kitabimdakumlarvar

Okumak zamanla sınırlı, yazmak hayal gücü ile sınırsız


Yorum bırakın >

Antikacı vitrini.

Bir bakışta mutluluk veriyor, filmleri hatırlatıyor.

Antikacılar filmlere hep benzer şekilde dahil edilir: araştırmacı kişinin çok özel, az sayıda basılmış bir kitabı bulması gerekiyordur. Bunun için antika kitapçıları gezer. Eline geçen bir kitabın içinden hazine haritası çıkar. Harita gizlice kitabın arasından alınır, saklanır, haritacılıktan anlayan tanıdıklara gösterilir, haritanın sırrı çözülmeye çalışılır. Bu arada birinin hazine haritası bulduğunu duyan mafya, hırsız çetesi, yan kesici, aç gözlü akraba hazinenin peşine düşer. Haritanın sırrı çözülür ve hazineye en önce ulaşmak için mücadele başlar… Biraz Karayip Korsanları biraz Salak Milyoner, azıcık da sihir katarsak Harry Potter.

Okumaya devam et


Yorum bırakın

Karanlıktan Sonra

Karanlıktan Sonra, Mayıs 2017’de Türkçe olarak Doğan Kitap tarafından ilk baskısı çıkan bir Haruki Murakami eseri. Japonca olarak ilk basım tarihi ise 2004.

Murakami benim bugüne kadar çok ısınamadığım bir yazardı. Sebebi öncelikle Sahilde Kafka’daki oedipus kompleksi, sürekli bir kafa karışıklığı halini yansıtması ve bu duygu karmaşasının bir yerden sonra beni zorlamasıdır. Buna rağmen ününe saygı duyup bir kez daha şans vermek istedim. Bu kitaptan sonra da Murakami’ye daha çok zaman ayıracağım gibi görünüyor.

Karanlıktan Sonra kısmen düz ve acısız. Betimlemelerle, aşırı duygusallıkla boğulmamış, okur rahat bırakılmış. Sakin sakin Japonya’da sokakta bir gecenin nasıl geçebileceği anlatılmış. 24 saat açık 7/Eleven dükkanları, gece rahat rahat dışarıda dolaşanlar, işinden geç saatte çıkanlar, Tokyo’nun mahalleleri… Başka bir ülkeye ufak bir yolculuk, yeme alışkanlığından, insanların birbirlerine duydukları veya duyamadıkları yakınlıklara kadar. Hepsi bir genç kızın ablası için endişeler taşıdığı dönemde bir geceyi sokakta nasıl geçirdiğini anlatan hikayenin içine yerleştirilmiş.

Farklı olarak, bu kitapta rahat anlatımın içinde nihayet Murakami’nin başka bir yüzü daha görünüyor. Murakami, sadece kendi yarattığı amerikanvari japonları anlatmıyor, tüm toplumlarda geçerli olan bir karakter gelişimini de tanıyor ve aktarabiliyor. Kitaba konu olan iki kız kardeş birbirine taban tabana zıt karakterlere sahip ve Murakami bunu yavaş yavaş konuyu geliştirerek yeri geldiğinde sebepleri ile aktarıyor. Ben okur olarak, kendimi bulduğum satırlarda kitaptan tatmin olduğumu hissettim.

Genel olarak bakarsak, Karanlıktan Sonra için mutlaka okunmalı diyemem, ama neden okunmasın? Eğer rahat bir hafta sonu, kafa yormadan gündelik hayattan uzaklaştıracak bir kitap istiyorsanız, eh çok da kalın olmasın mümkünse diyorsanız, 180 sayfa bir hafta sonunda rahatlıkla okunabilir. Bu kitap yağmurlu kış aylarına daha çok yakışır.


Yorum bırakın

Im Cafe der verlorenen Jugend/ Kayıp Gençliğin Cafe’sinde

‘Manchmal erinnern wir uns gewisse Episoden in unserem Leben und brauchen Beweise, um ganz sicher zu sePain, dass wir nicht geträumt haben.’
‘Bazen hayatımızın belirli dönemlerini hatırlarız ve ispata ihtiyaç duyarız, rüya görmediğimizden tam olarak emin olmak için.’

Patrick Modiano’nun 2007 yılında yayımlanan eseri bu yıl başında kitapçıda karşıma çıktı. Rafların arasında dolaşırken gözüme rafa yapıştırılan ‘nobel ödüllü’ notu çarptı. Kitapçının arka tarafında, çok satanlardan oldukça uzak bir yere yerleştirilmişti Modiano’nun eserleri. Türkiye’de kitapçılarda depoda duruyormuş Modiano’nun eserleri, çok çok az satıyormuş çünkü, Nobel Ödülü alınca yeniden raflarda yerlerini bulmuşlar.

Ben, 2014 nobel ödülleri açıklandığı zaman araştırmak üzere adını not almıştım ama unutmuşum. Ancak kitabı aldıktan sonra yazarı araştırınca hatırladım, ödül aldığı zaman ‘bu kim?’ dediğimi. Tahminciler kazanma şansını 9/1 açıklamışlardı ve kazanınca genel olarak bir ‘Patrick Modiano da kim?’ etkisi oluşmuştu.

Patrick Modiano ikinci dünya savaşının sona erdiği yıl Paris’te dünyaya gelmiş. 30’un üzerinde kitabı yayınlanmış İtalyan yahudisi bir yazar. Eserleri melankolik, şiirsel ve akıcı olarak değerlendiriliyor. Fransa’da çok sayıda ödül almış yazarın, Türkiye’de göz önünde olamaması sanırım küçük bir pazarlama sorunu. Sorun öyle ki, Wikipedia’da Türkçe olarak Patrick Modiano tanıtımı bulunmuyor. Ancak Nobel Ödülünü aldıktan sonra yazılan blog yazılarından ve Can Yayınları ile yapılan röportajdan bilgi edinebiliyorsunuz.

‘Kayıp Gençliğin Cafesi’nde’yi alırken hevesliydim, araştırmalar sonrasında okunmadığını öğrenince ise beğeneceğimden şüphelendim. Fakat son zamanlarda en rahat okuduğum, akıcı ve sonuna kadar merak ettiğim bir kitap oldu. Paris’teki bohem hayatı biraz hissettim ve hiç sıkılmadım. Farklı kişilerin ağzından Cafe Conde’de takılan gençlerin bir dönemini, parasızlık ile beraberindeki stressizliği anlatıyor ve olayı Louki üzerinde kilitliyor yazar. İçinde hep bir melankoliyi, tutkuyu, merakı barındıran kesitler birbirine ustalıkla örülmüş. Farklı kişiler tarafından anlatılan hikayeler ve kişiler daha sonra yeniden karşımıza çıkıyor, olaylar birbirini kopmadan tamamlıyor.

Bana öğrencilik yıllarımı, cafelerde geçirdiğimiz zamanları, İstanbul’da aynı sokakları bıkmadan usanmadan arşınlayışımızı hatırlatan bu roman pazar günümü güzelleştirdi. Henüz okumayanların bir solukta okuyacakları kanaatindeyim. Kitabın son sayfalarındaki şu sözde ise kendimi buldum:  ‘Bazen hayatımızın belirli dönemlerini hatırlarız ve ispata ihtiyaç duyarız, rüya görmediğimizden tam olarak emin olmak için.’

Bahsettiğim tanıtım sorunundan dolayı olsa gerek, romanın maalesef henüz Türkçe tercümesi bulunmuyor. Modiano’nun Türkçeye kazandırılan eserleri, Can, Varlık ve Tudem Yayınları tarafından basılmış.

 

 


Yorum bırakın

Bereket Denizi

Bereket Denizi için Mişima, ‘Bu kitaplara yaşamla ve bu dünya ile ilgili hissettiğim ve düşündüğüm herşeyi yansıttım’ demiş. Kendisi de kitaplar tamamlandıktan bir süre sonra halkın gözü önünde ölümünü gerçekleştirmiş. Japonya’yı tanımak, Japonları anlayabilmek için Japoncadan Türkçeye tercüme edilen eserleri araştırdığım esnada Mişima’nın bu tutumu kitapları alma kararımda etkili oldu. Ancak acı çeken bir yazardan gerçek Japonya’yı okuyabileceğimi düşündüm. Japonların neden basit olaylar karşısında intiharı tercih ettiklerini bir başkası daha iyi anlatamazdı, doğruymuş.

Mişima hikayesine Meiji döneminin son zamanlarından başlıyor, dünya savaşları ve sanayileşme sürecinde ülkenin yaşadığı değişiklikleri bireylerin yaşam tarzlarındaki farklılaşma üzerinden anlatıyor. Dünyayı kendi açısından gösterip ölümün bir aklanma, bir kurtuluş ve bir yeniden başlangıç anlamına geldiğini okura iliklerine kadar hissettiriyor.  Hikayeye başından sonuna bakıldığında  Mişima’nın batı etkisine giren Japonya’nın kirlenmişliğinden neden nefret ettiği, neden hayatına son verecek kadar dünyaya öfke duyduğunu anlamak mümkün oluyor. Olayların işlenişi, karakterlerin seçimi, ana karakterin dört kitaba da hakim olan dünya görüşü, bu dünyada yaşayıp kendisini yaşama ait hissetmeyişi Mişima’nın tükenmişliğini ve intiharını açıklıyor.

Ana karakter Honda üzerinden, dünyadaki gelişmeleri izleyip, hayattaki dünyevi hislerin, öfkelerin, tutkuların yanından teğet geçip gidişine şahit olan soğuk kanlı bir avukatın yetişme, gelişme, olgunluk ve yaşlılık dönemindeki olaylar aktarılıyor. Hikaye olaylara dahil olamayan, insani duygulara, dürtülere kendini yabancı hisseden, tutkuyla yaşayamadığı için hayıflanan Honda’nın kendini aklı selim bulmasıyla, yaşamını anlamsız bulması arasında gidip geldiği bir çizgide seyrediyor. Zaman geçtikçe yeniden doğan bir ruhu takip etmek Honda için bir tutku oluyor.

Bahar Karları’nda imparatorluk zamanında Kiyoaki’nin güzelliğini, Japon geleneklerini, özeni, inceliği okumak bu içine kapalı ada ülkesine karşı merak uyandırıyor. Olayların geçtiği yerler insanların yaşam tarzlarına, sosyal sınıflar arasındaki farklara dair fikir veriyor. Henüz kendini bulmaya çalışan Honda’nın kendine yönelik ilk hükümleri başlıyor.

Kaçak Atlar’da Kiyoaki’nin İsao İinuma olarak yeniden doğmuş olma ihtimali ve İsao’nun ölüm tutkusu Honda’yı meşgul ediyor. Japonların geleneksel intihar ve öldürme teknikleri detaylı aktarılıyor. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki süreçte başlayan değişim ile bu değişime karşı direnme isteği ve ölüme olan sevgi, hatta saygı bu kitapta ortaya çıkmaya başlıyor.

Şafak Tapınağı’nda bu kez Honda, Isao’nun Tayland’lı bir prensesin bedeninde dünyaya geldiği fikrine kapılıyor. İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasını kapsayan bir zaman diliminde ruh göçü ile sadece Japonya’da değil, Japonya’dan Tayland ve Hindistan’a uzanan bir güzergahta reenkarnasyonun gerçek olma ihtimali üzerinde durup, Budizm ve Şinto dinlerinin olaya bakışlarını aktarıyor. Savaş dönemi olmasının etkisi ile yine yavaş yavaş ölümü anlatıyor, övüyor. Bunca ölüm konuşulmasına rağmen rahatsız edici olmuyor okumak. Bu kitap reenkarnasyonu anlayabileceğimiz dilde, Budistlerin bakış açısı ile anlatıyor. Ölüm ancak bu kadar doğal, kabul gören, beklenen, istenen bir olgu olarak anlatılabilirdi.

Meleğin Çürüyüşü’nde artık üç kitaptan sonra ne gelecek diye beklerken, şimdiye kadarki olayların bir tekrara düşeceğini düşünürken, tam tersine ince ince işlenmiş duygular, olgunlaşmış bir öfke hissediliyor. Yaşlı kurt Honda, artık yılların verdiği görmüş geçirmişlikle yaşıyor hayatını, yaşının verdiği özgüvenle alıyor kararlarını. 1960’lı yıllarda artık Bahar Karları’nda anlatılan Japonya ile sanayi ülkesi olan Japonya’nın farkı açıkça ortaya çıkıyor. Bu kitapta derinlere inip, yaşanan yozlaşmayı kahramanların hislerini ve yaşam tarzlarını öyle anlatıyor ki, artık Mişima’nın kendini nasıl hissettiği elle tutulacak kadar görünür hale geliyor. Cümlelerin işlenişi, kahramanların zekalarını kullanışları ve hayata dair düşünceleri, saf kötülükleri, o eski rüya ülke kavramının kalmadığını ispatlar  nitelikte oluyor. Bu kitabın bir ustalık işi olduğunu ve uzun zaman bu tadda bir anlatıma rastlayabileceğimi sanmıyorum. Akıcı, nefret dolu fakat sonun yaklaşmasından duyulan huzurun hissedildiği bir kitap Meleğin Çürüyüşü. Çevirmen Püren Özgören, Mişima’nın karmaşık hislerini ustalıkla tercüme etmiş diyebilirim. Okurken hiçbir yerde cümle akışından dolayı takılma yaşanmıyor ve rahatlıkla okunuyor eserler. Mişima’nın buhranlı ve bize yabancı tutkularla kavrulduğunu göz önünde bulundurarak çeviriye tam puan veriyorum.

Bereket Denizi’nde anlatılanlar Japon tarihini ve kültürünü tanımayanlara 80 yıllık bir özet sunuyor. Sarayın toplum hayatını yönlendirdiği, toplumsal sınıfların bulunduğu ve sınıflar arası farkların hissedildiği bir Japonya’da değerler korunurken, zamanla demokratikleşen, Amerikan etkisine giren Japonya’nın nasıl kendi değerlerini yok ettiği aşama aşama hissediliyor. Dünyadaki ‘doğru’ kavramının batı tarafından belirlenmesine, kültürlerin asimile edilmesine duyulan tepki Mişima ile anlaşılır ve hak verilir bir hal alıyor.

Türkiye’de çok satanlar raflarında bulunmayan, aranmadan görülmeyen bu seriyi kesinlikle tavsiye ederim. Siyasi olayların yönetilmesi ve toplumun asimile edilmesi konularında kendi ülkemizle çok fazla benzerlik buldum. Güncel olarak yaşadığımız sorunlara uzaktan bakmak ancak başka ülkeler üzerindeki politikaları inceleyerek mümkün olacak. Doğunun zenginliği ve gelişimi ile ilgilenmek olaylara bakışınızı etkileyecek. Batıdan uzaklaşmanın çok da kötü olmayabileceğini hissedeceksiniz.

İlgilenenlerin kitapları sırasıyla okumasını tavsiye ederim.