kitabimdakumlarvar

Okumak zamanla sınırlı, yazmak hayal gücü ile sınırsız


Yorum bırakın

Bereket Denizi

Bereket Denizi için Mişima, ‘Bu kitaplara yaşamla ve bu dünya ile ilgili hissettiğim ve düşündüğüm herşeyi yansıttım’ demiş. Kendisi de kitaplar tamamlandıktan bir süre sonra halkın gözü önünde ölümünü gerçekleştirmiş. Japonya’yı tanımak, Japonları anlayabilmek için Japoncadan Türkçeye tercüme edilen eserleri araştırdığım esnada Mişima’nın bu tutumu kitapları alma kararımda etkili oldu. Ancak acı çeken bir yazardan gerçek Japonya’yı okuyabileceğimi düşündüm. Japonların neden basit olaylar karşısında intiharı tercih ettiklerini bir başkası daha iyi anlatamazdı, doğruymuş.

Mişima hikayesine Meiji döneminin son zamanlarından başlıyor, dünya savaşları ve sanayileşme sürecinde ülkenin yaşadığı değişiklikleri bireylerin yaşam tarzlarındaki farklılaşma üzerinden anlatıyor. Dünyayı kendi açısından gösterip ölümün bir aklanma, bir kurtuluş ve bir yeniden başlangıç anlamına geldiğini okura iliklerine kadar hissettiriyor.  Hikayeye başından sonuna bakıldığında  Mişima’nın batı etkisine giren Japonya’nın kirlenmişliğinden neden nefret ettiği, neden hayatına son verecek kadar dünyaya öfke duyduğunu anlamak mümkün oluyor. Olayların işlenişi, karakterlerin seçimi, ana karakterin dört kitaba da hakim olan dünya görüşü, bu dünyada yaşayıp kendisini yaşama ait hissetmeyişi Mişima’nın tükenmişliğini ve intiharını açıklıyor.

Ana karakter Honda üzerinden, dünyadaki gelişmeleri izleyip, hayattaki dünyevi hislerin, öfkelerin, tutkuların yanından teğet geçip gidişine şahit olan soğuk kanlı bir avukatın yetişme, gelişme, olgunluk ve yaşlılık dönemindeki olaylar aktarılıyor. Hikaye olaylara dahil olamayan, insani duygulara, dürtülere kendini yabancı hisseden, tutkuyla yaşayamadığı için hayıflanan Honda’nın kendini aklı selim bulmasıyla, yaşamını anlamsız bulması arasında gidip geldiği bir çizgide seyrediyor. Zaman geçtikçe yeniden doğan bir ruhu takip etmek Honda için bir tutku oluyor.

Bahar Karları’nda imparatorluk zamanında Kiyoaki’nin güzelliğini, Japon geleneklerini, özeni, inceliği okumak bu içine kapalı ada ülkesine karşı merak uyandırıyor. Olayların geçtiği yerler insanların yaşam tarzlarına, sosyal sınıflar arasındaki farklara dair fikir veriyor. Henüz kendini bulmaya çalışan Honda’nın kendine yönelik ilk hükümleri başlıyor.

Kaçak Atlar’da Kiyoaki’nin İsao İinuma olarak yeniden doğmuş olma ihtimali ve İsao’nun ölüm tutkusu Honda’yı meşgul ediyor. Japonların geleneksel intihar ve öldürme teknikleri detaylı aktarılıyor. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki süreçte başlayan değişim ile bu değişime karşı direnme isteği ve ölüme olan sevgi, hatta saygı bu kitapta ortaya çıkmaya başlıyor.

Şafak Tapınağı’nda bu kez Honda, Isao’nun Tayland’lı bir prensesin bedeninde dünyaya geldiği fikrine kapılıyor. İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasını kapsayan bir zaman diliminde ruh göçü ile sadece Japonya’da değil, Japonya’dan Tayland ve Hindistan’a uzanan bir güzergahta reenkarnasyonun gerçek olma ihtimali üzerinde durup, Budizm ve Şinto dinlerinin olaya bakışlarını aktarıyor. Savaş dönemi olmasının etkisi ile yine yavaş yavaş ölümü anlatıyor, övüyor. Bunca ölüm konuşulmasına rağmen rahatsız edici olmuyor okumak. Bu kitap reenkarnasyonu anlayabileceğimiz dilde, Budistlerin bakış açısı ile anlatıyor. Ölüm ancak bu kadar doğal, kabul gören, beklenen, istenen bir olgu olarak anlatılabilirdi.

Meleğin Çürüyüşü’nde artık üç kitaptan sonra ne gelecek diye beklerken, şimdiye kadarki olayların bir tekrara düşeceğini düşünürken, tam tersine ince ince işlenmiş duygular, olgunlaşmış bir öfke hissediliyor. Yaşlı kurt Honda, artık yılların verdiği görmüş geçirmişlikle yaşıyor hayatını, yaşının verdiği özgüvenle alıyor kararlarını. 1960’lı yıllarda artık Bahar Karları’nda anlatılan Japonya ile sanayi ülkesi olan Japonya’nın farkı açıkça ortaya çıkıyor. Bu kitapta derinlere inip, yaşanan yozlaşmayı kahramanların hislerini ve yaşam tarzlarını öyle anlatıyor ki, artık Mişima’nın kendini nasıl hissettiği elle tutulacak kadar görünür hale geliyor. Cümlelerin işlenişi, kahramanların zekalarını kullanışları ve hayata dair düşünceleri, saf kötülükleri, o eski rüya ülke kavramının kalmadığını ispatlar  nitelikte oluyor. Bu kitabın bir ustalık işi olduğunu ve uzun zaman bu tadda bir anlatıma rastlayabileceğimi sanmıyorum. Akıcı, nefret dolu fakat sonun yaklaşmasından duyulan huzurun hissedildiği bir kitap Meleğin Çürüyüşü. Çevirmen Püren Özgören, Mişima’nın karmaşık hislerini ustalıkla tercüme etmiş diyebilirim. Okurken hiçbir yerde cümle akışından dolayı takılma yaşanmıyor ve rahatlıkla okunuyor eserler. Mişima’nın buhranlı ve bize yabancı tutkularla kavrulduğunu göz önünde bulundurarak çeviriye tam puan veriyorum.

Bereket Denizi’nde anlatılanlar Japon tarihini ve kültürünü tanımayanlara 80 yıllık bir özet sunuyor. Sarayın toplum hayatını yönlendirdiği, toplumsal sınıfların bulunduğu ve sınıflar arası farkların hissedildiği bir Japonya’da değerler korunurken, zamanla demokratikleşen, Amerikan etkisine giren Japonya’nın nasıl kendi değerlerini yok ettiği aşama aşama hissediliyor. Dünyadaki ‘doğru’ kavramının batı tarafından belirlenmesine, kültürlerin asimile edilmesine duyulan tepki Mişima ile anlaşılır ve hak verilir bir hal alıyor.

Türkiye’de çok satanlar raflarında bulunmayan, aranmadan görülmeyen bu seriyi kesinlikle tavsiye ederim. Siyasi olayların yönetilmesi ve toplumun asimile edilmesi konularında kendi ülkemizle çok fazla benzerlik buldum. Güncel olarak yaşadığımız sorunlara uzaktan bakmak ancak başka ülkeler üzerindeki politikaları inceleyerek mümkün olacak. Doğunun zenginliği ve gelişimi ile ilgilenmek olaylara bakışınızı etkileyecek. Batıdan uzaklaşmanın çok da kötü olmayabileceğini hissedeceksiniz.

İlgilenenlerin kitapları sırasıyla okumasını tavsiye ederim.

 


Yorum bırakın

Kalabalık Hayat

Gece otel odasından dışarı bakıyorum. Manzara karşısında pek bir şey söyleyemiyorum. Düşüncelere dalıyorum.

Dünyanın en güzel şehri değil karşımdaki, beni etkileyen nesnel güzellik değil, başka bir şey.

Merkezi kalabalık, yer altı metrosu tıklım tıklım, yön duygusunu kaybettiren bir metropol Osaka. Kuzeyinde ağırlıklı olarak alış veriş merkezleri, doğu tarafında yeme içme merkezleri, güneye doğru inildikçe lüks otomobil markalarının, çok daha ferah ve geniş sokakların olduğu bir şehir. Sabaha kadar ışıl ışıl olan şehirde gecesi gündüzü olmayan bir hayatı severek yaşayan insanlar, hiç bir yerde görmediğim kadar güleryüzlü ve sempatikler. Yüzlerinde bıkkınlık okunmuyor. Bu kadar aktif yaşar ve çalışırken nasıl mutluluklarından ödün vermiyorlar? İşin sırrı sadece yeşil çayda mı?

Farklı yerlerde, farklı durumlarda inceliyorum insanları. Kabalık göremiyorum. Kendi içlerinde, kendi kurallarına göre kabalık tanımları var, başka bir tonda, biliyorum. Olmalı zaten. Kabalık tanımları olmasa, kabalıklar üzerinde çalışıp kendilerini nakış gibi ince ince işlemeseler, nasıl böyle nazik olurlar? İşin sırrının aile ve okul terbiyesinde olduğunu düşünüyorum. Okumakla olacak şey değil, hasta olanların toplu alanlarda maske takıp diğerleri hasta olmasın diye düşünceli davranması. Kadınlar tuvaletinde elini yıkayan bütün kadınların minik havlu çıkarıp ellerini kendi havlularına kurulamaları, her kesimden insanın kıyafetinin derli toplu görünmesi okumakla olmaz.

Japonya seyahatini planlarken kültürü biraz olsun anlayabilmek için türkçeye tercüme edilen japon romanlarını araştırmıştım. Benim için en ilgi çekici olan yazar Yukio Mişima’nın kendi hikayesi ve eserleriydi. Seyahat öncesinde onun Bereket Denizi dörtlüsünü edindim. Kitapların hepsi aile içi saygıya, hiyerarşiye, toplumdaki sınıflara değiniyor. Ancak bir kitapta geçen şu sahne aklıma kazındı; 17 yaşında bir genç devrim yapıp, ülkenin yüzünü batıya döndürmeye çalışan padişahı tahtından indirmek, ülkedeki samuray kültürünün devam etmesini sağlamak istiyor. Bunun için kendisiyle benzer hisleri taşıdığına inandığı devlet görevlilerine yanaşmaya çalışıyor. Ordu mensubu biriyle görüşmeyi kafaya koyuyor. Japonya’nın iyiliği ve geleceği için kendi tarafında olduğuna inandığı adamın gözüne girmek istiyor ve onu ziyaret ediyor. Sohbet esnasında kendisine ikram edilen çayı alırken heyecandan eli titriyor, bir miktar çay tabağa dökülüyor ve genç utancından yerin dibine geçiyor. Subay onu hoş gördüğü halde konuşmanın geri kalanında başını yerden kaldıramıyor. Bir süre sonra utançtan kendi kendini yiyip bitirerek oradan ayrılıyor. Davasını yüreğinde taşıyan, kendi başına buyruk bu gencin hikayesi bana hala etkileyici geliyor. Ergenlik dönemindeki pek çok gencin  asiliğini, kurallara başkaldırışlarını görmeye alışık olduğum halde, bu gencin inceliği beni biraz kendine hayran ediyor.

Bu saf gencin hikayesi 20. yüzyıl başında Osaka yakınlarında geçiyor ve o dönemin siyasal olaylarını anlatıyor. Bugün biz Samuray kültürünün yıkıldığını, padişahı devirme çabasının başarısız olduğunu biliyoruz. Ülke yüzünü batıya döndüğü, her semtte uluslar arası markaların devasa binaları göründüğü, beyaz ve batılı olmak üstünlük gibi algılandığı halde, halkın batılılardan çok daha ince ruhlu olduğunu her an hissediyoruz. Şımartılıyormuşuz gibi sanki, ama hayır, şımartılmıyoruz. Normal olan neyse, bize de öyle davranıyorlar.

Sokakta dolaşırken, marketlerde kasadayken kimse önümüze geçmiyor, kalabalıkların içinde kimse omuz atmıyor, bize kendimizi kötü hissettirecek bir muamelede bulunmuyor. Yolda yürürken karşıdan gelen bisikletli geçsin diye kenara çekildiğimizde, bir elinde şemsiye diğer eliyle direksiyonu tutan bisikletlinin, oturduğu yerde eğilip bize selam verişine bakakalıyoruz, gülümsüyoruz. Yol sorduğumuzda bir anda etrafımızda üç kişinin toplaşıp, üçünün de yardımcı olmaya çalıştığını izliyoruz. Hiç bir yerde bahşiş istemedikleri ve bahşiş vermediğimiz halde karşılıksız, beklentisiz gülücükler alıyoruz. Bu nasıl olur diye soruyoruz. Biz Türkiye’de kaldırımda yürüyen iki orta yaşlı hanımın ne arasından ne yanından geçmeyi beceremezken, market kasasında, ATM kuyruğunda dibimize yanaşanları uyarmak zorunda kalırken, bu devasa şehirde insanlar nasıl bu kadar ölçülü, dengeli olabiliyorlar? Medeniyetse olay, biz en eski medeniyetlerden biri olarak, “Medeniyetler Beşiği’nde” yaşıyoruz.