kitabimdakumlarvar

Okumak zamanla sınırlı, yazmak hayal gücü ile sınırsız


Yorum bırakın

Doktor Hastalandı

Doktor Hastalandı okunması kolay, hikayesi ilginç bir kitap. 1959’da yazılmış, o yüzden İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Londra’ya, Londra’da fahişelik yapan alman kadınlara biraz dokunuyor. Son okuduğum kitapların İkinci Dünya Savaşı çevresinde dönmesi tamamen tesadüf, istesem herhalde böyle bir zaman dilimini hedefleyemezdim.

Bu defa hikayenin Londra’da geçmesi, Soho civarındaki olayları aktarması, kahramanın Burma’da eğitim veren bir ingiliz dilbilimci olması, olayların akışını, aktarılışını çok değiştiriyor. Her yazar kendi dili döndüğü kadarıyla gördüğü yaraya parmak basıyor. Fakat seçtiğim yazarlar hep kendi toplumları ile dilleri ile bir noktada çelişkiler yaşayan kişiler oluyor.

Anthony Burgess İngilizlerin diğer ülkelerdeki faaliyetlerini, Londra’nın batakhanelerini güzel anlatmış. Edebi bir dil kullanmamış. Günlük dil, günlük takılmalar ama yaratıcı bir hikaye ve çok olaylı. Okurken her defasında vermek istediği mesajı espri yapmadan güldürerek aktardığını fark ettim. Doktorların soğukluğunu, insana verilen değer dolayısı ile ameliyata zorladıklarını ama bir madde muamelesi yaptıklarını hikayede resmetmiş. Hastaneden kaçıp serserilerle arkadaş olmuş, karısından vefasızlık görmüş. Cebinde bir kuruş yokken her gün karnını doyurup, yatacak yer bulmuş. Sonunda hem zihnen hem bedenen iyileşmiş. Yaşamanın düzenli bir iş, düzenli bir gelirden farklı bir şey olduğunu keşfetmiş. Hayata dönmüş.

Yazar hiç zorlamadan, uzun cümleler kurmadan olayları örmüş. Sevgi nedir, evlilik, aşk nedir herkes kendine göre bir tanım yapıyor. Aldatmak da herkesin sözlüğünde başka türlü yazıyor. Kimi bedensel birlikteliği aldatmak saymıyor, kimi ruhsal aldatmayı aldatmak olarak görmüyor ve kabul ediyor. Döneme göre, kişi kendi vicdanını nasıl rahatlatacaksa ona göre aldatma kavramı ve evlilik kavramı işleniyor.

Milena’ya Mektuplar ile Doktor Hastalandı arasında hepi topu 40 yıl var. Aşkın anlatımı, sadakat, ihanet, bağlılık, vefa çok başka türlü anlatılmış.

Son dönemlerde ısrarla okumaya daha çok vakit ayırdığım ve arka arkaya okuduğum için yazarlar ve olaylar arasındaki geçişleri daha belirgin bir şekilde hissediyorum. Prag’da Yahudilerin Amerika’ya göç etmek için toplanmasından, Soho’daki saat hırsızlarına geçiyorum. Okumasam kendi hayatımı bilirim, dünyama hapsolurum. Yüzyıl geçmiş olsa da insani duyguların değişmediğini, temel kavramların ve karakterlerin özünde aynı olduğunu göremem. Kimisi okumayı hafife alıyor, ama ben okumanın zenginlik olduğunu, okunmadan duyguların farkına varılamayacağını ve gerçek anlamda insan olunamayacağını düşünüyorum.