kitabimdakumlarvar

Okumak zamanla sınırlı, yazmak hayal gücü ile sınırsız


Yorum bırakın

Milena’ya Mektuplar

Kafka aşık ve hasta bir adam. Milena’ya yazdığı mektupları okuyunca tanıdım Kafka’yı. Kendini zihnen ve bedenen dış dünyaya kapatmış, hassas bir ruh ve bedenle yapacağı aktiviteler kısıtlanmış, yapabildiği şey çoğu zaman sadece yazmak. Daha doğrusu, onun yazma sıklığını görünce, ben yazmanın hayat şartlarıyla doğrudan bağlantılı olduğunu düşündüm.

İnce düşünen, sözlerin ağırlığını bilen insanlar dillerini ona göre kullanırlar. İncitmek istemezler, çokça incinirler düşüncesizliklerden. Kafka hastalığından dolayı hareket alanı kısıtlı olan, yakınındakilerle çatışma halinde olan birinin yapacağını yapmış, sevgilisine yazmış, arka arkaya, cevap beklemeden, durmadan. Mektupların sırası karışmış postada, sonra gönderilen erken gitmiş. Sorular cevaplar sırasını bulamamış bazen. Kafka içerlemiş, kızmış, az olan parasını sevdiği kadına teklif etmiş, ısrar etmiş alması için, sevmiş. Sevmiş ama kendine güvenememiş, bazen kavuşmak için ısrar etmemiş, bazen de iki saat görüşebilmek için günlerce hesap yapmış. Sevgisini ifade etmek için süslü kelimeler kullanmamış. Sabah akşam ve her gün yazmış. Cevap hep gelmiş. Kelimelerle oynamışlar karşılıklı Milena ile.

Başından sonuna akıcı, Kafka’nın ruhunun inceliğini ve yazma yeteneğini gösteren bir kitap Milena’ya Mektuplar. Bir gün yayınlanacağını düşünmeden, sürekli temize çekilmeden, Kafka’nın elinden ilk çıktığı gibi gönderilmişler. Kafka kendini nasıl ifade ediyormuş, en basit en küçük kaygılarını nasıl paylaşıyor, nasıl tartışıyormuş mektuplarda fark ediliyor. O dönemin insanlarını ve alışkanlıklarını da anlatıyor.

Kitapta Kafka Prag’da yaşıyor ve almanca yazıyor, Milena Viyana’da yaşıyor ve çekçe yazıyor. Şimdikinin tam tersi bir dil ve toplumların yerleşimi söz konusu yani. Bu ikinci dünya savaşı öncesinde halkların nasıl dağıldığını akılda kalacak şekilde aktarıyor.

Önce Prag Mezarlığı sonra Milena’ya Mektuplar’ı okuyunca ikinci dünya savaşını hazırlayan durumun gelişimini takip edebildim. Prag Mezarlığı 1890’larda bitiyordu, Milena’ya Mektuplar 1920’de yazılmış. Arada geçen 30 yılda yer altında yürütülen işler zamanla ‘normal’ ve halkın aleni yargısı olmuş.

Milena’ya Mektuplar’ı okumadan, hasta bir yazarın mektupları olduğunu düşününce kulağa kasvetli geliyor. Hele Kafka olunca yazan, hemen bir ‘bana göre değil’, ‘ben okuyamam’ yargısı işitiliyor. Gerçekteyse kitap akıcı ve hiç bir yerde takılmadan okunabiliyor. Renkli olaylar anlatmıyor, deniz kızının prense aşkı gibi değil, ‘olaylar’ yok, ama edebiyat var, insan var, yazının güzelliği var ve okunuyor. Elimden bırakmadan okudum desem yeridir. Okudum ve okurken dinlendim.

Kafka okumaya Milena’ya Mektuplar’dan başlanmasını öneriyorum. Geçmişte Dönüşüm ve Dava’yı okumuştum, ama şimdi tekrar okumak istiyorum, bu defa satır aralarını ve Kafka’nın vermek istediği mesajı daha iyi anlayacağımı düşünüyorum.

Yaratıcılık: Avucumdaki Güneş

Yorum bırakın

Yaratıcı olmak üzerine öyle çok konuşuluyor ki, bir aşamadan sonra insanların yaratıcılıktan ne anladıklarını merak ederken ve yolumu şaşırmış hissederken buluyorum kendimi.

Hayatın her alanında yaratıcılığın olması gerekir. Olması gerekir ki, belli şeyleri farklı amaçlarla kullanabilelim. Yeni şeyler bulabilelim, üretelim, gelişelim. Bu yüzden yaratıcılık belirli kişiler için öngörülmüş bir kavram değildir. Herkesin bir yaratıcı yanı vardır. Kimi insanda daha çok açığa çıkar kiminde daha az. Sadece reklam ajanslarında çalışanlar değil, hepimiz yaratıcıyız. Sadece bazılarımız biraz tembel ve aynı sorunu aynı yöntemle çözmeyi seviyor. Ya da kendini yormamak için yıllarca aynı şeyleri yapmayı tercih ediyor.

Sık sık ‘yaratıcısın’ sözünü duyan biri olarak, artık neredeyse bu durumdan rahatsız olmaya başladım. Hayatım boyunca sıradanlıktan uzak durmaya çalıştım. Daha okul zamanında ufak tefek konularda böyleydi. Çalışmaya başladıktan sonra da daha önce denemediğim aktiviteleri denemeye çalıştım. Maksadım farklı ilgi alanları olan insanları anlamak, onların hayatlarını, sevdikleri şeyleri bir gün de olsa tecrübe etmekti. Böylece normalde hayatıma entegre edemeyeceğim sporları da, sosyal ortamları da denemiş oldum. Elimden geldiğince farklı türde yazan yazarları okumaya çalıştım. Gerçekçi Emile Zola üniversite hayatımı belirlerken, çalışmaya yeni başladığım yıllarda Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık romanıyla gerçeküstünün tadını aldım. Sonra Paul Auster’a geçtim. İş ev okul arası gidip geldiğim yoğun master döneminde ruhuma ilaç oldu sınırları belirli alanda geçen günümüz romanları, onu kalbimdeki tahta oturttum. Marcel Proust’u denedim sonra ama olmadı, ruhumu daralttı. Stefan Zweig, Albert Camus, Kafka, Berthold Brecht içimdeki karmaşayı dindirdi biraz, geleceğim için ne istediğimi düşünürken. Onları okurken bundan sonrası için tercihlerimin ne olacağına, nasıl bir hayat istediğime karar verdim. Çokça tercüme roman okuduğumu fark ettim sonra, biraz ara verip Türkçe okumak istedim. Yıllardır kitaplığımda duran, Melih Cevdet Anday’ın Raziye’si ile çiçek açtı kalbim. Ana dilimin güzelliğinin tadına vardım her satırda. Şimdi başka bir dilde romanlar okurken, hem bu kültürü daha derinden tanıyorum, hem dilde hangi kelimeleri neden kullandıklarını fark ediyorum.

Önümdeki bu büyük kitaplıkta öyle çok yaratıcı ve üretken insan var ki, birisine ‘sen yaratıcısın’ dediğimizde neyi kastettiğimizi merak ediyorum. Biz aslında sadece muhatabımız olan kişinin bize beklediğimizin dışında bir şey söylediğini, farklı olayları birbirine bağlayarak çözüm ürettiğini, alıştığımızın dışında bir düşünce akışı ile bizi şaşırttığını kastediyoruz. Problemi çözerken kullandığı gidiş yoluna puan veriyor muyuz, vermiyor muyuz henüz emin değilim. Sadece hiç bir kalıba sığmayan bir kelime ile cevap veriyoruz: ‘yaratıcı’. Bu da duruma göre bazen pozitif bazen negatif bir yanıt oluyor.

Internette şöyle ufak bir arama yapınca karşıma yaratıcı olmak isteyen insanlara şu önerilerin verildiği çıkıyor:

  • Başka kültürleri tanıyın
  • Probleme odaklanın
  • Televizyon ekranından uzaklaşın
  • Bir tutkunuz olsun: bir tutkusu olan insanlar daha disiplinli çalışıyor.
  • Sağlam notlar alın
  • Merakınızı sürekli besleyin
  • Yaratıcılık molası verin: Her gün 20 dakikalık bir mini tatil yapın (mahallede bir tur atmak,  şekerleme yapmak gibi).

Yıllardır yaratıcı olarak algılanan biri olarak sadece bunların bir hayat şeklinin parçaları olduğunu söyleyebilirim. Evde 10 ay televizyon açmadık. Kablolu televizyonu iptal ettirdiğimiz gün açmadık televizyonu bir daha, meğer devlet kanallarını izleyebiliyormuşuz böyle de. 10 ay sonra fark ettik. Sonra, eğer spora gitmediysem mutlaka bir tur yürürüm bizim mahallede, doğuştan meraklıyım, yazmayı ve okumayı severim. Okumak için vakit yaratmaya çalışırım. İşler durabilir, okumak daha önemlidir bazen. Başka kültürler zaten hayatımda, yaptığım hobi denemelerinin içinde. Evet bu şekilde tersten kontrol edince de bir yaratıcılık var. Fakat bunun ortaya daha etkin şekilde çıkabileceği, bir fayda sağlayabileceği bir ortam yok. Bu ortam Cem Yılmaz’la, Gülse Birsel’le çalışınca sağlanır mı? Bir reklam ajansında çalışınca uygulama fırsatı bulacak mı? Hayır, hiç sanmıyorum. Yaratıcılık tek başına zekadan ayrı değerlendirilen, zeka seviyemizle ilişkilendirilemeyen bir kavram. Yaratıcılığın başarı anlamında sonuçlar doğurabilmesi için de, pes etmeyen, fikirlerini tanıtıp savunabilen bir karakter gerekiyor. Aynı Cem ve Gülse gibi.

Peki biz normal vatandaşlar kendi yolumuzdan giderek, yaratıcılığımızı nasıl elle tutulur bir değer haline getiririz? Yaratıcılıkla itham edilen insanların kolay bir hayatlarının olmadığı aşikar. Madonna’nın son konuşması herkese örnek olabilir. İsteğine ulaşmak ve ulaştığı yeri korumak için katlandıkları, psikolojik olarak, bedenen yaşadığı acılar ve bugün geldiği yer…Yolu daha başlardayken zormuş, zoru görüp vazgeçebilirdi. İstediği uğrunda devam etmektense, bana göre değil sanırım diyebilirdi. Dememiş. Tüm zorluklarına rağmen devam etmiş. Bugün yüzünde hem yaşının hem yıllarca yaşadığı tutkunun izi var.

Bugün konfor alanından çıkmamak için, sürünün bir parçası olmak için çabalayan insanların dünyasında kaç kişi bu adımlara cesaret edebilir? Cesaret nereden gelir? Kendine inanmaktan mı, yoksa rakiplerinden nefret etmekten mi? Nefret de sevgi de ilerlemek için elimizde güç. Hangisini kullanacağımız, bize hayatın ne sunacağı kişisel enerjimize kalmış. Belki bir şarkı bir roman yazarız ama dinleyen olmaz. O yüzden her gün mahallede tur atmakla, yabancı memleketten bir iki arkadaş sahibi olmakla, gerçek anlamda yaratıcı olunmaz. Bana kalırsa yaratıcılığı teşvik eden şey, çözülmesi zor konuları çözmeye çalışmaktır. Kaynaklarınızın kısıtlandığı ortamda, elinizdekileri farklı şekillerde kullanmak için kafa yorduğunuzda yaratıcı çözüm bulur, yaratıcı oluruz. Bunu sonra topluma ulaştırıp ulaştıramamak da bir Network işidir. En güzel kitabı yazıp Kafka gibi çekmecede saklarsanız, neye yarar? (Bilmeyenler için, Kafka’nın ölümünden sonra yazıları arkadaşı tarafından bir yayınevine gönderilmiştir.)

Bu şartlar altında ben bir mühendis değilim icat yapacak değilim, yeni bir yazılım geliştireceğim de yok, ajanslarda çalışmayı ve inanmadığım ürünleri satmaya çalışmayı da ruhum kaldırmaz. O yüzden nasıl kullanacağımı bilemediğim yaratıcılığımı yazılarımda kullanmayı deneyeceğim. Bu durumda yazılarım avucumdaki güneş gibi. Belki yakacaklar beni, belki onların enerjisiyle bir yeti görünür olacak. Ancak bir şey ürettikten, üretebildikten sonra bana yaratıcısın diyenlere ‘evet haklısın’ diyeceğim.