Kamelya Adası Kadınları – Die Frauen der Kamelien Insel

Hayatım ne zaman aktif, ne zaman genel sağlığım iyi, o zaman çok kitap okuyorum. Ya da tam tersi, ne zaman çok okuyorum, o zaman hayatımda kendimi daha başarılı hissediyorum. Dengede olmanın anahtarı gibi okumak. Lisedeyken dünya klasiklerini okuduğum dönemde ders notlarım da iyiydi. Çalışırken master yaptığım dönemde yine çok okumuşum. Bu yıl yine yoğunum ve yine çok okumaya çalışıyorum. Boş durarak, tv izleyerek dinlenmiyorum. Okuyarak, spor yaparak, yemek yaparak dinleniyorum.

Kamelya adası kadınlarını okurken kendimi ne kadar yorduğumu ve hiç takdir etmediğimi fark ettim. Liseden bu yana her zaman okuduğum romanları çok yanlı seçtiğimi düşünürüm. Dünyanın farklı yerlerinden, farklı kültürlerden seçerim. Bilinen ve mutlaka okunması gerek denen kitaplara zaman ayırırım. Kafka, Haruki Murakami, James Baldwin, Tolstoy ve daha niceleri. Türkçeye tercüme edilmiş zorlu kitaplarda epey yol aldım, Almanya’ya taşınınca almanca okumalar geldi. Okumalarım ne kadar kolaylaşsa da, ilk başlarda almanca romanları okurken daha ne kadar yol almam gerektiğini gördüğümde kendimi eksik hissettiğim günler oldu.

Bu sene başında bir süre Türkçe okudum. Charles Bukowski’yi, Kafka’yı, Milan Kundera’yı almanca okumaya kalkışmadım. Türkçe okumanın ne kadar dinlendirici olduğunu hissettim. Sonra yine Almancaya geçmem gerekti. Türkçe okurken Almancam geriliyor. O yüzden son okuduğum 4 kitap arka arkaya almanca idi. Biri hariç Hep kendi seçtiğim kitaplardı. Haftasonu 80’lerin siyasi sorunları, Maske dünyadaki kötülüklerden kaçan bir adam, Hayatımın Aşkları kara mizah ve cinayet romanı. Hayatımın aşkları çok güzeldi, büyük kısmı Toskana’da geçiyor, iki genç kızın yaramazlıklarını (cinayetlerini)anlatıyor ve güldürüyor.

Dördüncü kitap Kamelya Adası Kadınları Bretanya’da geçiyor, yani Fransa’nın Atlantik kıyılarında. Düğün ile başlıyor, bol yemeli içmeli, arkadaşlarla vakit geçirmeli, çiçeklere bakmalı, denizde ve adada geçen bir kitap. Ana karaya Paris’e geliyorlar zaman zaman, konunun gelişimine göre Madeira’ya gidiyorlar. Kimse dünyanın temel sorunlarını, haksızlıklarını çözmeye çalışmıyor. Kendi günlük hayatlarında kendi sorunlarını çözmeye çalışırken aşık, arkadaş ve mutlular. Biraz entrika var. Benim okuduğum, seçtiğim romanlara göre biraz entrika. Çünkü bu kitap benim değil, iş arkadaşım getirip verdi. O yüzden kendi seçimlerimin her şeye rağmen ne kadar tek yanlı olduğunu bir anda fark ettim. Ben edebiyat okumak, okurken gelişmek istiyorum. Gördüm ki, bu günlük hayatın koşturmacası içinde beni rahatlatıp motive etmiyormuş. Okuduğum için, hikayeler çok ilginç olduğu için keyif alıyorum. Maske’de yüz değiştiren bir japonun hayatındaki çalkantıları okumak ve Fuminori Nakamura’nın Irak savaşı hakkındaki fikrini okumak güzeldi gerçekten ama bana kendimi bütün hissettiren, her şeyin yolunda olduğunu hissettiren, hayatımdan keyif almaya yönlendiren bir kitap değildi. Maske’yi iş arkadaşıma vermiştim. Dilinin ağar ve biraz zor bir kitap olduğunu söyledi. Doğru.

Artık zor kitaplar okumak istemiyorum. İyi hissettiren şeyler okumak istiyorum, ama çok satanlar reyonunun aşk veya entrika kitaplarını okuyamayacak kadar da okumalarımda ilerlediğimi düşünüyorum. Okuma tatmini sağlamadan, günlük hikayeleri okumak, beni büyütmeyecek konulara vakit ayırmak gereksiz geliyor ve elim bu tarz kitaplara gitmiyor.

Yazımı okuyan, kitap önerisi olanlar varsa, yorumlarını beklerim.

Ekmek Arası

Bu yıl yeni yazarlar tanımak istediğimi önceki yazılarımda söylemiştim. Charles Bukowski ile Anthony Borgess arasında ayrım yapamadan, hangisinin hangi özelliği öne çıkıyor bilemeden ve bu kadar okuyup da Bukowski bana bir şey ifade etmediği için, ikisinin de birer kitabını edinmiştim. Charles Bukowski’yi artık unutmam, başkası ile de karıştırmam.

Genel olarak yazar olan insanların özelliği bence yalnız olmaları ve yalnızlığı sevmeleri. Bukowski kendi gençlik yıllarını Henry Chinaski karakteri ile Ekmek Arası’nda anlatırken, yalnızlığı neden sevdiği ve yalnızlığın başkaları ile olmaktan nasıl daha tercih edilir olduğunu anlatmış. Bu yüzden bu kitapta kendimi buldum. Başka pek çok açıdan benle alakası yok. Henry Chinaski asabi, sert erkek, ergen erkek, kızları ve kadınları gözetleyen bir genç adam, ne alakası olabilir benle? Yalnızlık ve yalnız kalmayı tercih etme isteği evrensel. İnsanların niyetlerini anlayıp prim vermemek de öyle. Bu noktalarda bir baktım, Bukowski ile aynı dili konuşuyoruz, aynı enerji sınıfındayız. Ya da öyleydik kendi yaş ve zamanlarımızda.

Yalnızlığı seçmenin depresyonla ilgisi var, hayatı sevmekle, kendinden ve başkalarından memnun olmakla ve en çok da hayatı kabul etmekle ilgisi var. Yalnızlık eğer etrafındakiler rahat vermiyorsa dünyanın en güzel şeyi. Bu açıdan o kadar çok anladım ki, hatta ergen erkeklerde gördüğüm asabiliği de o kadar iyi anladım ki…Kelimeler, yazarlar, kitaplar bunun için var. Duygular bir ve evrensel, Los Angeles’ta yaşayan bir Amerikalı gencin, İstanbul’un sahil ilçelerinde yaşayan gece içen, eve gitmeyen gençlerden ne farkı var? Yüzlerce ümitsiz Amerikalı gençten biri oturmuş, yazmış, hislerini incelemiş ve kendini hep olduğu gibi kabul etmiş, fark burada.

Kitabı okurken git gel yaşadım, Bukowski iyi bir yazar mı, bu iyi bir öykü mü, okuması zevkli mi yoksa okumak için mi okuyorum diye kendi kendime sorarken. İlk başlarda 7 yaşında bir çocuğun hikayesi iken zevkli idi. Sonra baktım çok tek düze ve hayattan bıkmış gidiyor ve okumak için okuyorum dedim, zevk almıyorum. Satırlar dümdüz geçiyor gözümün önünden hiçbir his uyandırmadan bana dokunmadan. Daha sonra dedim ki Aha! Henry – Hank ben işte, işte kardeşim. İşte her şeyi protesto eden anti popülist kardeşim ve sevdim. Sonuna kadar da severek okudum. Bu anlatıma sahip, melankolik, depresif olmadan hayatı ve bezginliği anlatan Bukowski’yi, yaşadığı günden geçmişe bakıp savaşların anlamsızlığını, hayattan beklentilerin ne kadar doğru olduğunu kendi kendine düşüncelerinde tartışan adamı sevdim. Dünyaya ne için geldik, nelerle uğraşıyoruz. Herkesle bir hayat sürerken kendimiz olamıyoruz. Hep düşüncelerimde gecen, hep olmasından deli gibi kaçtığım şey bu. O da kaçmış. D.H. Lawrence’ın tüm kitaplarını okumuş. Bense daha birini bile okuyamadım.

Yeraltı edebiyatı sevenlere hitap eder Bukowski demişler neden? Bunu çözemedim. Bilen varsa buyursun, yorumlasın.

 

Haftasonu

Daha önce Bernhard Schlink okudum, tarzına alıştım. İyi bir almanca okumak için tekrar okumak istedim. Dili iyi, kelimeleri çeşitli. Aradan geçen zaman içinde Almancaya hakimiyetim arttığı için muhtemelen, bu kez ne kadar kontrollü yazdığını da fark ettim.

Aşk kontrollü, solculuk kontrollü, hapiste geçen yılların hikayesi kontrollü. Almanya’da komünistlerin işledikleri suçları ve geçen 30 yılda dünyanın başka bir yer olduğunu anlatmak için iyi bir kitap olmuş.

23 yıl hapiste kalan Jörg’ün hapisten çıkışı şerefine, ablası Jörg’ün eski dava arkdaşlarını haftasonu bir köy evine davet ediyor. Gelenlerin her biri kendi hayat kurallarını oluşturmuş. Kimi Jörg’ü hala eski davanın parçası olarak görüyor, kimi yaptıklarını kabul edemiyor, katil olduğunu hatırlatıyor, yaralamaya çalışıyor. İki günün sonunda Jörg’ün kanser hastası olduğu ve ömrü çok uzun olmayacağı için cumhurbaşkanından af dilediği ortaya çıkıyor.

Çok rahat okuduğum bir romandı. Ne çok merak ettim, ne sıkıldım. Alman komünistlerinin çok vahşi olduklarını ve cinayet işlediklerini, önemli konumlardaki kişilere suikast düzenlediklerini duymuştum. Bu kitap konu olarak bu tarz okuduğum ilk almanca romandı. Bir gün Almanya’daki  komünizmi biraz daha okuyup araştırmak isterim.

Bernhard Schlink  profesyonel bir yazar. Kurgu güzel olmuş, amma velakin hikaye hiç bir yandan fazlaya kaçmadığı için başını ağrıtmayacak şekilde yazılmış o yüzden tutku eksik. Tutku eksikliği eşittir profesyonellik, bu da eşittir itibar ve ticaret için yazılmış roman. En iyi ifade ile, adının güncel kalması ve yazma tutkusunun tatmini için yazılmış bir kitap.

 

Maske

Fuminori Nakamura’nın kitabı bana İstanbul’da yaşadığım ve 30’uma yaklaştığım, hayattan ne istediğimi bilmediğim ama her şeye de karşı olduğum, kendimi bir yere ait hissedemediğim zamanı hatırlattı.

Fuminori Nakamura’nın kitaptaki kahramanı en sevdiği şeyi, ergenlik dönemindeki kız arkadaşını korumak için kendi babasını öldürüyor ve sonra hayatını bunu düşünerek, bunun ağırlığını taşıyarak geçiriyor. Üstüne üstük öldürdüğü adama çok benziyor. Kendini öldürmek istiyor, öldüremiyor. Öldürmektense paralel bir hayat kurmayı seçiyor ve bir yüz nakli ile başka biri olmaya çalışıyor. Kitaptaki olaylar günlük hayatta küçük insanların hesaplarından, dünya politikasına Irak savaşına ve silah tüccarlarının dünyayı nasıl yönettiğine kadar uzanıyor.

Okuduğum her kitabı özenle seçiyorum. Biri diğerini tekrarlamasın diye dikkat ediyorum. İşi garantiye alıp dünyaca ün yapmış yazarların kitaplarından seçimler yapıyorum ki, kitabı yarım bırakmayayım, akıcı cümlelerle zevk alarak okuyayım. Bu kitaptan da son okuduğum kitaplar kadar zevk aldım. Bu kez daha da hoşuma giden şey japon bir yazarın Irak savaşına, dünyadaki savaşlara yaklaşımını görmek oldu. Biz (apolitik olmayı seçenler) Türkiye’de oturup bu savaşların yok yere yaratılan savaşlar olduğunu düşünürken, herhangi bir politik akıma kapılmadan olana bitene bakarken yalnız değiliz. Kendini olaylardan soyutlayabilen, ekonomi bilen herkes bunu görüyor. Fuminori Nakamura kitapta silah tacirlerinin ülkelerin insanların kaderini nasıl yönettiğini kitabının konusuna yakıştırmış. Paranın ne kadar değerli veya ne kadar değersiz olduğunu ince ince anlatmış.

Babasını öldüren ve hayatında sadece babası ölmeden önceki birkaç ayda mutlu olduğuna, bir daha da aynı mutluluğa erişemeyene inanan bir adam için, paranın ne değeri var ki…her şeyi satın alabilir, yüzünü değiştirebilir, sevdiği kadını korumak için bir dolandırıcıyı ve abisini öldürebilir…Mutluluğu satın alamaz. İşlediği cinayetler hayatta bir yerde öldürmenin ve ölmenin her zaman kötü olmadığını anlatır. Gencecik bir kıza tecavüz edilmesini, uyuşturucu bağımlısı yapılmasını teşvik eden adamları öldürmek kötülük müdür? Bu adamları durdurmanın başka yolu yokken, onlar yıllarca birçok kişiyi öldürmüş, tecavüz etmiş ve artık hayattan nefret ettikleri, kendilerini kontrol edemedikleri için şiddete devam ederken, bir kişiyi öldürmek diğerlerine iyilik, dengesiz yürümüş işlerin dengeye girmesi demek. Öte yandan paraya ihtiyacı olduğu halde, vicdanen bankadaki milyonlarını kullanmayan bir kadın. Parası olan için paranın hiçbir değerinin olmaması, para isteyen için uğruna her şeyi yapacak bir meta.

Hayatın resmini çıkarmış yazar. Telif haklarının çiğnenmesinin, kaçak film, müzik, logo kullanmanın kanunsuzluğu ve yaratıcıların para kazanmasına engel olduğu için dünyayı daha kötü bir yer haline getirmesi ile, boşuna tüketim yapan politikacıların öldürülmesi suretiyle halkın huzursuzluğa sürüklenmesi, savaşlar çıkararak dünyanın kötüleştirilmesi…Hepsi çok tanıdık, çok bildik, her gün gördüğümüz şeyler. Fakat bunları bu hikayeye karakterlere dile böylesine yedirip, okunur bir eser ortaya çıkarmak meziyet. O yüzden yazar ister japon olsun, ister Amerikalı sonunda bir yazara başarıyı getiren insanlara yaklaşımı ve dünyayı tarafsız görebilmesi. O yüzden bu kitap da çok başarılı. Türkçesini internet sayfalarında göremedim. Bir gün tercüme edilirse pek güzel olur.

 

 

 

Karanlığın Yüreği

Okuyacağımız, ufkumuzu açacak, hayat yolumuzu belirleyecek kitaplara nasıl ulaşıyoruz?

Joseph Conrad adını Yunanca hocamdan duydum. Kendisi Selanik’ten Yoseph Conrad kitaplarını yunanca olarak sipariş ettiği için ilgimi çekti, ben de Türkçelerini kendime İstanbul’dan aldım.

Karanlığın Yüreği çok kalın değil…yani 132 sayfa. Başlamam ve bitirmem arasındaki süre 24 saati bulmadı bile. Hiç tanımadığım yazar meğer George Orwell’in ve daha başka önemli yazarların kendisinden esinlendiği biriymiş…Bu kadar bilinmiş bir yazar nasıl olur da bu kadar geç ve bu kadar dolaylı bir yoldan karşıma çıkar?

Sömürgecilik, İngiliz kolonileri, yapılanların doğruluğu, yanlışlığı hiç benim meselem değil. Ben kendi memleketimin Avrupa karşıtı söylemlerine alışığım, kendi beyaz yakalılarımın ne kadar kör olduğunu görüp onları eleştirmeye alışığım.

Joseph Conrad 1924’te ölmüş. 1899’da Karanlığın Yüreği ilk kez yayımlanmış. Türkçeye (emin olmamakla birlikte) 2008’de çevrilmiş.

Benim hep eleştirdiğim şeyleri, kendim yaşaya yaşaya, yoğrula yoğrula doğruluğunu gördüğüm şeyleri Conrad 120 yıl önce söylemiş. Demek ki batı hep aynı, insanlar hep aynı.

Kitabın kahramanı Londra’dan bir buharlı gemi kaptanı olarak yola çıkıp Kongo’ya gidiyor. Kelimenin tam anlamıyla hayat ve ölüm arasında gidip geliyor. Fildişi tüccarları ile yamyamlarla uğraşıyor. Kongo’da insanların kafataslarını direklere asan adam için Londra’da methiyeler dökülüşünü çok ama çok güzel anlatıyor. Hayatını kurtarıp Lonra’ya döndükten sonra şunu söylüyor: ‘Kendimi tekrar birbirlerinden para aşırmak için, namı kötüye çıkmış yemeklerden gövdeye indirmek için, sağlığa zararlı biraları yutmak için, ehemmiyetsiz ve sersemce rüyalarını görmek için sokaklarda telaşla koşuşturan insanlara sinirleneceğim mezarsı şehirde buldum. Düşüncelerime tecavüz ediyorlardı.’ Adam bunu 1899 yazmış…Londra’da hala İngilizler yaşarken, nüfus patlamamış, her yerde fastfood ve cahil turist yokken. 

Kaç kişi romanları hissederek, yaşayarak okuyor ve söyleneni anlıyor? Ben eğer bu kitabı 2010’da okumuş olsam fikrim çok başka olurdu. Okur, güzel yazmış derdim. Ama anlatılan hikaye güzel yazmanın çok ötesinde, hayat tecrübesi ile ilgili, insanlıkla ilgili. Edebi ifadeler için, söylediklerini süslemek için uğraşmamış. Anlatılanın kendisi çok ama çok canlı. Gerçeği sadeleştirdiğini bile düşündürüyor. Çok uzun olmayan romanda sömürgeciliğin, insan dışılığın ne olduğu resmediliyor. Öyle ki sonunda içimde Osmanlı sömürgeciliğe hiç bulaşmadığı için bir memnuniyet doğdu diyebilirim. İvo Andriç ve bazı doğu Avrupa yazarlarını okumak lazım Osmanlının yaptıklarını hikayelerle öğrenmek için.

Kitapla ilgili daha detaylı bilgi isteyenlere bir kolaylık: Karanlığın Yüreği

 

 

Gecenin Çimleri

Bu okuduğum üçüncü Modiano kitabı. Artık tarzını anladım, hikayelerine alıştım. O yüzden mi yoksa aklım dolu olduğu için mi bilmiyorum, ama okurken konsantre olamadım. Çok bölünmüş geldi. Biraz şimdide biraz geçmişte sonra yine şimdide geçen olaylar içine çekmedi beni.

Paris’i seven, orada geçirdiği tatili hatırlamak isteyen, oradaki hayata hayal kuran biri Modiano’yu okuyabilir. Her kitabında Paris sokaklarında gezer, kafelerinde boş boş takılır…

Soruyorum, bu kitaptaki hikaye aşk mıydı? Valla böyle aşk mı olur derim ben. Adam kitap boyunca sevgilisinin gerçek adını bilmiyor. Kız ne derse kabul ediyor. Sorularla üstüne gitmiyor. Kız ortadan kaybolduktan 10 – 15 yıl sonra geri dönüp ‘o zaman ne olmuştu’ diye düşünüp, kendi yazılarını okuyup, eskiden gittiği yerlerde dolanırken gerçekte olan biteni öğreniyor. Fransız romantikliği bu mu? Yok ben almayayım. 🙂 Okuduğum ama manasız bulduğum bir kitap oldu maalesef.

Modiano Nobel’i hak etmiş mi etmiş. Kendi tarzı var, kendi ifadeleri, üslubu…Başka bir yazar onun gibi yazmıyor. Eğer nobel kendine özgü olmak, kendi ülkesine eleştirel bakmak, insanlarını tanımlamak, olayları doğru betimlemek gibi kavramlar için veriliyorsa, Modiano çok doğru.

Belki bu kitabı sonbaharda okusam hissiyatım çok farklı olurdu. Her kitabın okunması için doğru bir zaman var. Bunca yıllık okuyucuyum, kitaplar konusunda nihai kararım bu. Goriot Baba’yı, Diriliş’i lise yıllarında değil de şimdi okusam kesin daha farklı hissederim. Klasikler için bir iş arkadaşımın söylediği arada sırada hak vermeden edemediğim bir söz var: ‘onları sadece okulda ödev oldukları için okurum…’ 😉

Gecenin çimleri.jpg

Zorba

Hangi ülkeye, kültüre merak salarsam, o ülkenin yazarlarını okuyorum. Japonların o minimalist, içe kapalı, olaylara büyük anlamlar veren tarzı benim hayatımı da etkiledi. Kendimde de, çevremde de mükemmeli aradım. Okuduğum japon romanları okuma esnasında memnun etse de, onlardan edindiğim fikirleri kendi hayatımda da doğru kabul etmek beni zorladı. Şimdi evde olan Fuminori Nakamura’nın kitabını elime almaya çekiniyorum.

Biraz Yunanistan’a yöneldim bu yıl. Önce Corelli’nin Mandolini, şimdi Zorba. Birbirinden iki farklı, iki yaşama sevinci dolu roman. Üstelik öyle çok iç ferahlatıcı şeyler de anlatmıyorlar. Buna rağmen, hayatı kolaya almayı, kendine yük etmemeyi, tatlı hayatı görebiliyor insan.

Zorba’yı okumaya ilk başladığımda böyle sakız gibi uzayacak, buram buram ve bıktırana kadar ‘hayat güzel ye iç eğlen dostum’ mesajı verecek bir roman sandım. Öyle çıkmadı. Başladım ve hiç takılmadan sayfalarca okudum her elime aldığımda. Ne konu bölündü, ne kelime, cümle kopuklukları oldu, aktım gittim romanla birlikte. Kitabı bitirince Nikos Kazancakis’in zamanında neden tepki çektiğini anladım. Neden nobel ödülü aldığını da anladım. Tarihi olayları, çalışma şartlarını, aşkı, kadınları, inanç konularının hepsini öyle güzel öyle güzel eleştirmiş ki Zorbayı ve kağıt faresini anlatırken. Bundan 10 sene önce okusam verdiği mesajları anlamazdım dedim kendi kendime. Örneğin hayvan sömürüsü ve emek sömürüsü şu 10 senede yaşadıklarımla aklımı meşgul etti. Öncesinde bir ‘cahilcik’mişim. Biraz detay vermek gerekirse; Kazancakis bir yemek sofrasını anlatırken, bir domuzun yumurtalarını hayvan canlıyken kestiklerini, sonra hayvan yanlarında dolaşırken onun yumurtasını keyifle yediklerini anlatıyor. Bu sahne öyle bir şey ki…Bugün toplumda vejetaryen, vegan insan sayısı bu kadar artmışken bile her okuyana dokunmayabilecek bir şey. En nihayetinde bizler de kurban bayramında sabah başını okşadığımız koyunu, kestirip, iki saat sonra kavurmasını yiyoruz. 1950’lerde Kazancakis’in mesajını kim ne kadar nasıl anlasın? O zamanın insanları daha aptal değillerdi, nobel ödülü verenler de ne yaptıklarını biliyorlardı evet, fakat bu kitap halkın onayını alamamıştı. Okunmaya kesinlikle değer. Merak edenler filmini izliyim derse, ben derim ki, izleme. Kitabı oku. Kazancakis’in o anlatımı, dinle, kadınlarla, erkeklerle dalga geçişi filmle anlatılamaz.

dsc_0392334659083896669662.jpg

Çarın Delisi

Günlük hayattan uzaklaşmak için bazen gerçekten hayatımın çok dışında, farklı şeyler okumak istiyorum. Çarın Delisi ismen farklı geldiği gibi, geçmiş Rusya’yı anlattığı, genel olarak otoriteye karşı asabiliği ve aynı zamanda bağlılığı ifade ettiği için ilgimi çekmişti. Okumaya başlayınca ancak Estonya’da geçtiğini fark ettim ve daha da memnun oldum.

Eser Çar 1. Alexsandr ile yakın arkadaş olan Baron Timotheous von Bock’un gerçek hayat hikayesinin, Timo’nun eşinin erkek kardeşi Jakob tarafından günlüklere kaydedilmesi ile ortaya çıkmış. Günlükte tutulan hikaye tarihçi Jaan Kroos tarafından kitaplaştırılmış.

Jakob Timo’nun sürgünden geri gelmesi ile yazmaya başlıyor, olayları bir geçmişten bir bugünden bahsederek anlatıyor. 1800’lerin ilk yarısında geçen hikayede, bir köylü iken almanca ve fransızca öğrenip, soylularla birlikte vakit geçiren Jakob, çoğu yerde kendini, düşüncelerini, dilini hafife alıyor. Olayların esas başlangıcı Timo’nun, Çar ile yakın arkadaşken çara her daim doğruyu söyleyeceğine dair yemin etmesine dayandırılıyor. Timo bu yemine bağlı kalmak adına, çar ve Rusya’nın yönetim şekli hakkında düşündüklerini edepsiz bir şekilde yazıp çara göndermiş, 9 yıl bir kuleye hapsedilmiş. Bu sürecin başlangıcı, esaret süresince yaşananlar ve sonrasındaki deliliğin tam olarak ne olduğunu anlama süreci hikayenin tamamı.

Estonların köylü ve Rus asilzadelerinin köleleri olarak görüldükleri bir dönemde Baron von Bock’un bir köylü kızla evlenmeye karar vermesi, bunun için kızı ve abisini eğitime göndermesi ve 2 sene sonrasında evlenmesi kendi sosyal sınıfından dışlanmasına sebep oluyor. O zamanlar için çok ilerici olan bu davranış tarzı Timo’nun deliliğinin sadece başlangıcı olarak anılıyor. Çünkü kimse gerçekten neden tutuklandığını bilmiyor. Fakat zaman içinde Jakob’un anlattıkları ile Timo’nun karakteri ortaya çıkıyor.

Okuma esnasında zaman kavramı, mesafe kavramı, rusların kafa yapısını, dönemin önemli savaşlarını bugüne kadar okuduklarımdan daha etkili olarak, gözümde canlandırarak öğrendim. Bugün araba ile 2 saat süren Tartu – Parnu arası, 2 – 3 günlük yol olarak anlatılıyor. Aile ilişkileri, konuşmalar, konuşma tarzları sansürsüz yazılmış ve eleştirilmiş. Bu açılardan okuduğum pek çok kitaptan daha değerli ve okunası bir eser çıkmış ortaya ve kitap Fransa’nın en iyi yabancı kitap ödülünü kazanmış. Hikaye baştan sonra ilginç olduğu ve olaylar birbirini sürüklediği için, biraz anlatsam, sonuna kadar yazacakmışım gibi geliyor. Okuduğum için memnun olduğum kitaplardan biri, öneririm.

 

 

Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini

Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini’ni okuduğumu söyleyince filmini izlemiş olanlar hemen ‘filmi var, okumaya ne gerek var’ tarzında tepki gösterdiler. Filmi izlemedim ve kitabı okumayı tercih ettim. 648 sayfa olduğunu görerek, bilerek. Aralık ayındaki tatilim ve Ocak ayının ilk günleri böylece kışın kasveti olmadan geçti. Kaç yerinde durup güldüm bilmiyorum. Yunanistan ve Kefalonya hakkında çok şey öğrendim. Filmi izlesem böyle sindiremezdim ikinci dünya savaşı sırasındaki olayları, yunanların neler yaşadığı tarihi ile aklıma kazınmazdı. Başından sonuna akıcı, hayat dolu olan roman dünyaya Yunanlıları ve İtalyanları sevdirmek için yazılmış sanki.

Bugün de dünya politikasında yunanların İngilizler tarafından korunmasının uzun bir geçmişi var. En büyük sebep tabii Türkiye’ye karşı her zaman kullanılmaları. Bu yüzden okurken çok yerde tereddüte düştüm. Benim tecrübem yunanların türkleri kötü gördüğünü söylemiyor. Türklere daha çok sevgi, ortak kültür, ortak geçmiş dolayısı ile sempati duyarken, büyük Avrupa devletlerine karşı ezilmişlik duygusu benim gördüğüm. Avrupa’nın tatil ülkesi, ciddiye alınmayan ama sevilen çocuk Yunanistan.

Yazarın Gelibolu cephesini anlatan ‘Kanatsız Kuşlar’ isimli bir kitabı da var. O kitabı da okuduğum gün, yazar hakkında bir yorumda bulunabileceğim. Şuanda sadece profesyonel bir yazar olarak görüyorum, anlatırken kendi duygularını karıştırdığı izlenimine kapılmadan kendimi kaptırarak okudum.