kitabimdakumlarvar

Okumak zamanla sınırlı, yazmak hayal gücü ile sınırsız


Yorum bırakın

Ekmek Arası

Bu yıl yeni yazarlar tanımak istediğimi önceki yazılarımda söylemiştim. Charles Bukowski ile Anthony Borgess arasında ayrım yapamadan, hangisinin hangi özelliği öne çıkıyor bilemeden ve bu kadar okuyup da Bukowski bana bir şey ifade etmediği için, ikisinin de birer kitabını edinmiştim. Charles Bukowski’yi artık unutmam, başkası ile de karıştırmam.

Genel olarak yazar olan insanların özelliği bence yalnız olmaları ve yalnızlığı sevmeleri. Bukowski kendi gençlik yıllarını Henry Chinaski karakteri ile Ekmek Arası’nda anlatırken, yalnızlığı neden sevdiği ve yalnızlığın başkaları ile olmaktan nasıl daha tercih edilir olduğunu anlatmış. Bu yüzden bu kitapta kendimi buldum. Başka pek çok açıdan benle alakası yok. Henry Chinaski asabi, sert erkek, ergen erkek, kızları ve kadınları gözetleyen bir genç adam, ne alakası olabilir benle? Yalnızlık ve yalnız kalmayı tercih etme isteği evrensel. İnsanların niyetlerini anlayıp prim vermemek de öyle. Bu noktalarda bir baktım, Bukowski ile aynı dili konuşuyoruz, aynı enerji sınıfındayız. Ya da öyleydik kendi yaş ve zamanlarımızda.

Yalnızlığı seçmenin depresyonla ilgisi var, hayatı sevmekle, kendinden ve başkalarından memnun olmakla ve en çok da hayatı kabul etmekle ilgisi var. Yalnızlık eğer etrafındakiler rahat vermiyorsa dünyanın en güzel şeyi. Bu açıdan o kadar çok anladım ki, hatta ergen erkeklerde gördüğüm asabiliği de o kadar iyi anladım ki…Kelimeler, yazarlar, kitaplar bunun için var. Duygular bir ve evrensel, Los Angeles’ta yaşayan bir Amerikalı gencin, İstanbul’un sahil ilçelerinde yaşayan gece içen, eve gitmeyen gençlerden ne farkı var? Yüzlerce ümitsiz Amerikalı gençten biri oturmuş, yazmış, hislerini incelemiş ve kendini hep olduğu gibi kabul etmiş, fark burada.

Kitabı okurken git gel yaşadım, Bukowski iyi bir yazar mı, bu iyi bir öykü mü, okuması zevkli mi yoksa okumak için mi okuyorum diye kendi kendime sorarken. İlk başlarda 7 yaşında bir çocuğun hikayesi iken zevkli idi. Sonra baktım çok tek düze ve hayattan bıkmış gidiyor ve okumak için okuyorum dedim, zevk almıyorum. Satırlar dümdüz geçiyor gözümün önünden hiçbir his uyandırmadan bana dokunmadan. Daha sonra dedim ki Aha! Henry – Hank ben işte, işte kardeşim. İşte her şeyi protesto eden anti popülist kardeşim ve sevdim. Sonuna kadar da severek okudum. Bu anlatıma sahip, melankolik, depresif olmadan hayatı ve bezginliği anlatan Bukowski’yi, yaşadığı günden geçmişe bakıp savaşların anlamsızlığını, hayattan beklentilerin ne kadar doğru olduğunu kendi kendine düşüncelerinde tartışan adamı sevdim. Dünyaya ne için geldik, nelerle uğraşıyoruz. Herkesle bir hayat sürerken kendimiz olamıyoruz. Hep düşüncelerimde gecen, hep olmasından deli gibi kaçtığım şey bu. O da kaçmış. D.H. Lawrence’ın tüm kitaplarını okumuş. Bense daha birini bile okuyamadım.

Yeraltı edebiyatı sevenlere hitap eder Bukowski demişler neden? Bunu çözemedim. Bilen varsa buyursun, yorumlasın.