Koşucular

2020. 2018’de yazılmış, günümüz insanının yaşamını, dünya kaynaklarının tüketimini ve ölümünü anlatan bir kitap Koşucular. Bir şimdiki zaman ‘hikayesi’ değil, ‘romanı’ değil. Şimdideyiz hepimiz. Profesör, ev hanımı, dünyaca ünlenmiş kişilerin yaptıkları hepsi birlikte bizi bir yere getirdi. Bugüne. Yiyoruz, içiyoruz, seyahat ediyoruz. Sürekli bir yerden bir yere gidiyoruz. Bu ister bir şehirde bir metro hattından diğerine geçmek, isterse İzlanda’nın kuş uçmaz kervan geçmez yerlerinde macera arayışıyla yollara düşmek olsun. Yaşamak istiyoruz, hayatta kalmak, bu dünyaya kazık çakmak, öldükten sonra da var olmak istiyoruz. Dünyanın kaynaklarını tüketiyoruz. Koşuyoruz fakat bir yere varmıyoruz. Arayış içindeyiz. Hayat koşullarımız, dünyanın farklı yerlerinde kendimize kurduğumuz birbiriyle aynı hayatlar aynı sorunlar bir kişinin hikayesi değil. Biz evrenle, doğayla biriz. Birbirimize ve doğaya yaptıklarımızın karşılığını alıyoruz. O yüzden kendi başına bir formu var Koşucular’ın ve ne bir romana ne de bir hikayeye uyuyor.

Kitabın adı almanca Unrast – huzursuzluk, ingilizce Flights – Kaçış ve türkçe Koşucular. Kitabın sonuna kadar adının sebebini ve birbirinden farklı hikayelerin nereye varacağını tahmin edemedim. Kaldı ki yazar hikayelerin birinde açıkça, ‘size bu kitabın sonunda nereye varacağımı söylesem asla inanmazsınız’ sözüyle okuyucuya da hitap ediyor. Birbirinden farklı kısa, uzun, nerden başladığı nereye varacağı çoğu zaman belli olmayan metinlerde yoldaki insanların durumu anlatılıyor. Havaalanında gördüğümüz insanlar, metrodakiler, tatildekiler. Hepimiz yolda, seyahatte tüketiyoruz. Dünyanın bize sunduğu temiz havayı, suyu kendi zevkimiz için bencilce tüketiyoruz ve hayatta kalmak, hayattan daha çok keyif almak istiyoruz. Tüketim toplumu olduğumuzu, günümüzün problemini anlatmış, ancak kitabın sonuna kadar yaptığımızdan memnun olacağımız şekilde. Hikayelerinin bazıları geçmişte olup bitmiş olaylar olsa da, o hikayenin orada bitmediğini tekrar konuyu bugünkü uygulamalara getirerek aktarmış. Bilerek ve isteyerek olayların tarihi sırası karmaşık verilmiş, bazı konular hatalı yazılmış. Wikipedia, cep telefonları, Google hizmetleri, otel odaları, havaalanında sunulan hizmetler ve havaalanlarının yeni yaşam alanı, şehir içindeki küçük şehir oluşu, günümüz insanının cahilliği ve boşluğu kimi olayların bilerek yanlış aktarılmasıyla iletilmiş. Philip Verheren, Angelo Soliman, Atatürk, Chopin kitapta ismi geçen tarihe adı yazılmış kişiler. Doğrular yanlışlar, yaşama mücadelesi, hayatı kaçırmama derdi birbirine geçiyor ve günümüz insanının kafa karışıklığı da aktarılıyor. Koşuyoruz ancak hedefsiz ve nereye varacağımızı bilmeden tüketiyoruz. Google’dan bize arkadaş olmasını bekliyoruz. İnternetimiz çekmediği anda hayati tehlikeye düşebiliyoruz. İşte o yüzden kitabın almanca ve İngilizce adı da Türkçe adı kadar kitabın vermek istediği mesajı doğru olarak aktarıyor.

Ben yazarın kurduğu karmaşık anlatım içinde onun yazma ve cümle kurma yeteneğini zaman zaman eksik görsem de, sonunda bunun da kasti olduğunu düşünüyorum. Bu zamanda kim doğru konuşuyor ve doğru yazıyor ki? Kim araştırıp bilerek konuşuyor ki? Yarım duyduğumuz fikirleri doğru olarak satıyoruz çevremize. Yazarın Atatürk hakkında yazdığı hikayenin de bu anlayışı ifade etmek için bilinçli olarak hatalı aktarıldığını düşünüyorum. Kendisi de kitabın arkasındaki sözünde ‘Hatalarımı yineliyorum ve bunun gerekli olduğunu düşünüyorum’ diyor. Çünkü diğer hikayelerde de küçük hatalar yapıyor, çünkü hiçbirimiz araştırmıyoruz. Araştırmadan okuduğumuza, duyduğumuza inandığımızı aktarmak için çok iyi bir yöntem seçmiş.

Olga Tokarcyuk günümüz insanını anlayan ve aktaran Polonyalı bir yazar. Polonya kökenli bir alman arkadaşımın söylediğine göre, aktardıkları Polonyalıların kolay kabul edeceği şeyler değil. Kaldı ki, basında da Olga Tokarczuk’un Polonya’da sevilmediğini okuyabiliriz. Aslında sadece günümüze dini ve fiziki açıdan eleştirel yaklaşan biri ve eleştirilerinde haklı olduğunu söylenebilir. Ayrıca nobel ödülünü almasında çevreci yaklaşımının, plastik kullanımını konu etmiş olmasının ve kitap boyunca devamını getirdiği konulardan biri olan ‘plastinasyon’ işleminin etkili olduğunu düşünüyorum. Sonsuzluğa ulaşmak için geleneksel mumyalama işlemleri yerine ‘plastinasyon’ daha garantili bir işlem ve buradan yola çıkıp günlük hayatta kullandığımız plastiklerin doğada kaybolmadığına yönelik de bir çıkarım yapmak mümkün. İsveçli nobel komitesinin haklı, doğru ve stratejik bir kararı olduğunu düşünüyorum. Artık daha çok Olga Tokarczuk kitabı basılacak ve okunacak. Toplum tüketilen plastik, salgılanmasına sebep olulan karbon gazı ve hayvanlara yapılan haksız muamele konusunda algısını geliştirecek.

Benim için üzücü olan, şimdiye kadar Koşucular hakkında okuduğum kitap incelemelerinin çok yüzeysel olması. Yazarın verdiği mesajın kitap incelemesi yazanlar tarafından tam olarak anlaşılmadığı kanaatindeyim. Kitabı eline alıp A, B, C kişilerinden bahsedilmiş, kısa hikayeler anlatılmış, 362 sayfa, 2018’de yazılmış demek, aynen yazarın eleştirdiği türden bir tüketici olmak benim gözümde.

Yarasaların Şarkısı

Son zamanlarda okuduğum en güncel ve en sıradışı kitap Yarasaların Şarkısı.

Hikaye Polonya’nın Wroclaw şehrinin bir dağ kenarı yerleşkesinde geçiyor. Burada yaşayan çoğu kişi kış döneminde şehre giderken kışı platoda geçirenlerin hayvanlara ettikleri zulüm ve hayvanlara acı çektirenlerin ölümleri cinayet romanını oluşturuyor.

Tokarczuk’un yarattığı karakter yavaş hareket eden, çevresi tarafından tuhaf ya da deli olarak anılan yaşlı bir teyze olduğu için, kışın üzerinize bir battaniye, elinize sıcak bir çay veya süt alarak okuyacağınız tatlılıkta akıyor hikaye. Kim doğada vakit geçirmeyi, insanların arasından çekilip biraz kendi başına vakit geçirmeyi istiyorsa, bu kitap onlar için ideal.

Hayatta hayvanseverlerin biraz hafife alındığını, vejetaryenlerin ciddiye alınmadığını ve savundukları şeylerin zaman zaman aptalca bulunduğunu defalarca gördüm. Hayatını doğru yaşamak isteyen titiz dikkatli ve kuralcı kişilerin, emeklilerin ciddiye alınmadığına da defalarca şahit oldum. Bu kitapta Olga Tokarczuk sosyal hayatımızdaki bu davranışları çok tatlı bir dille resmediyor.

Yazar insanların kendileri dışındaki canlılara hak ettikleri değeri vermediklerini, çevreye saygısız davrandıklarını hayvan haklarını ihlal ettiklerini vicdana hitap edecek, gelecek için daha fazla sorumluluk almayı ve yapılan yanlışların düzeltilmesi için dikkat çekecek şekilde anlatıyor.

Romandaki ana karakter yaşadığı şeyleri astrolojiye bağlıyor, yıldızların konumlarına göre insanların kaderini okuyor. İnandığı şeyi sonuna kadar savunup arkasında duruyor. Ciddiye alınmadığı zaman kızıp, intikamını alıyor. Özellikle ilk başlarda yaşlı kadının bazı davranışlarını okurken içimden beni anlattığını düşündüm. Benim konuşmalarım, yorumlarım, insanlar hakkındaki fikirlerim yazılmış dedim, ama zamanla kadının kendi halinde bir kişi olmaktan çıktığını ve haklı olarak deli diye anılmasına sebep olan davranışlarını ona söylenenler üzerinden gördüm. Bir yandan bu karakter benim aynam oldu. Her defasında astroloji ile ilgili yorumlar yaptığımda etrafımdakilerin neden ciddiye almadığını da anladım. Bazen bir şeyi anlamak için başkasının üzerinden olayı gözlemlemek gerekiyor.

Kitapta Olga Tokarczuk’un ana karakter üzerinden zaman zaman kendisini, kendi savunduğu fikirleri anlattığını düşündüm. Fakat sonra karakterin aykırı davranışları ve başkaları tarafından eleştirildiği konular makul ve sıradışı davranışlar arasında çizgiyi çekti.

Roman benim için Polonya’daki bir dağ köyüne seyahatti. Konu edilen köyün çek sınırında olması, sınırda yaşayan insanların öte tarafı biraz daha insancıl, daha yaşanılabilir görmesi ve oraya özenmesi anlaşılır geldi. Dünyanın hemen her yerinde sınır yerleşkelerinde hayatın akışının benzer hayallerle dolu olduğunu düşünüyorum.

Bugüne kadar okuduğum ilk Polonyalı yazar Tokarczuk. Onun sayesinde Polonyalıların günlük hayatına, adlarına, ifadelerine biraz yakınlaşma şansım oldu. Kitabı yazar ve eserleri hakkında bilgim olmadan, konusuna göre seçmiştim, Tokarczuk’un neden Nobel ödülü kazandığını kendim görmek isteyerek. Yarasaların Şarkısı Tokarczuk’un en popüler ve Nobel ödülü almasına vesile olan kitabı değil, muhtemelen bu sebepten henüz Türkçeye tercüme edilmemiş. Ben almanca tercümesinden zevk alarak okudum ve on gün içinde bitirdim. Bundan sonra Koşucular ve Gündüzün Evi Gecenin Evi kitaplarını okuyacağım.