanları günde saatlerce okuyorlar ve biri açıkça kendine haftada 1000 sayfa okuma hedefi koyuyor. Hayatını yapmak istediğin işe adayıp, bunun için emek vermek böyle bir şey.

Ben kitabın bana kazandırdığı tarih bilgisinden, New Jersey, New York, Güney Orange gibi yerlerde hayatın nasıl aktığını izlemekten ve Amerikan siyasetinin kötülüğünü bir amerikalıdan okumaktan tatmin oldum. Bunun yanı sıra, kalınlığına bakmadan yolculuklarda kitabı yanıma aldığım için kitabın muhabbet açmak için güzel bir bahane yarattığını fark ettim. Kitaba bakıp muhabbet başlatanların hiç biri Paul Auster okumamıştı daha evvel. Kalınlığını görüp merak ettiler. Sonra muhabbet birisi ile Ren nehrinin sularının temizliğine, diğeri ile blog yazılarıma ve çocuklarına, bir başkası ile karısından boşanıp tekrar evlenmeye gerek görmediğine vardı. Enteresan amerikalı, alman, türk muhabbetçilerle benim yol boyu kitap okuma hayali yalan oldu. Böyle böyle 5 ay geçti. Okuduğuma pişman olmadığım ve yine beni zenginleştirip aklımdaki düşünce düğümlerini çözen, dinlendiren bir roman.

 

 

 

 


Yorum bırakın >

Antikacı vitrini.

Bir bakışta mutluluk veriyor, filmleri hatırlatıyor.

Antikacılar filmlere hep benzer şekilde dahil edilir: araştırmacı kişinin çok özel, az sayıda basılmış bir kitabı bulması gerekiyordur. Bunun için antika kitapçıları gezer. Eline geçen bir kitabın içinden hazine haritası çıkar. Harita gizlice kitabın arasından alınır, saklanır, haritacılıktan anlayan tanıdıklara gösterilir, haritanın sırrı çözülmeye çalışılır. Bu arada birinin hazine haritası bulduğunu duyan mafya, hırsız çetesi, yan kesici, aç gözlü akraba hazinenin peşine düşer. Haritanın sırrı çözülür ve hazineye en önce ulaşmak için mücadele başlar… Biraz Karayip Korsanları biraz Salak Milyoner, azıcık da sihir katarsak Harry Potter.

Okumaya devam et


Yorum bırakın

Mezar

’99 Depremi olduğunda Avcılar’da oturuyorduk. Gece depremle uyanıp dışarı çıkmış, sonraki 3 günü ve geceyi parkta geçirmiştik. Daha sonra üzerimizden korkuyu atıp biraz normalleşene kadar Çatalca’daki kulübede kalmıştık. Parkta geçirdiğimiz günlerde ve Çatalca’da elimde bu kitap vardı, iyi hatırlıyorum. Elimden bırakmadan, yemeden içmeden okuyordum.

15 yaşındayken okuduğum bir kitapta ne edebi dil, ne anlatım tarzı ne de başka bir şeye bakardım. Elime alıp okurken keyif alıyor muyum, hikaye ilgimi çekiyor mu, akıcı mı, anlayabiliyor muyum bunlar önemliydi. Zaten hikayelerden, kısa romanlardan daha uzunlarına yeni yeni geçiş yapıyordum. 528 sayfalık bu kitap bütün beklentilerimi karşılıyordu. Bir boksörle ilgili hiç gözlemim yoktu. Bana göre boksörler suç işleme eğilimi yüksek, şiddet seven insanlardı. Boksu spor olarak görmüyordum. Bir gencin boks maçlarından hayatını sürdürecek parayı kazanması çok ilginçti. Şimdi sayfaları karıştırdığımda kısa cümlelerden kurulu, günlük hayattan bir dille anlatılan hikayenin açıkça çok satanlar rafına ait olduğunu görüyorum.

Yazarı tanımak için biraz araştırınca Harold Robbins eserlerinin dünyada çok sattığı, hatta 1970 ve 80’lerin en çok satanı olduğu görülüyor. Mezar’ı Amazon’da A Stone for Danny Fisher adıyla ingilizce olarak bulmak da mümkün. 4.5 puanlık değerlendirme ile (bence) geçmiştekiyle aynı değere satılıyor.

Kitap Türkiye’de 1974 yılında Doğan Hızlan başkanlığında bir kurul tarafından hazırlanarak Altın Kitaplar Dar Dizi altında piyasaya sürülmüş. O zamanlar annem de alıp severek okumuş. Bir dönemin çok satanlarından Mezar’ı okumak isteyenlere sahafları öneririm. Ekşi sözlükte sahaflarda bulunduğu söyleniyor. 😉

Tavsiyeyi beğendiyseniz 💪 linki sosyal medyada paylaşmak için butonlar aşağıda👇

Yorumlarınızı beklerim.

dsc_11421275890033.jpg


Yorum bırakın

It’s Christmas – Neden Noel tatili diye bişey var ve 2017’den dersler

Kaç gündür içimde bir ses bana ‘yaz!’ deyip duruyor. ‘Yaz!’, ‘Yaz, tatildesin!’, ‘Yaz, izindesin. Fırsatın var. Fırsat yarat. Vakitsizlik sebebin yok artık. Blogun güncellenmeli!’

Şu ana kadar bu sesi durdurdum. ‘Yazmak istemiyorum’ dedim. ‘İçimden gelerek bilgisayar başına oturmayınca güzel olmuyor yazdıklarım. Bitirilmesi gereken bir iş gibi bakıyorum ve iyi kötü yazıp bitiriyorum. Sonra memnun olmuyorum yazdığımdan, oturup değiştirecek zamanı da ayırmıyorum. O yüzden ‘Hayır, yazmayacağım.’ dedim. ‘Ne zaman içimden gelecek, kendimi tutamayıp anlatmak isteyeceğim, o zaman yazacağım. Bir kitaptan gerçekten etkileneceğim, o zaman yazacağım! Blog yazıları için düzenlilik önemli, belirli bir günde yayın yapılması önemli evet. Ama ben kendimi zorladıktan sonra ne anlamı var? Yazabilmek için diğer işlerimi kenarda bıraktıktan, bu yüzden suçluluk hissettikten sonra ne anlamı var?’ dedim ve yazmadım.

İşte bunu yapmayı öğrenmek, kendi iç sesimi çiğnememek benim için 2017’nin dersi oldu. Kendi iç sesimi çiğnemiyorum. Kendi iç sesimi çiğnemek suretiyle, kendi kendime tecavüz etmiyorum. Geçtiğimiz yıllarda sorumluluklarımı yerine getirmek adına, elimden gelenin en iyisini yapmak adına öyle çok zaman harcadım ve emek verdim ki, arada dinlenmeyi, tembellik etmeyi unuttum. Tembellik edince birşeyleri yanlış yapıyormuşum gibi hissettim. Sanki makineyim? Sanki evimle ilgilendiğim, çalıştığım, araştırdığım, spor yaptığım, seyahat ettiğim her an ‘olması gereken şeyler’di. Evet, olması gereken şeyler olabilir. Ama ‘olması gerek’ diye hissetmeden de olur, kendimi zorlamadan da olur.

Sık seyahat ediyorum, hem iş için hem özelde ve her şeyi rayında tutmayı, önceliklerimi belirlemeyi rahatça başarıyorum. Yine de ‘yetemiyorum’ hissini üzerimde taşıyordum. Peki neden? Neden yetemiyorum? Aslında ‘yettiğim’ halde, neden böyle hissediyorum? Bitmeyen ‘ToDo List’lerden. Bitmeyen taleplerden, talepleri geri çevirememekten, insanları memnun etmeye çalışmaktan ve yan gelip yatmamaktan… Taa ki sonunda uyuyup kalana kadar. Bir gün öğle saatinde uyanıp, ‘öğlen uyandım, günü harcadım’ diye memnuniyetsiz hissedene kadar! Sabah spora, ordan iki günlük eğitime, eğitimden dil kursuna gidip iki gün sonra başka şehre seyahat edip, dönüşte mobilya bakmak, evi yaşanır halde tutmak, arkadaşla ilgilenmek… Çok güzel. Çok güzel ama yorucu. Ve bu şartlarda hislerime aykırı davranmak gibi, sanki yorulmuyormuşum gibi davranmak gereksiz. Yoruluyorum. Bu yıl çok yoruldum. Çok koştum. Çok öğrendim. Sonunda kabul ettim, en büyük dersimi aldım. Artık kendi iç sesimi çiğnemeyeceğim. Yorgunsam dinlenmek, eşim hafta sonunu benle geçirmek istiyorsa onunla evde kalmak ve evde olmanın tadını çıkarmak, tembellik etmek, kendimi başkaları için gülmeye zorlamamak… Kendimi hiç-bir-şey için zorlamamak. Ama en fazla birinin egosunu tatmin etmek için istemediğim şeyi yapmak, kırmamak için kırılmak, baskın tiplere karşı uyumlu olmak ve yine gülmek istemediğim halde gülmek, yorgun olduğum halde başkasına yardım etmeye çalışmak, istemediğim halde komşuma vakit ayırmak…Sadece normalde zevk alacakken, istemeyince daha da yoran şeyler. Eğer yorgunsam, açsam ve daha bir sürü iş beni bekliyorsa ağustos böceği gibi ortalıkta dolaşamam. Yorgunluk bir histir, hem fiziksel hem zihinsel. İlacı ise dinlenmek. Kendi kendine olabilmek. Bazen konuşmamak, bazen sevdiklerinizle vakit geçirmek. Yapılacak her iş için tam olarak süreceği kadar değil, daha fazla zaman ayırmak ve kendini sıkıştırmamak. Pozitif, negatif, eleştiren, kıran duygusal baskılara katlanmamak… Kendi duygu durumunu yaşamak. Kendine zihinsel acı çektirmemek. İnsan yorgunken mutludur. Pişmanken mutludur. Üzgünken mutludur. O duygu onun gerçeğidir ve yaşaması gerekir. Yaşamak istemiyorsa, bu yine kendi tercihidir. Dışarıdan duygular değiştirilmeye çalışılırsa bu ‘duygusal baskı’ olur. Buna maruz kalmak ve katlanmak mutsuz eder. Ne gerek var ki…

Almanlar Noel’de birbirlerine ‘Besinnliche Weihnachten’ diliyorlar (yani düşünce dolu noeller). Geçmiş yılın hesabı, yaptıklarından aldığın ders ve bundan sonra hayatında yapmak istediklerini düşündüğün, ailene zaman ayırdığın, dinlendiğin birkaç gün. Bunun için ‘bütün dükkanlar’ kapalı. ‘Kendine vakit ayırman gerek. Hep koşamazsın. Hep çalışamazsın. Biraz önceden hazırlık yapıp, sevdiklerine sevgini gösterip birkaç gün dinlenebilirsin. Kendine izin verebilirsin.’ mesajı yatıyor bu birkaç günlük tatilin altında. Evde aileyle vakit geçirip tv seyrettiği için, bir kaç akşam sofra daha özenli hazırlandığı için kimsenin zarar gördüğünü duymadım şimdiye kadar. Herkesin biraz durmaya zorlanması gerekiyor tüketim dünyasında. Mutluluk eşittir gülmek, espri yapmak, satın almak, almak almak almak, baskı yapmak, kendi doğrularını ve isteklerini dayatmak değil ki. Mutluluğun temelindeki tek şey yaptıklarından memnun olmak ve iç huzur. İşte bunun için artık iç huzurumu bozacak şeyleri yapmıyorum. Bekleniyor diye aramıyor, hak etmeyene sevgimi ilgimi göstermiyor, kendimi karşımdakini eğlendirmeye zorlamıyorum. Yıllar önce içimden gelmeden, gerçekte sempati duymadığım insanlara gülümsemenin nasıl bir yük olduğunu anlamış ve bunu bir hayat tarzı haline getirmek istemediğime karar vermiştim. Gülmenin içten gelmesi için, sadece dinlenmek ve istediğini, doğru bulduğunu yapmak, başkasına da pek kulak asmamak yetiyor.

2017’yi bu dersleri uygulamaya almış olarak kapatıyorum ve bu şartlarda mutluyum. ‘Tatlı/ iyi kız’ olmaktan kurtulmak hiç kolay olmadı. Başkalarını memnun etmek, uyumlu olmak üzere yetiştirilmişim. Bir sürü nitelikle donanmışım ama istemediğim şeye hayır demeyi öğrenmemişim. Yaşça büyük olanlara hak verilmiş, isteklerim ‘hayır bu daha iyi’ diye çiğnenmiş. Benim istediğimin benim için en iyisi olduğunu anlamama fırsat olmamış. İstemediğimi yapmayınca suçlanmışım. Bu temelden gelen hatayı anlayıp, alttan almadığım halde sevildiğimi, saygı gördüğümü görmek çok iyi geldi. Kendime inanmanın başarı kapısını açtığına şahit olmak, kararımı açıkça söyleyince insanların da yanımda yer aldığını görmek çok güzeldi. Hem işim için, hem kendi iç sesimi dinlemeyi öğrenmek için verdiğim emek az değildi. Ne kadar kendi isteklerimi yaparsam o kadar başarılı, o kadar mutluyum. Blog yazılarım ise kendimi iyi hissettiğim, gerçekten anlatmam gereken şeyler olduğunu düşündüğümde gelecekler. Yeni yılda sadece pazar günü paylaşım yaparak, hem hobimi hem kendimi korumaya alıyorum. Kitap önerilerinden ziyade bana anlatılan hikayeler ve yaşadıklarımın hikayeleştirilmiş halini yayınlamak artık daha mantıklı ve gerçekçi geliyor.

>>Bu yazının başlığı günlerdir beynimi yiyen, radyoda saat başı çalan; hatta kanal değiştirmek suretiyle 20 dk’da iki defa (istemeyerek) denk geldiğim Queen’in It’s Christmas şarkısından esinlenmiştir. Dinlemek isterseniz burda: It’s Christmas <<<