kitabimdakumlarvar

Okumak zamanla sınırlı, yazmak hayal gücü ile sınırsız


Yorum bırakın

Delirmemek elde değil

Stefan Zweig, alman olmayan bir ‘almanca konuşan’. Viyana doğumlu bir Avusturyalı.  Ülkesini çok seven, orada yapılan ve yaşananlardan utanan, almanlara doğal olarak karşı olan bir aydın. İkinci Dünya Savaşı başlamadan önce, toplumdaki değişikliklerden rahatsız olup önce Birleşmiş Milletler’e, oradan da Brezilya’ya göç etmiş bir Yahudi. Bugün beyin göçü toplayan Almanya’da o zamanlar Zweig’ın değerleri kabul görmüyor. Nitelikli bir yahudi olması kötü ve çok tehlikeli. Savaş başlamadan önceki dönemde toplumdaki değişikliklerden etkilenen Zweig kendisine yönelik direkt bir saldırıya mağruz kalmadan çok önce ayrılıyor Avrupadan, fakat gittiği yerde benlik savaşı vermeye devam ediyor. Çünkü olanları kabul edemiyor. Sevdiği ülkesinden, vatanım dediği yerden savaş süresince gelen haberlerle kahroluyor, en nihayetinde dünyanın gidişatından dolayı yaşadığı umutsuzluktan dolayı savaşın bittiğini görmeden sevgilisi ile birlikte intihar ediyor.

Satranç, Zweig’ın en bilinen eseri. Edebiyata dair paylaşım yapan sosyal medya hesaplarında da en çok fotoğrafı paylaşılan kitaplardan biri. Bu yüzden çoğu zaman Zweig’ı tanımayanlar da Satranç’ı duymuş olabiliyorlar. Bu kitabı bu kadar ünlü yapan ise yazarın yaratıcılığı. Yoksa ikinci dünya savaşını anlatan çok kitap var. Okurken yine dili doğru konuşan olunca edebiyatın ne kadar tatmin edici olduğu fark ediliyor. Zweig da zaten dünya edebiyatına kazandırdığı eserleri ile hiç bir zaman yeterlilik bakımından sorgulanmıyor. Saygınlığı yıllar geçse de değişmiyor.

Satranç’ta Zweig savaşın deli saçmalığını, insanları delirten durumlarını anlatmak için güzel bir senaryo kurmuş. Aslında pek nitelikli olmayan, düşünsel becerileri gelişmemiş bir köylü, oyunun stratejilerini iyi öğrendiği için dünya satranç şampiyonu olmuş, namı almış yürümüş. Kaba, konuşmasını bilmeyen adam satranç tutkunlarını peşinden koşturur hale gelmiş. Bu adamın kimi simgelediğini çok düşünmeye gerek yok. Hitler akla geliyor hemen. Hikayede uzun yol yapan bir gemide dünya satranç şampiyonu ile ‘ya kazanırsam’ umuduyla, ne pahasına olursa olsun bir el oynamak isteyip, yenilmeye razı gelemeyen zenginler bir araya geliyorlar ve hep kaybediyorlar. Bir süre sonra satranç tutkunları arasında aniden beliren yaşlı bir adam, oyunculara önerdiği hamlelerle dünya şampiyonunu zorlamaya başlıyor. Oyunlar daha uzun sürüyor, hatta Satranç şampiyonunun kaybettiği de oluyor. Satranç’ı esas ‘yaratıcı’ yapan mevzu ise yaşlı adamın satranç oyunu ile olan hikayesi. O’nun yıllar önce gestapolar tarafından ‘nitelikli’ ve ‘çok tehlikeli’ bir esir olarak boş bir odaya aylarca kapatılarak toplumdan tecrit edilmesi, burada kendi kendine satranç oynarken en nihayetinde delirmesi… Bu delirme işte o dönemdeki aydınların köşeye sıkışmışlıkları, çıkmazda oluşları, ellerinden hiçbirşeyin gelmemesi ve en nihayetinde dışarıdan bir desteğe ihtiyaç duymalarını anlatıyor. Zweig savaşın bittiğini görememiş ama aslında ‘dışarıdan biri DUR! demeden’ oyunun bitmeyeceğini öngörebilmiş. Bu yüzden Zweig’da bir aydın öngörüsü, başkalarının acılarından üzüntü duyan hassas bir ruh bulunduğunu ve içinde bulunduğu şartları ince bir zeka, güzel bir dille anlatma yeteneği taşıdığını görmemek mümkün değil. Satırlar sadece anlatılan hikaye ile değil, cümlelerin akışı ile de büyülüyor. Yıllar süren savaş, insanların çektiği acı hepi topu 80 ila 100 sayfa kadar süren bir hikayede anlatılıyor. Kitap bittiğinde ne eksik ne fazla denebiliyor, sadece yüreğe bir tutam Stefan Zweig hayranlığı düşüyor.

Eğer Zweig intihar etmeseydi, savaşın bitişini görüp, Yahudilerin tüm güçleri ile almanları utandırmak, kendilerini dünyaya kabul ettirmek için kitaplar yazdıkları, filmler çektikleri bir dönemde yaşasaydı o zaman yorumum bambaşka olurdu. Kıyaslayacak olursak, Anne Frank’ın hatıra defteri de savaş sonrasında savaşı anlamak, insanların hislerini geriden takip edebilmek için bir kaynak ve değerli. Ancak kitabın ne kadar ticari değerlendirildiğini [Amsterdam’da müzeye çevirilen ev, film ve bugüne kadar pek çok dile çevrilip binlerce baskısı yapılan kitap], yahudi sempatisi yaratmak, duygu sömürüsü yapmak maksatlı kullanıldığını görünce asla okuyasım gelmiyor. Bizim gibi olaya dışarıdan bakanlar için ikinci dünya savaşındaki akıl bulanıklığını anlamak maksadıyla okunacak en kullanışlı kitaplardan biri olarak değerlendiriyorum Satranç’ı. Okurken edebiyatın, güzel konuşulan dilin, parlak zekanın verdiği zevkin yanı sıra, olayları belli bir maksat gütmeksizin, dönemi kendi bakış açısından yansıtmak için yazdığını hissetmek mümkün. Genel olarak bakıldığında psikolojik kitapları ile, bireysel olarak tanımadığımız, konuşmadan bilemeyeceğimiz, bazen de hissedip nereden geldiğini bilemediğimiz duygulara dolaylı açıdan ayna tutmayı başaran bir yazar Zweig. Bu nedenle de edebiyatçılar arasında haklı bir yere sahip.


Yorum bırakın

Im Cafe der verlorenen Jugend/ Kayıp Gençliğin Cafe’sinde

‘Manchmal erinnern wir uns gewisse Episoden in unserem Leben und brauchen Beweise, um ganz sicher zu sePain, dass wir nicht geträumt haben.’
‘Bazen hayatımızın belirli dönemlerini hatırlarız ve ispata ihtiyaç duyarız, rüya görmediğimizden tam olarak emin olmak için.’

Patrick Modiano’nun 2007 yılında yayımlanan eseri bu yıl başında kitapçıda karşıma çıktı. Rafların arasında dolaşırken gözüme rafa yapıştırılan ‘nobel ödüllü’ notu çarptı. Kitapçının arka tarafında, çok satanlardan oldukça uzak bir yere yerleştirilmişti Modiano’nun eserleri. Türkiye’de kitapçılarda depoda duruyormuş Modiano’nun eserleri, çok çok az satıyormuş çünkü, Nobel Ödülü alınca yeniden raflarda yerlerini bulmuşlar.

Ben, 2014 nobel ödülleri açıklandığı zaman araştırmak üzere adını not almıştım ama unutmuşum. Ancak kitabı aldıktan sonra yazarı araştırınca hatırladım, ödül aldığı zaman ‘bu kim?’ dediğimi. Tahminciler kazanma şansını 9/1 açıklamışlardı ve kazanınca genel olarak bir ‘Patrick Modiano da kim?’ etkisi oluşmuştu.

Patrick Modiano ikinci dünya savaşının sona erdiği yıl Paris’te dünyaya gelmiş. 30’un üzerinde kitabı yayınlanmış İtalyan yahudisi bir yazar. Eserleri melankolik, şiirsel ve akıcı olarak değerlendiriliyor. Fransa’da çok sayıda ödül almış yazarın, Türkiye’de göz önünde olamaması sanırım küçük bir pazarlama sorunu. Sorun öyle ki, Wikipedia’da Türkçe olarak Patrick Modiano tanıtımı bulunmuyor. Ancak Nobel Ödülünü aldıktan sonra yazılan blog yazılarından ve Can Yayınları ile yapılan röportajdan bilgi edinebiliyorsunuz.

‘Kayıp Gençliğin Cafesi’nde’yi alırken hevesliydim, araştırmalar sonrasında okunmadığını öğrenince ise beğeneceğimden şüphelendim. Fakat son zamanlarda en rahat okuduğum, akıcı ve sonuna kadar merak ettiğim bir kitap oldu. Paris’teki bohem hayatı biraz hissettim ve hiç sıkılmadım. Farklı kişilerin ağzından Cafe Conde’de takılan gençlerin bir dönemini, parasızlık ile beraberindeki stressizliği anlatıyor ve olayı Louki üzerinde kilitliyor yazar. İçinde hep bir melankoliyi, tutkuyu, merakı barındıran kesitler birbirine ustalıkla örülmüş. Farklı kişiler tarafından anlatılan hikayeler ve kişiler daha sonra yeniden karşımıza çıkıyor, olaylar birbirini kopmadan tamamlıyor.

Bana öğrencilik yıllarımı, cafelerde geçirdiğimiz zamanları, İstanbul’da aynı sokakları bıkmadan usanmadan arşınlayışımızı hatırlatan bu roman pazar günümü güzelleştirdi. Henüz okumayanların bir solukta okuyacakları kanaatindeyim. Kitabın son sayfalarındaki şu sözde ise kendimi buldum:  ‘Bazen hayatımızın belirli dönemlerini hatırlarız ve ispata ihtiyaç duyarız, rüya görmediğimizden tam olarak emin olmak için.’

Bahsettiğim tanıtım sorunundan dolayı olsa gerek, romanın maalesef henüz Türkçe tercümesi bulunmuyor. Modiano’nun Türkçeye kazandırılan eserleri, Can, Varlık ve Tudem Yayınları tarafından basılmış.