kitabimdakumlarvar

Okumak zamanla sınırlı, yazmak hayal gücü ile sınırsız


Yorum bırakın

Merdivenlerdeki Kadın

Tam Türkçeye tercüme edilmemiş kitapları Türkçe bir edebiyat bloğunda anlatmanın manası yok, artık almanca yazayım diyordum ki, Merdivenlerdeki Kadın’ın 2016’da Türkçe olarak Doğan Kitap tarafından yayınlandığını gördüm.

Merdivenlerdeki Kadın, Bernhard Schlink’ten, dünyaca ünlenmiş Okuyucu’nun yazarından yeni sayılabilecek bir kitap. Mannheim’daki kitapçıda Bernhard Schlink’in kitapları göz önünde yerlere konuyor. Belki de beni Diogenes Yayınevi’nin beyaz kapaklı kitapları çektiği için bana göz önünde geliyordur diyeceğim ama değil. Okuyucu Amerika’da satış listelerinde ilk 30’a giren ilk alman kitabıymış. Aldığı ödüller de cabası. Bernhard Schlink kendi halinde görünmekle beraber, başarılı hikayeler çıkaran bir adam. Hukuk geçmişi olan ve yıllarca yargıçlık yapan Schlink’in her kelimesi yerinde ve ölçülü. Okumayı seven biri konusuna bakmadan herhangi bir kitabını alıp rahatlıkla kitapçıdan çıkabilir, pişman da olmaz. Aynı zamanda dilinin de çok anlaşılabilir ve sade olduğunu düşünüyorum (ki bu edebiyatçılar arasında bazen mumla aranan bir özellik oluyor).

Merdivenlerdeki Kadın’ı bir yıl kadar önce almıştım. Kafam rahat olan bir zamanda keyif için okumak üzere bekletiyordum. Çok da iyi yapmışım. Paul Auster’ın bitmeyen 4321’inden sonra okunması kolay geldi. Üstelik uygulamada yaşlı erkeklerin ağzından anlatılan hikayeleri okumakta zorlanıp, genelde okumaktan vazgeçmeme rağmen.

Merdivendeki Kadın’da hikaye çok basit bir düzlemde kurulmuş. Bir tablo, resmi yapılan kadın, ressam, ressamı yaptıran adam ve avukat. Erkeklerin üçünün de kadına aşık olmaları veya aşık olduklarını sanmaları ama aslında kendilerini kadın üzerinde gerçekleştirmekten, onu hevesleri için kullanmaktan öte geçmemeleri… Yıllar sonra tekrar karşılaşan insanların 70 yaşında olmalarına rağmen ilişkilerindeki tavırlarının, kadına karşı tutumlarının aynı olması ve aslında hiç bir şeyin değişmemesi, yokluklarının varlıklarından iyi olması…

Hikaye böyle basit olmasına rağmen, olayın Avustralya’da geçmesi, içinde 70 yaşında bir avukatın bilgeliğini taşıyan, hayatın anlamına dair anlatımların olması stressiz bir okuma sağlıyor.

Hayatta neleri riske ederiz, neye başarı deriz, ne zaman mutlu olduğumuzu düşünürüz? Bu sorular tek sırada sorulduğunda çok sıkıcı gelebilir, bunu mu okuyacağım denebilir belki. Ama bunlar okuma esnasında olayların içinde, yaşanmışlıklarla, farkına varmalarla zorlamadan geliyor. Hayatın anlamını sorgulatmıyor. O yüzden hiç de sıkıcı olmuyor. 244 sayfayı çok kısa sürede bitirdim. Sanırım 12 gün içinde parça parça okudum, öyle çok da vakit ayırmadan, bir baktım sona gelmişim.

Kitabı incelemek için şuraya bir tık  ->  Kitap Yurdu

DSC_0120.JPG


Yorum bırakın >

Antikacı vitrini.

Bir bakışta mutluluk veriyor, filmleri hatırlatıyor.

Antikacılar filmlere hep benzer şekilde dahil edilir: araştırmacı kişinin çok özel, az sayıda basılmış bir kitabı bulması gerekiyordur. Bunun için antika kitapçıları gezer. Eline geçen bir kitabın içinden hazine haritası çıkar. Harita gizlice kitabın arasından alınır, saklanır, haritacılıktan anlayan tanıdıklara gösterilir, haritanın sırrı çözülmeye çalışılır. Bu arada birinin hazine haritası bulduğunu duyan mafya, hırsız çetesi, yan kesici, aç gözlü akraba hazinenin peşine düşer. Haritanın sırrı çözülür ve hazineye en önce ulaşmak için mücadele başlar… Biraz Karayip Korsanları biraz Salak Milyoner, azıcık da sihir katarsak Harry Potter.

Okumaya devam et


Yorum bırakın

Karanlıktan Sonra

Karanlıktan Sonra, Mayıs 2017’de Türkçe olarak Doğan Kitap tarafından ilk baskısı çıkan bir Haruki Murakami eseri. Japonca olarak ilk basım tarihi ise 2004.

Murakami benim bugüne kadar çok ısınamadığım bir yazardı. Sebebi öncelikle Sahilde Kafka’daki oedipus kompleksi, sürekli bir kafa karışıklığı halini yansıtması ve bu duygu karmaşasının bir yerden sonra beni zorlamasıdır. Buna rağmen ününe saygı duyup bir kez daha şans vermek istedim. Bu kitaptan sonra da Murakami’ye daha çok zaman ayıracağım gibi görünüyor.

Karanlıktan Sonra kısmen düz ve acısız. Betimlemelerle, aşırı duygusallıkla boğulmamış, okur rahat bırakılmış. Sakin sakin Japonya’da sokakta bir gecenin nasıl geçebileceği anlatılmış. 24 saat açık 7/Eleven dükkanları, gece rahat rahat dışarıda dolaşanlar, işinden geç saatte çıkanlar, Tokyo’nun mahalleleri… Başka bir ülkeye ufak bir yolculuk, yeme alışkanlığından, insanların birbirlerine duydukları veya duyamadıkları yakınlıklara kadar. Hepsi bir genç kızın ablası için endişeler taşıdığı dönemde bir geceyi sokakta nasıl geçirdiğini anlatan hikayenin içine yerleştirilmiş.

Farklı olarak, bu kitapta rahat anlatımın içinde nihayet Murakami’nin başka bir yüzü daha görünüyor. Murakami, sadece kendi yarattığı amerikanvari japonları anlatmıyor, tüm toplumlarda geçerli olan bir karakter gelişimini de tanıyor ve aktarabiliyor. Kitaba konu olan iki kız kardeş birbirine taban tabana zıt karakterlere sahip ve Murakami bunu yavaş yavaş konuyu geliştirerek yeri geldiğinde sebepleri ile aktarıyor. Ben okur olarak, kendimi bulduğum satırlarda kitaptan tatmin olduğumu hissettim.

Genel olarak bakarsak, Karanlıktan Sonra için mutlaka okunmalı diyemem, ama neden okunmasın? Eğer rahat bir hafta sonu, kafa yormadan gündelik hayattan uzaklaştıracak bir kitap istiyorsanız, eh çok da kalın olmasın mümkünse diyorsanız, 180 sayfa bir hafta sonunda rahatlıkla okunabilir. Bu kitap yağmurlu kış aylarına daha çok yakışır.


Yorum bırakın

Delirmemek elde değil

Stefan Zweig, alman olmayan bir ‘almanca konuşan’. Viyana doğumlu bir Avusturyalı.  Ülkesini çok seven, orada yapılan ve yaşananlardan utanan, almanlara doğal olarak karşı olan bir aydın. İkinci Dünya Savaşı başlamadan önce, toplumdaki değişikliklerden rahatsız olup önce Birleşmiş Milletler’e, oradan da Brezilya’ya göç etmiş bir Yahudi. Bugün beyin göçü toplayan Almanya’da o zamanlar Zweig’ın değerleri kabul görmüyor. Nitelikli bir yahudi olması kötü ve çok tehlikeli. Savaş başlamadan önceki dönemde toplumdaki değişikliklerden etkilenen Zweig kendisine yönelik direkt bir saldırıya mağruz kalmadan çok önce ayrılıyor Avrupadan, fakat gittiği yerde benlik savaşı vermeye devam ediyor. Çünkü olanları kabul edemiyor. Sevdiği ülkesinden, vatanım dediği yerden savaş süresince gelen haberlerle kahroluyor, en nihayetinde dünyanın gidişatından dolayı yaşadığı umutsuzluktan dolayı savaşın bittiğini görmeden sevgilisi ile birlikte intihar ediyor.

Satranç, Zweig’ın en bilinen eseri. Edebiyata dair paylaşım yapan sosyal medya hesaplarında da en çok fotoğrafı paylaşılan kitaplardan biri. Bu yüzden çoğu zaman Zweig’ı tanımayanlar da Satranç’ı duymuş olabiliyorlar. Bu kitabı bu kadar ünlü yapan ise yazarın yaratıcılığı. Yoksa ikinci dünya savaşını anlatan çok kitap var. Okurken yine dili doğru konuşan olunca edebiyatın ne kadar tatmin edici olduğu fark ediliyor. Zweig da zaten dünya edebiyatına kazandırdığı eserleri ile hiç bir zaman yeterlilik bakımından sorgulanmıyor. Saygınlığı yıllar geçse de değişmiyor.

Satranç’ta Zweig savaşın deli saçmalığını, insanları delirten durumlarını anlatmak için güzel bir senaryo kurmuş. Aslında pek nitelikli olmayan, düşünsel becerileri gelişmemiş bir köylü, oyunun stratejilerini iyi öğrendiği için dünya satranç şampiyonu olmuş, namı almış yürümüş. Kaba, konuşmasını bilmeyen adam satranç tutkunlarını peşinden koşturur hale gelmiş. Bu adamın kimi simgelediğini çok düşünmeye gerek yok. Hitler akla geliyor hemen. Hikayede uzun yol yapan bir gemide dünya satranç şampiyonu ile ‘ya kazanırsam’ umuduyla, ne pahasına olursa olsun bir el oynamak isteyip, yenilmeye razı gelemeyen zenginler bir araya geliyorlar ve hep kaybediyorlar. Bir süre sonra satranç tutkunları arasında aniden beliren yaşlı bir adam, oyunculara önerdiği hamlelerle dünya şampiyonunu zorlamaya başlıyor. Oyunlar daha uzun sürüyor, hatta Satranç şampiyonunun kaybettiği de oluyor. Satranç’ı esas ‘yaratıcı’ yapan mevzu ise yaşlı adamın satranç oyunu ile olan hikayesi. O’nun yıllar önce gestapolar tarafından ‘nitelikli’ ve ‘çok tehlikeli’ bir esir olarak boş bir odaya aylarca kapatılarak toplumdan tecrit edilmesi, burada kendi kendine satranç oynarken en nihayetinde delirmesi… Bu delirme işte o dönemdeki aydınların köşeye sıkışmışlıkları, çıkmazda oluşları, ellerinden hiçbirşeyin gelmemesi ve en nihayetinde dışarıdan bir desteğe ihtiyaç duymalarını anlatıyor. Zweig savaşın bittiğini görememiş ama aslında ‘dışarıdan biri DUR! demeden’ oyunun bitmeyeceğini öngörebilmiş. Bu yüzden Zweig’da bir aydın öngörüsü, başkalarının acılarından üzüntü duyan hassas bir ruh bulunduğunu ve içinde bulunduğu şartları ince bir zeka, güzel bir dille anlatma yeteneği taşıdığını görmemek mümkün değil. Satırlar sadece anlatılan hikaye ile değil, cümlelerin akışı ile de büyülüyor. Yıllar süren savaş, insanların çektiği acı hepi topu 80 ila 100 sayfa kadar süren bir hikayede anlatılıyor. Kitap bittiğinde ne eksik ne fazla denebiliyor, sadece yüreğe bir tutam Stefan Zweig hayranlığı düşüyor.

Eğer Zweig intihar etmeseydi, savaşın bitişini görüp, Yahudilerin tüm güçleri ile almanları utandırmak, kendilerini dünyaya kabul ettirmek için kitaplar yazdıkları, filmler çektikleri bir dönemde yaşasaydı o zaman yorumum bambaşka olurdu. Kıyaslayacak olursak, Anne Frank’ın hatıra defteri de savaş sonrasında savaşı anlamak, insanların hislerini geriden takip edebilmek için bir kaynak ve değerli. Ancak kitabın ne kadar ticari değerlendirildiğini [Amsterdam’da müzeye çevirilen ev, film ve bugüne kadar pek çok dile çevrilip binlerce baskısı yapılan kitap], yahudi sempatisi yaratmak, duygu sömürüsü yapmak maksatlı kullanıldığını görünce asla okuyasım gelmiyor. Bizim gibi olaya dışarıdan bakanlar için ikinci dünya savaşındaki akıl bulanıklığını anlamak maksadıyla okunacak en kullanışlı kitaplardan biri olarak değerlendiriyorum Satranç’ı. Okurken edebiyatın, güzel konuşulan dilin, parlak zekanın verdiği zevkin yanı sıra, olayları belli bir maksat gütmeksizin, dönemi kendi bakış açısından yansıtmak için yazdığını hissetmek mümkün. Genel olarak bakıldığında psikolojik kitapları ile, bireysel olarak tanımadığımız, konuşmadan bilemeyeceğimiz, bazen de hissedip nereden geldiğini bilemediğimiz duygulara dolaylı açıdan ayna tutmayı başaran bir yazar Zweig. Bu nedenle de edebiyatçılar arasında haklı bir yere sahip.


Yorum bırakın

Okuma Alışkanlıklarım, Tercihlerim

Okuduğum ilk kitap değil muhtemelen, ama okuduğumu hatırladığım ilk kitap Heidi. Sonrasında Denizler Altında Yirmi Bin Fersah ve 80 Günde Devri Alem geliyor. Bugün düşünerek, okuma alışkanlıklarımın neye göre geliştiğini bulmaya çalışınca hiç birinin bir türk yazara ait olmaması ilk dikkatimi çeken şey. Hikaye diye, çok bilinir diye çocuklarımıza değer vererek okuttuğumuz kitaplar hep yabancılara mı ait acaba? Değildir, kendi kitaplarımızı da sevmiş, beğenmiş, okutmuşlardır muhtemelen. Fakat bizim edebiyatımızda çocuk romanı deyince öne çıkan tek bir karakter yoktur. Düşünüyorum, bulamıyorum. Çocuk romanı olup dünyayı gezen, gerçeküstü olan bir şey gelmiyor aklıma. Ömer Seyfettin, Sait Faik Abasıyanık okurduk. Ama onlar da ancak ilkokul son sınıf ya da ortaokulda elimize ulaşırdı, yaşımız ancak onları anlayacak kadar ererdi.

Okuma alışkanlığını kazandığım ilk yılların etkisi midir bilemiyorum, ben en çok yabancı yazarların eserlerini okuduğumu fark ediyorum. Ortaokul benim için Reşat Nuri’nin Çalıkuşu, Halide Edip’in Sinekli Bakkalı, Yakup Kadri’nin Yaban’ı. Çoğumuz için de böyledir sanırım ilk okunanlar listesi. Yıllar sonra evdeki kitaplığımda 11 farklı Halide Edip eseri olduğunu fark ettim. Bu yüzden türk yazarlar arasında favorim O’dur diyebilirim.

Lise yıllarında bir tanıdığımızın kızının ‘dünya edebiyatını şimdiden okumaya başla, gelecekte çok işine yarar’ sözü üzerine dünya edebiyatı eserlerine yöneldim. Tabii bu arada gözden kaçırdığım nokta, bana bu öğüdü veren kişinin üniversitede Edebiyat bölümünde okuduğuydu. Boşuna mı okudum şimdi o kalın kalın kitapları ben? Hayır. Tolstoy’un Diriliş’ini okurken fenalıklar geçirmiş, bütün yaz tatilim boyunca elimde sürüklemiş olabilirim, ama belli ki sevmediğim şeylere katlanmayı bu yolla öğrendim! Şaka bir yana, lise yıllarımda en çok Dostoyovski okudum. Goriot Baba’yı bir kompozisyon yarışmasında okulda birinci olduğumda hediye ettiler. Ben ordan Dostoyovski ile devam ettim. Emile Zola’nın Thérèse Raquin‘i yağmurlu bir kış günde gazetenin kitap hediyesiydi, iki günde okuyup bitirdim. Sonrasında bir Emile Zola hayranı oldum fark etmeden. Gerçekçilik ya da Doğalcılık akımı karakterime çok uyuyordu. Fareler ve İnsanlar, Veronika Ölmek İstiyor, Şeker Portakalı en çok aklımda kalanlar. Lisede oluşturduğum Edebiyat alt yapısının üzerine üniversite yıllarında çok bir şey katamadım desem doğrudur. İş hayatına başlayınca ancak yeniden okumaya başladım. Paul Auster, Paulo Coelho, Marquez ve daha çok bugünü anlatan, şimdiki zaman romancıları dikkatimi çekmeye başladı. Bu saydığım üçlünün öyle çok kitabını okudum ki, bir yerden sonra aynı gelmeye başladıkları için yeniden türk edebiyatına döndüm. Melih Cevdet Anday’ın Raziye adlı eseri tamamen gözümden ve gözlerden kaçmış. Hangi ara tesadüf etti de aldım? Orhan Veli’nin arkadaşı ve türkçeye hakim Melih Cevdet, neden okunmuyor?

Okuma alışkanlığımı geliştirirken elimden geldiğince farklı yazarlara şans vermeye çalışıyorum. Paul Auster’ın 12-13 kitabını okumak mutlaka çok güzeldi, ama bitirdim artık, ruhen de doydum, okuyamıyorum. 1-2-3-4’ü güzel yazmıştır mutlaka, ama 1000 sayfa üzeri olmasaydı iyi olurdu…

Almanya’da yaşadığım süre içerisinde ‘alman yazarların kitaplarını almanca, diğer tüm yazarlarınkini türkçe okuyayım’ diye bir karar aldım. Her zaman buna uyamıyorum. Eskiden hiç dikkat etmezken, artık kimin kitapları Türkçede var, kimin yok biraz biliyorum. Ingrid Noll, Martin Suter, Patrick Modiano buradaki keşiflerim. Şimdiye kadar eserlerini keyifle okudum. Patrick Modiano türkçeye kazandırılmış eserleri olmasına, Nobel ödülü almış olmasına rağmen Türkiye’deki kitapçılarda eserleri ön plana çıkarılmıyor. Son zamanlarda en sevdiğim yazar, nasıl böyle olur aklım almıyor bazen. Tercüme edilmesini istediğim eserleri var Modiano’nun. İlave olarak Ingrid Noll’ün türkçeye tercüme edilmesi türk okurlar için en büyük dileğim. ‘Keyifle okumak’, ‘okuduklarında kendini bulmak’ gibi kavramlar var. Ben bu iki yazarda bunu yaşadım, isterim ki Türkiye’deki okurlar da bu tadı alsın.

 

 

Yaratıcılık: Avucumdaki Güneş

Yorum bırakın

Yaratıcı olmak üzerine öyle çok konuşuluyor ki, bir aşamadan sonra insanların yaratıcılıktan ne anladıklarını merak ederken ve yolumu şaşırmış hissederken buluyorum kendimi.

Hayatın her alanında yaratıcılığın olması gerekir. Olması gerekir ki, belli şeyleri farklı amaçlarla kullanabilelim. Yeni şeyler bulabilelim, üretelim, gelişelim. Bu yüzden yaratıcılık belirli kişiler için öngörülmüş bir kavram değildir. Herkesin bir yaratıcı yanı vardır. Kimi insanda daha çok açığa çıkar kiminde daha az. Sadece reklam ajanslarında çalışanlar değil, hepimiz yaratıcıyız. Sadece bazılarımız biraz tembel ve aynı sorunu aynı yöntemle çözmeyi seviyor. Ya da kendini yormamak için yıllarca aynı şeyleri yapmayı tercih ediyor.

Sık sık ‘yaratıcısın’ sözünü duyan biri olarak, artık neredeyse bu durumdan rahatsız olmaya başladım. Hayatım boyunca sıradanlıktan uzak durmaya çalıştım. Daha okul zamanında ufak tefek konularda böyleydi. Çalışmaya başladıktan sonra da daha önce denemediğim aktiviteleri denemeye çalıştım. Maksadım farklı ilgi alanları olan insanları anlamak, onların hayatlarını, sevdikleri şeyleri bir gün de olsa tecrübe etmekti. Böylece normalde hayatıma entegre edemeyeceğim sporları da, sosyal ortamları da denemiş oldum. Elimden geldiğince farklı türde yazan yazarları okumaya çalıştım. Gerçekçi Emile Zola üniversite hayatımı belirlerken, çalışmaya yeni başladığım yıllarda Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık romanıyla gerçeküstünün tadını aldım. Sonra Paul Auster’a geçtim. İş ev okul arası gidip geldiğim yoğun master döneminde ruhuma ilaç oldu sınırları belirli alanda geçen günümüz romanları, onu kalbimdeki tahta oturttum. Marcel Proust’u denedim sonra ama olmadı, ruhumu daralttı. Stefan Zweig, Albert Camus, Kafka, Berthold Brecht içimdeki karmaşayı dindirdi biraz, geleceğim için ne istediğimi düşünürken. Onları okurken bundan sonrası için tercihlerimin ne olacağına, nasıl bir hayat istediğime karar verdim. Çokça tercüme roman okuduğumu fark ettim sonra, biraz ara verip Türkçe okumak istedim. Yıllardır kitaplığımda duran, Melih Cevdet Anday’ın Raziye’si ile çiçek açtı kalbim. Ana dilimin güzelliğinin tadına vardım her satırda. Şimdi başka bir dilde romanlar okurken, hem bu kültürü daha derinden tanıyorum, hem dilde hangi kelimeleri neden kullandıklarını fark ediyorum.

Önümdeki bu büyük kitaplıkta öyle çok yaratıcı ve üretken insan var ki, birisine ‘sen yaratıcısın’ dediğimizde neyi kastettiğimizi merak ediyorum. Biz aslında sadece muhatabımız olan kişinin bize beklediğimizin dışında bir şey söylediğini, farklı olayları birbirine bağlayarak çözüm ürettiğini, alıştığımızın dışında bir düşünce akışı ile bizi şaşırttığını kastediyoruz. Problemi çözerken kullandığı gidiş yoluna puan veriyor muyuz, vermiyor muyuz henüz emin değilim. Sadece hiç bir kalıba sığmayan bir kelime ile cevap veriyoruz: ‘yaratıcı’. Bu da duruma göre bazen pozitif bazen negatif bir yanıt oluyor.

Internette şöyle ufak bir arama yapınca karşıma yaratıcı olmak isteyen insanlara şu önerilerin verildiği çıkıyor:

  • Başka kültürleri tanıyın
  • Probleme odaklanın
  • Televizyon ekranından uzaklaşın
  • Bir tutkunuz olsun: bir tutkusu olan insanlar daha disiplinli çalışıyor.
  • Sağlam notlar alın
  • Merakınızı sürekli besleyin
  • Yaratıcılık molası verin: Her gün 20 dakikalık bir mini tatil yapın (mahallede bir tur atmak,  şekerleme yapmak gibi).

Yıllardır yaratıcı olarak algılanan biri olarak sadece bunların bir hayat şeklinin parçaları olduğunu söyleyebilirim. Evde 10 ay televizyon açmadık. Kablolu televizyonu iptal ettirdiğimiz gün açmadık televizyonu bir daha, meğer devlet kanallarını izleyebiliyormuşuz böyle de. 10 ay sonra fark ettik. Sonra, eğer spora gitmediysem mutlaka bir tur yürürüm bizim mahallede, doğuştan meraklıyım, yazmayı ve okumayı severim. Okumak için vakit yaratmaya çalışırım. İşler durabilir, okumak daha önemlidir bazen. Başka kültürler zaten hayatımda, yaptığım hobi denemelerinin içinde. Evet bu şekilde tersten kontrol edince de bir yaratıcılık var. Fakat bunun ortaya daha etkin şekilde çıkabileceği, bir fayda sağlayabileceği bir ortam yok. Bu ortam Cem Yılmaz’la, Gülse Birsel’le çalışınca sağlanır mı? Bir reklam ajansında çalışınca uygulama fırsatı bulacak mı? Hayır, hiç sanmıyorum. Yaratıcılık tek başına zekadan ayrı değerlendirilen, zeka seviyemizle ilişkilendirilemeyen bir kavram. Yaratıcılığın başarı anlamında sonuçlar doğurabilmesi için de, pes etmeyen, fikirlerini tanıtıp savunabilen bir karakter gerekiyor. Aynı Cem ve Gülse gibi.

Peki biz normal vatandaşlar kendi yolumuzdan giderek, yaratıcılığımızı nasıl elle tutulur bir değer haline getiririz? Yaratıcılıkla itham edilen insanların kolay bir hayatlarının olmadığı aşikar. Madonna’nın son konuşması herkese örnek olabilir. İsteğine ulaşmak ve ulaştığı yeri korumak için katlandıkları, psikolojik olarak, bedenen yaşadığı acılar ve bugün geldiği yer…Yolu daha başlardayken zormuş, zoru görüp vazgeçebilirdi. İstediği uğrunda devam etmektense, bana göre değil sanırım diyebilirdi. Dememiş. Tüm zorluklarına rağmen devam etmiş. Bugün yüzünde hem yaşının hem yıllarca yaşadığı tutkunun izi var.

Bugün konfor alanından çıkmamak için, sürünün bir parçası olmak için çabalayan insanların dünyasında kaç kişi bu adımlara cesaret edebilir? Cesaret nereden gelir? Kendine inanmaktan mı, yoksa rakiplerinden nefret etmekten mi? Nefret de sevgi de ilerlemek için elimizde güç. Hangisini kullanacağımız, bize hayatın ne sunacağı kişisel enerjimize kalmış. Belki bir şarkı bir roman yazarız ama dinleyen olmaz. O yüzden her gün mahallede tur atmakla, yabancı memleketten bir iki arkadaş sahibi olmakla, gerçek anlamda yaratıcı olunmaz. Bana kalırsa yaratıcılığı teşvik eden şey, çözülmesi zor konuları çözmeye çalışmaktır. Kaynaklarınızın kısıtlandığı ortamda, elinizdekileri farklı şekillerde kullanmak için kafa yorduğunuzda yaratıcı çözüm bulur, yaratıcı oluruz. Bunu sonra topluma ulaştırıp ulaştıramamak da bir Network işidir. En güzel kitabı yazıp Kafka gibi çekmecede saklarsanız, neye yarar? (Bilmeyenler için, Kafka’nın ölümünden sonra yazıları arkadaşı tarafından bir yayınevine gönderilmiştir.)

Bu şartlar altında ben bir mühendis değilim icat yapacak değilim, yeni bir yazılım geliştireceğim de yok, ajanslarda çalışmayı ve inanmadığım ürünleri satmaya çalışmayı da ruhum kaldırmaz. O yüzden nasıl kullanacağımı bilemediğim yaratıcılığımı yazılarımda kullanmayı deneyeceğim. Bu durumda yazılarım avucumdaki güneş gibi. Belki yakacaklar beni, belki onların enerjisiyle bir yeti görünür olacak. Ancak bir şey ürettikten, üretebildikten sonra bana yaratıcısın diyenlere ‘evet haklısın’ diyeceğim.