kitabimdakumlarvar

Okumak zamanla sınırlı, yazmak hayal gücü ile sınırsız


Yorum bırakın

Karanlığın Yüreği

Okuyacağımız, ufkumuzu açacak, hayat yolumuzu belirleyecek kitaplara nasıl ulaşıyoruz?

Joseph Conrad adını Yunanca hocamdan duydum. Kendisi Selanik’ten Yoseph Conrad kitaplarını yunanca olarak sipariş ettiği için ilgimi çekti, ben de Türkçelerini kendime İstanbul’dan aldım.

Karanlığın Yüreği çok kalın değil…yani 132 sayfa. Başlamam ve bitirmem arasındaki süre 24 saati bulmadı bile. Hiç tanımadığım yazar meğer George Orwell’in ve daha başka önemli yazarların kendisinden esinlendiği biriymiş…Bu kadar bilinmiş bir yazar nasıl olur da bu kadar geç ve bu kadar dolaylı bir yoldan karşıma çıkar?

Sömürgecilik, İngiliz kolonileri, yapılanların doğruluğu, yanlışlığı hiç benim meselem değil. Ben kendi memleketimin Avrupa karşıtı söylemlerine alışığım, kendi beyaz yakalılarımın ne kadar kör olduğunu görüp onları eleştirmeye alışığım.

Joseph Conrad 1924’te ölmüş. 1899’da Karanlığın Yüreği ilk kez yayımlanmış. Türkçeye (emin olmamakla birlikte) 2008’de çevrilmiş.

Benim hep eleştirdiğim şeyleri, kendim yaşaya yaşaya, yoğrula yoğrula doğruluğunu gördüğüm şeyleri Conrad 120 yıl önce söylemiş. Demek ki batı hep aynı, insanlar hep aynı.

Kitabın kahramanı Londra’dan bir buharlı gemi kaptanı olarak yola çıkıp Kongo’ya gidiyor. Kelimenin tam anlamıyla hayat ve ölüm arasında gidip geliyor. Fildişi tüccarları ile yamyamlarla uğraşıyor. Kongo’da insanların kafataslarını direklere asan adam için Londra’da methiyeler dökülüşünü çok ama çok güzel anlatıyor. Hayatını kurtarıp Lonra’ya döndükten sonra şunu söylüyor: ‘Kendimi tekrar birbirlerinden para aşırmak için, namı kötüye çıkmış yemeklerden gövdeye indirmek için, sağlığa zararlı biraları yutmak için, ehemmiyetsiz ve sersemce rüyalarını görmek için sokaklarda telaşla koşuşturan insanlara sinirleneceğim mezarsı şehirde buldum. Düşüncelerime tecavüz ediyorlardı.’ Adam bunu 1899 yazmış…Londra’da hala İngilizler yaşarken, nüfus patlamamış, her yerde fastfood ve cahil turist yokken. 

Kaç kişi romanları hissederek, yaşayarak okuyor ve söyleneni anlıyor? Ben eğer bu kitabı 2010’da okumuş olsam fikrim çok başka olurdu. Okur, güzel yazmış derdim. Ama anlatılan hikaye güzel yazmanın çok ötesinde, hayat tecrübesi ile ilgili, insanlıkla ilgili. Edebi ifadeler için, söylediklerini süslemek için uğraşmamış. Anlatılanın kendisi çok ama çok canlı. Gerçeği sadeleştirdiğini bile düşündürüyor. Çok uzun olmayan romanda sömürgeciliğin, insan dışılığın ne olduğu resmediliyor. Öyle ki sonunda içimde Osmanlı sömürgeciliğe hiç bulaşmadığı için bir memnuniyet doğdu diyebilirim. İvo Andriç ve bazı doğu Avrupa yazarlarını okumak lazım Osmanlının yaptıklarını hikayelerle öğrenmek için.

Kitapla ilgili daha detaylı bilgi isteyenlere bir kolaylık: Karanlığın Yüreği